Ben Taş Sanırdım Nice Yürek İmiş

Pts, May 30, 2011

Dün'ler

Bir temmuz günü sabah namazı akabinde bir kamyonda güneşle kâh bir ağaç ardından kâh bir dağın gölgesine düşerek selamlaşıp yola revan olduk. Ömrüm boyunca değişik mekanlara seyahat yaptım. Nereye, nasıl olursa olsun severim yolculuğu. Hissediyorum bu da onlardan birisi olacak.

Kamyonun rampalarda homurtuları bir şikayet gibi gelse de rızkı için direksiyon sallayan kaptanın buna aldırış ettiği yok. Hatta aynadan daha bir muhabbetle bakıyor kamyonun egzozundan çıkan dumanlara. Kulağı bende lakin hem göstergeleri hem yolu, önünü, arkasını hasılı dört bir yanını tekmil kontrol ediyor… Dereler akıyor yola paralel. Tipik iç Anadolu, tipik bozkır. Ekinler henüz biçilmeye başlanmamış. Yağmurlama ile sulama yapılıyor bir çok yerde. Patatesler, mısırlar, ayçiçekleri… Bir kara tren fırlıyor tünelin birinden. Kargalar sıçrıyor yolun kenarına. Gün uzamış gölgeleri süratle kısaltıyor. Hararet basıyor dağları…

Birini çıkıp diğerini iniyoruz dağların. Devletin ağırlık verdiği duble yollar büyük oranda tamamlanmış. Arada bir bazı bölümlerde çalışmalar devam ediyor. Uyarı levhaları, toz toprak, başımızı tavana vurduran kasisler… “Yine de” diyor kaptan “para pulla olacak bir şey değil bu. Müthiş oldu yollar. İşte şu Yağdonduran’ı yüklü bir başka kamyonun peşinde saatlerce tırmanırdık. Otoban oldu maşallah, yağ gibi kayıyor…” Evet diyorum, müthiş bir şey bu. Dağlar un ufak ediliyor, yollar genişletiliyor, ha bire çalışıyor memleketimin insanı temmuz güneşi altında.

Sivas’ın Kangal ilçesinden Divriği istikametine sapıyoruz. 3 saatte geldik buraya Kayseri’den. Çetinkaya’ya kadar otobanı anımsatan yol Divriği’ye yaklaştıkça daralıyor, iki arabanın zor geçeceği darlığa düşüyor. Buralarda da çalışmalar devam ediyor lakin arazi şartları o kadar elverişsiz ki asfalt yenilemeleri yapılıyor, o kadar. Bir yanımız dağ bir yanımız derin vadiler, ben diyeyim bir tepe, siz deyin yüce bir zirve, birisinden inip diğerine tırmanıyor, balataların feryadına, kokusuna; karşıdan gelen bir kamyonun kah bize kah bizim ona yol verdiğimiz virajlardan sıyrılıp geçiyoruz. Karasar’ın aşarken bir sürpriz karşılıyor beni. Yolun hemen kenarında keklikler… 10 kadar yavrusunu peşinden sürükleyen bir anaç keklik kamyonu görür gözler çalıların ardına saklanıyor, yavruları peşi sıra. Dağlar rengarenk çiçek, sanki hâlà bahar. Sanki bahar yeni gelmiş buraya. Papatyalar yeni açmış, kekik kokularıyla sırdaş yayla havası olup akıyor yüreğimize. Camları biraz daha indiriyorum. Biraz daha serinliyor temmuz öğlesi. Biraz daha şükür ile bakıyorum dağlara…

Karasar’ın bitimi dört bir yanı dağlarla çevrili Divriği. Çok uzaklardan bile madenler görülebiliyor. M.Ö. 90’lı yıllara, Hititlere kadar götürülen bir tarihi var. Eski Yunan yazılarında (Apbrike) olarak geçiyormuş adı. Bizans devrinde (Tephrike) Tefrike olarak yaygın bir hal almış. Arap coğrafyacılar ise şehrin adını ilk kaynaklara uygun olarak (Apbrik) şeklinde tesbit etmişler. Sarp arazisi ile kalesinin sırtını dayadığı dağlar ile direnç göstermiş saldırılara. Malazgirt’ten(1071) sonra Selçuklu hükümdarı Alpaslan’ın kumandanlarından Ahmet Danişmendi Sivas, Kayseri, Malatya; Emir Saltuk’u Erzurum, Harput; Mengücek Gazi’yi de Erzincan Kemah ve Divriği havalisini ıslah için görevlendirilmiş. Böylece Divriği 1092’de Türk egemenliğine girmiş. Bu kumandanlar gittikleri yerlerde kendi adlarıyla birer devlet kurmuşlar. 1095’te Divriği Mengüçlü Devleti kurulmuş.

