Bir Vardı, Bir Yoktu!

Ölenler başkaları. Hep dışımızdaki insanlar ölüyor. Yazıktı, iyi idi, Allah rahmet eylesindi. Giden gelmiyordu ve öte taraf ile bu taraf arasındaki posta işleri pek sıhhatli işlemiyordu. Yani memnuniyet fazla idi.

Deprem oluyor, sel oluyor, trafik canavarı oluyor ve insanlar ölüyor. Olağan, sıradan, alelade. En yakınımız olanların ölümü dahi günübirlik. Rahmetli şöyleydi; böyleydi.

Bodrum’da, Antalya’da, İstanbul’da ya da dünyanın herhangi bir yerinde süt banyolarına dalan, eğlenen (!), gününü gün edip felekten çalanlar da kendilerince ölüyor. Hiç ölmeyecek gibi yaşayarak hep ölüyorlar. Kenar mahalle insanına ise teselli; “Ben doğarken ölmüşüm” diyen Orhan Gencebay’dan.

Ölüm geliyor. Şöyle veya böyle. Hatta gümbür gümbür. Ya topraktan, sudan, ateşten ya hastalıktan, kederden. Daima on ikiden vuran bir ok ölüm. Hedefte olan biz. Hedefteyiz ve fakat belleğimizdeki sihirli iksirin şifrelerini unutmak için gayret sarfediyoruz asırlardır. Materyalizmin kucağına, hain pençelerine attığımız insanımız ölümü, hep kendince yorumlasa da Allah’ın ilmine münhasır ölüveriyor. Eskilerin ölümlerinde dahi bir ciddiyet, bir mânâ var iken bizim ölümlerimiz bir ağacın kuruması kadar yalın, arabamızın önüne düşüveren bir serçenin ölümü kadar önemsiz.

Adına hayat denen esasında koca bir yalan. Vardı, yoktu. Bir vardı; bir yoktu. Bazen vardı; var mıydı sahi? Eşeğin ölmesiyle ondan kalan semeri de bir başka eşeğe kısmet oluyor. Kulaklarımızdaki ses, ölümden. Ölmeden önce ölemediğimiz için her ölüm, ansızın oluyor. Ve ansızın bitiyor. Ölüm, kartondan evlerimizde, yarına ve yarınlara yayılan hayallerimizde, masamızın üzerinde, sevgilimizin resminde, bir türlü denk gelmeyen frekansımızda yakalıyor bizi. Yakalandığımızda anlıyoruz işin bittiğini.

Mekkî ayetlerle geliyor ölüm. Unuttuklarımız çakılıyor kafamıza. Sırlar, ayan beyan. Evat, bir küçük serçenin ölümü dahi ölümden bir mesaj.

Ey ibret! Sar beni…

Yorum Yaz