Bulamadım dünyada gönüle mekan

Pts, Ara 7, 2009

Hû’ya Gider

Eskiden bir mektupta kağıdın en başına “Hu” (O demektir ki Allah manasına gelir) veya “Bih” (Mektubu yerine ulaştıracağına inanılan tılsım) yazılırdı. Sonra “elkap” (gönderilenin derecesine, mevkiine uygun olan sıfatların sıralanması) yer alırve sırası ile “mukaddeme” veya “dibace” (Besmele, Allah’a hamd hal – hatır sorma),asıl metin ve hatime (kalıplaşmış dua ve saygı bildiren sözler) bölümleri bulunurdu. İmzadan önce de “dainiz, kulunuz, el- fakir… min abdi’l – fakir veya el – hakir, muhibb-i muhlis… gibi sözler yer alır; mektupta boş yer bırakılmaması gerekliymişçesine alt, üst ve yanları derkenar ile doldurulurdu.

Bu şekli özellikleri. Bir de muhtevası, çağrıştırdıkları, kendisi vardı mektubun. Bazen en değerlidir mektup. Kuru, yavan, sıradan geçerken günler, hiç olmadık yerden bir mektup çıkagelir. Gözlerimiz, gönderen kısmını arar. Kimden geldiğini bilmek; sevincimizi ve heyecanımızı bir kat daha artırır. Daha zarf yırtılmamış, satırlara gömülünmemiştir. Hatıra yüklü kervanlar, katarlar yük alır, yük boşaltır hatıra pazarımıza. Hayalimizde mektubu gönderen kişinin silüeti belirir. Hep de dostça, hep de mutluca. En zarif çiçekler gibi okşanır, dikkatlice açılır mektuplar. Satırların arasında iki dost “Canım Kardeşim” veya “Sevgili Filan” muhabbete koyulur. Çabucak okunur, biter. Derin bir sessizlik, taze bir içe gömülme…

“-Kimden?” Uygunsuz, zamansız, yersiz bir soru, bu tatlı hülyadan uyandırır bizi. Geçiştiririz soruyu. Büyü bozulmasın, tılsım geri gelsin için tebdil-i mekan eyler yeniden okuruz, yeniden dalarız hülyaya. Hoşça geçirilmiş güzel günler, siyah – beyaz film şeridinden akar yüreğimize.

Araya giren ne Munzur ne Zigana…

Okunan her mektuptan sonra hemen cevap yazma arzusu yakar damarlarımızı. Aklımızda nice anlatılacak mevzu, nice emsalsiz cümleler yüreğimizde. Araya küçük, saçma sapan manialar girer. Televizyonda duyulan bir haber gibi, atlatılan bir kaza gibi, davetsiz gelen misafir gibi. Sonra deriz, sonra yazarım. Uzunca bir süre çekmecede, çantada, bir kitabın sayfaları arasında boynu bükük, mahzun, karşılık bulacağı günü bekler, durur. Belki kıyamete dek. Hiç cevap yazılmaz. Ardı arkası kesilir mektupların. Sonra telefonlar; jetonlar, kartlar girer devreye. Sesi duyulur dostumuzun. Mektup bir umman, telefon klorlanmış bir damla şehir suyu.

Bitiyor azizim, bütün gelenekler gibi, mektup geleneği de tükeniyor. Demir leblebiler olamıyoruz çağın, sistemin çelik dişlileri arasına.

Bu duygular içerisinde aldım mektubunuzu Sayın Nadir Marmara. Ne idüğü belirsiz aşkın çocukları olmamıza kızdım. Beceriksiz yârlar kahretti beni. Boşuna buyurmamış dedim Sümmani:

Bulamadım dünyada gönüle mekan
Nerde bir gül bitse etrafı diken

Ne çare, dediğimiz oluyor da dediğimiz gibi olmuyor. Baki selam ve dua ile saygılarımı sunuyorum. Vesselam.

,

3 Responses to “Bulamadım dünyada gönüle mekan”

  1. Selim Ayazalı Diyor ki:

    “Gam yükü” mektup demekmiş. Ne gamlı bir isimdir bu.
    Yürek üstüne gam yağdı.

    Cevapla

  2. cihad Diyor ki:

    Hızlı! çağa mektup yavaş geliyor ki artık gündemden düştü.
    Aslında mail bile ciddi anlamda yazılsa mektuba yaklaşır.
    Mesela bu yazıyı mektup sıcaklığında aldık.

    not: sayın kaptan kainata mektup linkinde “i” eksik.

    Cevapla


Yorum Yaz