Bu küçük devlet Doğuda Erzincan güney batıda Danişmedliler kuzey batıda Saltukoğullarıyla çevrilidir. Bu sayede Bizanslılardan tecrit edilmiş. Dış tehlikelerden arındırılmış olan Divriği Mengüçlü Devleti’nin hükümdarı İsak Beyin 1142’de ölümü üzerine devlet iki beyliğe ayrılmış. Mengüçlü Beyliğinin Divriği kolunu Süleyman Bey kurmuş. Süleyman Şahın 1224’te yaptırdığı kaleyle oğlu Ahmet Şahın 1228’de yaptırdığı Ulu Cami ve ayrıca Ulu camiye bitişik olarak Ahmet Şah’ın karısı Turan Melek tarafından yaptırılan çağın en büyük hastanelerinden biri olan Darüşşifa ilk tıp fakültelerinden birisi. Ayrıca medreseler, şifahaneler, köprüler, hamamlar, bedesten ve su yolları gibi bir çok mimari yapılar dikkat çekmektedir. Bu sebepten şehrin adına “mahmuriye” dendiğine bazı kayıtlarda rastlanmış. Mahmuriye adının hangi tarihe kadar devam ettiği tespit edilememiş. Ancak Osmanlı Devleti’nde ve Cumhuriyet devrinde Divrik olarak geçmiş, en son Divriği olarak değiştirilmiş.

İsmi ve tarihi kısaca böyle. Kaptan, kamyondaki malı teslim etmenin uğraşısı ile hemhal iken ben müsaade isteyip soluğu Ulu Camii de aldım. Başta da dedim ya çok yerlere gittim, çok tarihi eser inceledim, araştırmalar yaptım. Lakin Divriği Ulu Camii daha görür görmez gözlerimi fal taşı gibi açtı, nutkum tutuldu. Kayseri taşın işlendiği bir mekandır. Ama burada gördüklerim bütün ezberleri bozan bir sanat şaheseriydi.

Kitabede yazdığına göre Camii kısmı 1228’de Mengücek Beyi Ahmet Şah, Şifahane ise Ahmet Şah’ın eşi Melike Turan tarafından yaptırılmış.

Divriği Ulu Camii’in ve Darü’ş-şifanın sahip olduğu üç boyutlu geometrik stiller ve bitkisel bezemeler hiçbir yerde görülesi değil. Kapı ve duvarlara işlenen tüm motifler asimetrik ve taşın her santimetresinde bir işçilik, bir göz nuru var. Mihrabdaki boş ve hemen üstündeki dolu kalplerde de vurgulandığı gibi hemen her yerde Allah’ın birliğine atıf var. Mamurenin dört kapısı var: Şifahane Taç Tapısı, Cami Kuzey Taç Kapı, Cami Batı Taç Kapı ve Şah Mahfili Taç Kapısı. Her biri birbirinden farklı eşsiz bezemelerle göz kamaştıran bir mimarlık ve mühendislik harikası niteliğinde. Sol baştan ilk kapı Şifahane’nin. İçerisi tıpkı Kayseri’deki Gevher Nesibe Külliyesi’nde olduğu gibi akıl hastalarının su sesi, müzik, Kur’an-ı Kerim ve güzel kokularla tedavi edildiği bir yer.

Şifahane Taç Kapısı, üzerindeki dev yıldızlar ve dev palmetlerle görkemli bir duruşa sahip. Mukarnaslı nişler çok detaylı işlenmiş. Kapı üst kısmında bir pencere ve pencere önünde bir sütun mevcut.

Binanın dengede durup durmadığını belirtmek için dönen bir kolon, 1938 depremine kadar döndüğü, ondan sonra mekanizmasının kırıldığı, içine kilitlendiği söyleniyor.

Şifahane Taç Kapısından içeri girdiğimizde ortada bir havuz, sağında ve solunda iki adet kolanla karşıda büyük bir eyvan bizi karşılıyor. Kolanların hepsinin motifleri farklı, desen desen, burcu burcu.

