Babalar ve Oğullar

Pts, Tem 26, 2010

Kuyu

Uzun yol otobüslerinin yorgun ve uykulu ışığı yansıyor.
Efkârlı kamyon şoförlerinin yalnızlığı, yarım bırakılmış bayat bir çayın mideye saldığı kramplar gibi geziniyor odamın tavanında.
Sırt üstü yatıyorum yer yatağında.
Gözüm, seyrek aralıklarla sarı huzmelerini kuyuya atılan sıkıntılar gibi bırakan yol sürgünlerinin ışığında. Sanki aşılan her bir rampa ile bir sıkıntı unutuluyor; oysa aşılacak nice rampalar var önlerinde. Nice sıkıntılar, nice yalnızlıklar…

Sarı ışıkların her birini tavanın bir köşesine not ediyorum.

Işıkları okuyorum durmadan.

Bu 2005 model bir kamyon. Mobilya yüklü. Havaleli. Rengi gri ve lastiklerinin aşınmışlığına bakılırsa şoförü mal sahibi değil ve henüz evde bekleyeni olmadığı için güneşlikte çocuklarının da adına ve resimlerine rastlanmıyor. Bütün şoförler gibi uykulu, umutlu ve tevekkül sahibi. Sigarası, çakmağı bir de kehribar tespihi. Kim bilir ne zaman aldı Oltu’ya bir kara kış günü yolu düştüğünde? Babasının da vardı bir oltu tespihi. Babası da severdi yalnızlığını tespihle paylaşmayı. Kamyonun tozluklarına “Kader deyip geçelim” serlevhasını belki babasından bir miras olarak yazdırmıştı. Kader.

Kaptanımız, yolda karşıdan karşıya fütursuzca geçen tilkiyi görüp askerlik günlerinden kalma bölük komutanı hatırlıyor. Komutan, ilk dayağını çağrıştırıyor. İlk dayak, ilk arkadaşlığı sürüklüyor yüksek gerilim hattından geçerken cızırdayan radyo ile birlikte yüreğine. Elleri üşüyor daha bir sıkı yapışıyor direksiyona. Mavzerini daha bir basıyor bağrına. Bir yol üstü kasabadan geçiyor, kamyonundan tek bir ses işitilmeden, tek bir nefes duyulmadan. Kasabanın bitişini gösteren levha ile uzunları yakıp unutuyor tilkiden neşet eden çağrışımları.

Radyoda yine cızırtı, yine eski bir şarkı, yine bir kahır…

Bir kasis kendine getiriyor, hatıralar getiriyor, gönül kırmaları getiriyor, efkar efkarı getiriyor… Kaygan yol uyarısı veren karayolları levhası gibi kaptanın gönlü.

“Hor görme kim bilir ne derdi vardır”

Ümitsiz ve canhıraş haykırışlarla rampayı tırmanan bir başka kamyon selektör yapıyor, kaptanımız şeridine geçiyor. Allah koruyor. Dizlerinde derman kesiliyor. Babası kızınca olurdu böyle. Böyle takatsiz kalır, yediği dayağın acısıyla odanın bir köşesinde susar, kalırdı. Ta ki annesi rüyasına girene kadar. Ta ki güneş gibi içini ısıtana kadar. Bir parmak indirdiği camdan içeriye mevsime denk düşmeyen taze kokular dökülüyor. Bir gül yaprağı çimenlere dökülüyor. Tepelerin ardına rahmet dökülüyor. Dudaklarından “Anne…” dökülüyor. Kesik. Silik. O kadar.

Yol Yapım çalışmaları var. Daralan yol. Daralan yürekler. Tam olarak bilse “Ayet’el Kürsi’yi okuyacak. Bilmiyor. En çok bildiği üç kulhu bir elham… En son bir arefe günü babasının mezarı başında okumuştu. Sahi babasının mezarına kaç bayram geçti tekrar gitmeyeli. El kapısı diye geçiriyor içinden ne bayramı var ne hafta sonu. Dört teker üzerinde koş babam koş… Yine çok istemesine rağmen hatırlayamıyor babasının simasını. Babası, korku makamı kalmış yüreğinin bir köşesinde. Babası, cansız bir bedenle kalmış yol üstünde. Seneler önce bir kış günü alacakaranlık vakitte. “Baba” diyemiyor. Susuyor. Kim demiş acaba “çocuklar babalarının kaderini yaşar…” Baba mesleği, kamyon üstünde, direksiyon başında. “Baba” çıkmıyor.

Gözü yolda.
Gözü kamyonun göstergelerinde.
Gözü bir anda saatte.
Saat, göz kırpıyor. Kaptan, gözlerini kırpıyor.

Babasını görüyor yelkovanla akrebin en yakın olduğu noktada. Gülümsüyor. Nasıl da seviniyor kaptan, gam kervanının uğrak noktası yüreği nasıl da huzur doluyor, nasıl, nasıl… Anlatamıyor kaptan. Yine susuyor. Hayatta en iyi yaptığı işi yapıyor. Yüreğinin yettiğince susuyor. Radyo susuyor. Gece susuyor. Yıldızlar, onlar da…

Hava kapalı. Uzun ve kardeş bulutlar, sıkıntıyı kendilerine renk edinip kara ve kara olduğu kadar bedbaht, aynı zamanda sevecen ve merhametli uzayıp gidiyor… Bir manidar bakış fırlatıyor kaptan bulutlara. Hayra yoruyor. Babasını düşünde görüp de azıcık mutlu çokça korkulu hayra yoruyor.

Yüreğinde darlık. Ah bilebilse ayet’el kürsi’yi… Okur ve selamete ererdi mutlaka. Mutlaka çünkü babası hep okurdu da selamete ererdi.

Uzayıp gidiyor yalnızlık öfkesinin bentler aşan ıssızlığı.
Issızlık melekleşiyor; grileşiyor; susuyor.
Susuyor öfkeler; kendi yalnızlıklarından baharlar çıkarıyor, oysa bahar bir aldatmacanın nar kokusudur, zencefildir, ayva tüyüdür.
Sarı her zaman yakışıyor merhamete. Sıcak ve şeffaf.
Şeffaf ve şose bir yolun yalınlığı kadar yalnız.
Yalnız ve sır…
Sır cem’i değil, tesniye değil, vahit.
Sır…
Sır, susuyorsa vardır bir bildiği… Babası gibi.

Sır, babasını çağrıştırıyor. Bir gece ölüsü gelen adamın acısı düşüyor yüreğe. Bağırışlar, haykırışlar, ağlamalar…

Bir sigara yakıyor bulut bulut gözleri…
Gözü yolda.
Gözü kamyonun göstergelerinde.
Gözü bir anda saatte.
Saat, göz kırpıyor. Kaptan, gözlerini kırpıyor.

Kaptan, son ışıklarını da toplayıp kayboluyor odamın tavanından.
Sarı ışıkların her birini tavanın bir köşesine not ediyorum.

Babalar ve Oğullar koyuyorum bu sarı, gittikçe sarı ışıkların adını.
Babaların ve Oğulları.

Yorum Yaz