Akşamın Ölümü

Sal, Kas 29, 2011

Okurken

1933 yılı 3 Haziranında Haşim adamakıllı ağırlaşır. Böbrekler ve yürek görevlerini iyi yapamamaktadır. 4 Haziran Pazar günü, saat 15’e doğru birdenbire yerinden fırlar. Karısı, çıplak ayakla yere basmaması için, terliklerini getirir.
Haşim:
— Canım şimdi sırası mı? diye söylenir. Ve çaprazlamasına, yatağına yığılıverir.
Kendi deyimiyle “şairlerin en garibi ölür.”

Akşam şairi akşam olmadan, bir kez daha akşama erişemeden ruhunu verir.

Haşim Yollar’da şöyle seslenir:

Bir Lâmba hüzniyle
Kısıldı altın ufuklarda akşamın güneşi.


Ve bir günün dem-i âlâyiş-i zevalinde
Sürüklenir sular âfâka şule hâlinde.

Ölmek için bu mısralarıyle tarif ettiği akşam zamanıdır. Mukadderat.

Haşim’i çok farklı kılan bir yönü de şudur:

Onun mizacı ve eserleri, içinde yaşadığı topluma tamamiyle tezat teşkil eder. Tapınar’ın ifadesi ile o, “efkâr-ı umumîyeye hiç tâviz vermeyen adamdır.” Dışarıda kopan kıyameti umursamaz, yıkılan dünyalara bakmaz, içine kapanız, kapanır ve akşam…

Akşam, yine akşam, yine akşam,
Bir sırma kemerdir suya baksam
Akşam, yine akşam, yine akşam,
Göllerde bu dem bir kamış olsam
.

Haşim, eserlerinde kendine özgü mecazlarla kurulmuş özel bir dünya (gök yeşil, yer sarı, mercan dallar) düşünür, günlük hayatın gürültüsü ve çiğ aydınlığı yerine, akşamı gece, mehtap, sessizlik, dur¬gun göller, suyu yakuta döndüren sonbahar, ufukta kesik bir başı andı¬ran güneşi yiyen karakuşlar, Mehtalı gecede su kenarında hayale dalan leylekler, aym büyülü ülkesine gitmek için göklerin yolunu arayan kuğular onun şiirlerinin temel öğeleridir.

Yalnızlık ve hüzün adamı Haşim, şiirinin yolunu çizmiş, durduğu zaviyeyi Şiir Hakkında Bazı Mülâhazalar ile dünyaya ilan etmiştir:

“Şâir ne bir hakikat habercisi, ne bir belâgatli insan, ne de bir kanun yapıcıdır. Şairin lisanı; nesir gibi anlaşılmak için değil fakat duyulmak üzere vücud bulmuş, musikî ile söz arasında, sözden ziyâde mûsikiye yakın, ortak¬laşa bir dildir. Nesirde üslûbun teşekkülü için zarurî olan unsurların hiçbiri şiir için söz konusu olamaz. Şiir ile nesir, bu itibarla, birbiriyle yakınlığı ve ilgisi olmayan, ayrı nizamlara tabî, ayrı sahalarda, ayrı boyutlar ve şekiller üzerinde yükselen iki ayrı mimarîdir. Nesri doğuran akıl ve mantık, şiiri ise, kavrayışımızın bölgeleri dışında, sırların ve meçhullerin geceleri içine gömülmüş, yalnız aydınlık sularının ışıkları zaman zaman duygularımızın ufuklarına akseden, kudsî ve isimsiz bir kaynaktır.”

Yorum Yaz