Bu eşsiz eserin gerçek sahipleri de türbe özelliğindeki bir odada yatmaktalar. Ahmet Şah, eşi Melike Turan, annesi Fatma Hatun, babası Süleyman Şah ve aile efradı… Diğer lahitler ise talan edilmiş, sadece Ahmet Şah’ın ve eşi Melike Turan’ın lahitleri orijinalliğini korumaktadır. Burada patlıcan moru çiniler ve turkuvaz mavisi çinilerle altın varaklı YA ALLAH yazıları mevcut…

Büyük eyvanda da Orta Asya kökenli bezemeler, kainatın yaratılışını, genişlemesini, verilen emir gereği hareket etmesi zamanın geçtiği, her şeyin hareket halinde olduğu ve bir sonun yaklaştığı kıyametin kopacağı, ALLAH’ın vaadinin yerine geleceği, TEVHİD’in yerini bulacağı konusu anlatılmakta. Yani kainat kitabı burada taşa işlenmiştir, diyebiliriz. Üst odalar, tabip odaları ve idari bina olarak kullanılmış. Tabip odalarına girişin üst tavanı alçak olarak yapılmış, saygı ve edep ile girilsin diye.

Ulu Camii Batı Taç Kapısı

Diğer kapılara göre daha çok ince detaylarla işlenmiş, birbiri ile kesişen çokgenler, ince bir palmet zinciri, üçgen, dik dörtgen, kare ve prizmatik taşların iç içe yerleştirilmiş haldeki görüntüsü zihinlerde yeni ufuklar açıyor adeta. İnce işlemelerinden dolayı Tekstil Kapı da deniyormuş.

Burada diğer taş işleme sanatından ayıran bir başka özellik de taşın içerisine taş yerleştirilmiş olmasıdır. Bir çok sanat eserinde taş işleme örnekleri kullanmıştır ama taşın içerisine taş yerleştirmesi sanatının sadece bu eserde uygulanmış. Hikmetinden sual olunmaz…

Batı Taç Kapısının sağ kenarında çift başlı kartal sol kenarında da çift başlı kartalla birlikte tek başlı şahin kuşu kabartması ustalıkla yerleştirilmiştir. Çift başlı kartal, Selçuklu amblemi, tek başlı şahin kuşu ise Mengücek amblemi olarak bilinmektedir. Şahinin başı öne doğru eğik. Bu şekilde Ahmet Şah, Selçuklu’ya saygısını, bağlılığı ifade ediyor. Çift başlı kartalın başının biri doğuya biri batıya bakmaktadır o da Doğunun ve Batının hakimi Türkleri sembolize etmektedir. Ayrıca çift başlı kartal güç, kudret, özgürlük, bağımsızlık anlamına da gelmektedir. Batı Taç Kapısından Kuzey Taç Kapıya doğru giderken minarenin kaidesinin bulunduğu köşeden geçiyoruz. Kanuni zamanında Mimar Sinan Ulu Camide bir takım restorasyon çalışması yapmış ve bu kaide de o zaman yapılmış.

Kuzey Taç Kapısı‘nın Diğer Adları: Kale Kapısı, Cümle Kapı ve Cennet Kapısı’dır.

Bir taş ancak bu kadar işlenebilir, o günün teknik bilgi,araç ve gereçleri ile bu eserin nasıl yapıldığı sorusu sürekli zihinlerde yankılanıyor.Burada da hayranlık uyandıran farklı desenler incelendiğinde müthiş şekil ve mana ilişkisi kendini belli ediyor. Güneş diski, yaprak bulutları, hayat ağacı motifi, hilaller ve yıldızlar yine üç boyutlu detaylı ve bitkisel bezemeli şekiller bir sanat galerisi gibi karşımızda duruyor.

Kuzey Taç Kapının ana kapı kenar çerçevesi de düz bir sütunla çevrilmiş ve üç yönlü onlarca simge yerleştirilmiş. Buradaki işlemeciler de sekizgen yıldızlarla çevrilmiş. Ahmet Şah sağ bordüre yatay işlenmiş yıldız üzerine “Adaletli sultanın mutluluğu, egemenliği ve saadeti sonsuz olsun” yazdırmış ve simetriğine de cami, manevi olarak Allah’ın muhafazası altına alınsın diye ayet’ el-kürsiyi yazdırmış.

Kuzey Taç Kapı, esas orijinal giriş kapısı olmasına rağmen 60 yıldır kapalı imiş. İçeriden ilk gördüğümde tuhafıma gitmişti. Lakin dış görünüşü hayranlık makamına taşıdı hemen. Şu anda camiye Batı Kapısından giriliyor.

