Tâlikât, bir kitabın içindekileri tashih veya izah maksadıyla sayfa kenarlarına yazılan yazılar (derkenar), düşülen notlar demektir. Kültür geleneğimizde önemli bir yer teşkil eden “kitaba zeyl” veya “tashih” sebebiyle böylesi yazı yazanlar okudukları kitabın sayfa kenarlarını kullandıkları gibi düşüncelerini müstakil bir eser olarak da kaleme alırlarmış.
Zamanımız şartlarında okuyan kaldı mı ki hem okuyacak hem de kitabı haritaya çevirecek raddede notlar düşecek? Ne mümkün?
Yabana atılası bir serzeniş değil bu. Ama en azıdan digital platforma taşınan yazılara “Tâlikât” penceresinden bakarak yaklaşabiliriz. Yazıların altında ekseriya var olan “Yorum” eklentileri ile yazıya dair düşünceler, değerlendirmeler, izahlar veya varsa tashihler eklenebilir. Bu yazıya verilen değerin bir nişanesidir. Okunan bir yazıyı “tebrikler, harika, ne güzel…” tarzında yorumlamak aslında hem yazıya hem yazana hem de böylesi abuk yorumu yapanın kendisine yaptığı bir saygısızlıktır.
Yazı muhteremdir.
Muhtereme ihtiram gerektir.



18. Eylül 2009 at 21:42
Tâlikât,ne kadar naif bir mâna.
Bir kütüphaneye düşerse yolum,kitapların sayısına değil elime aldığımda bana hissettirdiği yaşanmışlığa vurulurum en çok.
Sayfaları arasında dolaşırken sahibinden izler bulmak dünyanın en nadide keşiflerinden biridir inanın.
Bazen müstakil bir eser tadı verir size kenarında bucağındaki notlar,kesinlikle haklısınız.
işte de imzam,altında cümlelerinizin.
Kitaplarımın lime lime oluşunun bir karşılığı varmış demek:Tâlikât…
Not:Neden ihtiyaç duyduğunuzu tam olarak anlayamasam da,bir gün anlarsın azarıyla hizaya getirip beynimi,hayırlı olsun,ömrü uzun olsun ve ferahlık versin yeni adresiniz diyorum Sayın Çınar
18. Eylül 2009 at 21:53
Önce güzel yorumunuz için teşekkürler.
Sonra Not’a Not: Mecbur ve zinde tutma arzusundan başka bir sebebim yok. Bazen bir kelime ile olsun “güne” şerh düşülmeli. Sayha‘yı daha umuma şamil, daha edebi ve kalıcı yazıların mekanı olarak görmek istediğimden açıldı bu mekan. Aslında kendimizi biraz daha geri plana çekip Sayha üyelerine hem alan hem zaman açmak da istiyoruz lakin toprağımız pek mümbit değil ki bir türlü elektriklenmeyi başaramıyoruz. Mahur ve mahzun bir topluluk sanki. Hayırlısı demek böyleymiş.
Bilmem bir işe yarar mı izahım. Vaziyet bundan ibarettir efendim.
18. Eylül 2009 at 22:04
Suç toprağın değil efendim,
toprağa çapa vurmakta hevessiz olanların
yani bizim,yani hepimizin…
Nezaketli tavrınız ve yaklaşımlarınızdaki kuşatıcı tavır nasıl yıllarca ayakta tuttuysa Sayha’yı,bundan sonra da tutacaktır,eminim.
Hem belki yetersiziz ve fazla yekün tutmuyor rakamlara vurunca sayımız.
Fakat bilinsin ki,Sayha’nın ellerini bırakmaya hiç ama hiç niyetimiz yok.
Çıkış kapısı aramaya da…
Biz böyle ara sıra baş ağrıtmaya uğrayacağız Efendim,tahammülünüz bol olsun İnşallah
18. Eylül 2009 at 22:17
Ziyadesiyle şeref duyarız efendim…
19. Eylül 2009 at 10:55
Canlarım, Çiçeklerim, Dostlarım! Bilesiniz ki sizin risalenizden aldım bir çok güzelliği… Mesafeleri sizinle sevdim, kavgayı ve şımarmayı da…
Çalışma odamda, Aşık Veysel’in portresi, ne vakit sizinle söyleşsem benimle alay ediyor…Unut türkünü Veyseel..yarama merhem çalan dostlarımdır, türkün değil…Önce ben göçersem bu alemden Veysel’in Portresi sana emanet Patron.
Nur Zelâl,sana kitaplarımı bırakmayacağım,onlarla gömülmek istediğimden tâlikâtımı okuyamayacaksın yazık ki…
Madem aynadaki yüzün sevdi beni, gümüşten el aynamı sana bırakmak farz olmuş gibi…
20. Ekim 2009 at 20:39
(Bu haklı serzenişin üstüne küçücük bir tebessüm düşürsün diyedir..)
Hiç aklımda yoktu fakat sırf bu yazının hatrına yarınki Türkçe dersinde bütün sınıfa uzuuun uzun tâlikâttan bahsedeceğim.Bakalım ne olacak..
Bu arada neye niyet neye kısmet diye ancak buna denir.Google’a Zenan Sude yazıp bir bakayım dedim.Karşıma burası çıktı. İyiki de merak etmişim:)
21. Ekim 2009 at 13:35
Hoş geldiniz Aynur Yavuz…
İyi ki merak etmişsin. Selamlar.