Cami, güney-doğu köşesindeki tonozlar orijinalliğini muhafaza etmiş ama batı tarafı çok hasar görmüş. Yakın zaman ilaveleri üzerinden çok zaman geçmeden hem de 800 yıllık bir yapıdan utanmadan çatlamış, yerinden kaymış. Hele Kuzey Taç Kapının hemen yanından yukaru çıkış için inşa edilmiş demir basamakları ile merdiveni görünce şimdikilerin sanatsızlık anlayışını daha iyi kavrayabiliyoruz. Özellikle Batı Taç Kapısının tamirat isteyen yönünü görüp üzülmemek elde değil. Burasının restorasyon işini yapacak sanatkar olmadığı gibi mevcut halini muhafaza edebilecek zat-ı muhteremler de bulunmuyor maalesef. Şah mahfilinin yıllar öncesinden bütün ahşap işlemeleri, halıları ve kapısı maalesef çalınmış. Ülkemizin bir çok yerindeki hain gelenek burada da sürmüş. Şu anda kapı, pencere görünümünde, mahfil ise kuru bir iskelet gibi içler acısı bir şekilde duruyor. 3 – 5 direk birkaç perişan sütun… Mahfil burası idi deyip geçiyoruz.

Mihrap

İlk bakışta sade bir yapı gibi görünen fakat o bütün sadeliği bir noktaya toplayan mihrap iç detay ise taşa taş çıkartırcasına işlenmiş. Mihrabın taşı bile farklı, daha sağlam olan taştan yapılmış. Namaz kılan cemaatin gözleri işlemelere takılıp huşuu bozulmasın diye sade yapılmış. Ayrıca imamın da bakabileceği yerler sade bırakılmıştır. İç detayda birbiriyle bağlantılı ters çevrilmiş kalpler yer alıyor bu kalpler yukarı doğru sıralanmış, mihrabın iki yanının kesiştiği uç noktaya iki adet elif, ortaya bir lale ve lalenin altına bir hilal yerleştirilmiş.

Ebcet hesabına göre elif, lale ve hilal ALLAH demektir, yani “Bütün kalpler ALLAH’a muhtaçtır. Kalpler ancak ALLAH ı zikretmekle tatmin olur. Dönüş O’nadır. Yapılan bütün secdeler, rükular ve dualar O’na gider. Allah; insanların yüzlerine, giyimine, malına bakmaz, O, ancak insanların kalbine bakar.” anlamları adeta taşa işlenmiş. Mihrap üstü kubbesi de cami içerisindeki akustiği sağlayabilmek için yapılmıştır. Cennet mekan, Yavuz Sultan Selim Han tarafından Divriği Ulu Camiye saray halıları ile beraber hediye edilen çini bir küre kubbede asılı bulunuyordu. Bu değerli küre de, kubbede meydana gelen derin çatlamaların tehlike arz etmesi üzerine cami restorasyonu bitene kadar Sivas müzesine muhafaza altına alınmış…

Muazzam bir değer, müthiş bir tarihi emanet. Konya’daki bir çok camii ve medresede, mesela İnce Minare’de taşa işlenmiş ayetleri, çift başlı kartal ve sair motifleri görebilirsiniz. Kayseri’de Hacı Kılıç Camii veya Sahabiye Medresesi’nin kapısında da benzer figürleri hayran hayran izleyebilirsiniz. Ama Divriği Ulu Camii bunlarla asla ve asla kıyaslanamaz. Öylesine bir güzellik ve sanat şaheseri ki “nihayetinde bir taş işçiliği canım” demekten ar ediyorsunuz. Taşa geçirilmiş ruhu ve o ruhun ta bugünlere kadar o nakışla, o alın teri ve yürek titreyişi ile nasıl ulaştığına şaşırıp kalıyorsunuz. Bir çok tarihi eser ve tabii güzellik gibi burası da gözle görülmeli. Ne resimler ne satırlar orada var olan ruhu aksettirmeye yetmez.

Kaptanın, rüyanın en güzel yerinde uyanmak gibi insanı panikleten ve keyfini kaçıran telefonu ile gönülsüz ayrıldım şaheserden. Dönmemiz gerekti ve lakin sevgiliden ayrılış hüznü çöktü gözlerime. İki de bir dönüp “son bir kez diye” kaçamak bakışlar fırlattım. Naçar, yüreğime alarak muhteşem yapıyı esrik bir halde kamyona koştum. “Ne çabuk boşalttılar kamyonu” dedim kaptana. Yüzüme manidar baktı, baktı…

Tekrar geleceğim diye söz verdim kendime. Divriğe inşaallah tekrar geleceğim… Taşa ruh verenlere bir kez daha selam olsun…

,

Yorum Yaz