Büyük Usta

Per, Şub 10, 2011

Okurken

Bu nefis metni ilk defa “Yatağına Kırgın Irmaklar“da A. Turan Alkan‘dan okumuştum. Çok konuştuğum, çok koşuşturduğum bir günün akşamında tekrar okudum. Tekrar aldım başımı ellerim arasına. Tekrar. Yine. Daha…

1942 de otuzüç yaşındayken ölen Nakaşima Ton (öbür adıyla: Atsuşi), Çinli bir bilgin ailesindendi. Çin klasik eserleri hakkında kendisinin de çok derin bir bilgisi vardı. Ayrıca Fransız, İngiliz ve Alman Edebiyatlarını iyice öğrenmişti. Gençliğine rağmen kendisini meşhur eden hikayelerinde derin bilgisinin, çok kişisel hayalinin izleri vardır. Fakat o asıl üslubu ile ün almıştır. Nakaşima’nın üslubundaki ağır başlı ve açık eda, yazarın klasik Çin üslubunun etkisi altında kaldığını göstermektedir.

Nakaşima Ton, Taoist felsefeden ilham alan ‘Büyük Usta’ adlı öyküsünde, aklın en yüksek derecesine yani ‘Teh’ e erişen büyük ustanın, öğrencisi Çi Ç’ang’a verdiği dersi anlatır. Şöyle:

… / …

Büyük Usta – Nakaşima Ton

Evvel zaman içinde, Çin’in eski Çao devletinin başkenti olan Hantan şehrinde Çi Ç’ang adlı bir adam vardı. Bu adam, yeryüzündeki okçuların en ustası olmayı amaç edinmişti.

Uzun araştırma, soruşturmalardan sonra, bu zanaatta en çok ün salmış ustanın Vei Fei adında bir kimse olduğu öğrenildi. Söylendiğine göre, bu adam öylesine ustaymış ki, sadağındaki bütün okları yüz adım ileriden, karşısına hedef olarak diktiği tek bir söğüt yaprağına atabilirmiş.

Bunun üzerine Çi Ç’ang az gitti, uz gitti; Vei Fei’nin öğrencisi olmak için, onun oturmakta olduğu uzak diyara ulaştı.

Vei Fei ilkin ona, hiç göz kırpmadan uzun zaman durmayı öğrenmek gerektiğini öğütledi. Çi Ç’ang memleketine döndü. Eve varınca karısının dokuma tezgahının altına girdi, altında upuzun yattı. Böylece, yüzünden birkaç milimetre yukarıda hareket etmekte olan ayaklığın gidip gelişine hiç göz kırpmadan bakmayı öğrenmek istiyordu.

Karısı onu bu halde görünce pek şaştı: “Böyle bir yere yerleşmiş bir erkeğin karşısında, bu erkek kocamda olsa çalışamam ben.” Dedi. Fakat sonunda razı oldu, başladı ayaklığa basıp tezgahı işletmeye.

Çi Ç’ang her gün dokuma tezgahının altına girdi, hiç göz kırpmadan bakmak için idman yapmaya koyuldu. İki yıl sonra, ayaklık kirpiklerinden birine değse bile, göz kapağını hiç kımıldatmamak işini başarmıştı.

Tezgahın altından son defa çıktığında, Çi Ç’ang kendini soktuğu bu sıkı disiplinin meyve vermeye başladığını gördü. Ne göz kapağınıa birinin vurması, ne korlardan bir kıvılcımın sıçraması, ne de birdenbire önünde dönmeye başlayan toz bulutları… hiç, ama hiçbir şey göz kırptırmıyordu ona. Göz kaslarını (adale) hiç hareketsiz tutmayı öylesine başarıyordu ki, uyurken bile gözleri açık kalıyordu. Bir seferinde oturmuş, boşluğa bakarken, küçük bir örümcek geldi, ağını onun kirpikleri arasına kurdu. Bunun üzerine Çi Ç’ang da artık ustasının karşısına çıkmak zamanının geldiğine hükmetti.

Çi Ç’ang yaptığı işi anlattığı zaman Vei Fei : “Göz kırpmamasını bilmek, bu işin başlangıcıdır,” dedi. Şimdi de eşyaya bakmasını öğren; çok küçük olan bir şey sana küçük, küçük olan bir şey de büyük görünmeye başladığı zaman yine gel, beni gör.”

Bunun üzerine Çi Ç’ang yine memleketine döndü. Bu sefer bahçeye gidip minicik bir böcek araştırdı. İnsanın çıplak gözle zor görebileceği kadar küçük bir böcek bulunca, bunu ufacık bir ot parçasının üstüne yerleştirdi, Ot parçasını da odasının penceresinde bir yere tutturdu. Gidip odanın ta öbür ucunda durdu ve günler, günler boyunca böceğe baktı. Önceleri güçlükle seçebildi onu; ama bir hafta sonra, böcek azıcık daha büyümüş gibi geldi ona. Üçüncü ayın sonunda böcek, bir ipekböceğinin boyuna erişmiş gibiydi, Çi Ç’ang da onun vücudundaki ayrıntıları açıkça seçebiliyordu.

Bütün bunlar olup biterken, Çi Ç’ang mevsimlerin değiştiğini ancak farkedebilmişti: İlkbaharın parlak güneşi gitmiş, onun yerini yaz ortasının fırın gibi sıcağı almıştı; derken az sonra, güz mevsiminin berrak gökünde yabanördeği sürüleri uçuşmaya başladılar. Güz de geldi geçti; peşinden sisi pusu , yağmuru, karı ile kış geldi. Amma Çi Ç’ang’ın gözü artık, minicik ot parçasının üstündeki hayvancıktan başka şey görmez olmuştu. Deneyleri için kullandığı bu böceklerden biri öldükçe ya da kayboldukça, Çi Ç’ang’ın uşağı ona yine böyle ufacık başka bir böcek buluyordu. Fakat her seferinde böcek daha büyük görünmekteydi.

Çi Ç’ang tam üç yıl, odasından hemen hemen hiçbiryere kımıldamadı. Derken günün birinde, pencerenin önüne yerleştirilmiş olan böcek bir at boyundaymış gibi geldi ona.

Dizine bir tokat yapıştırarak: “Hah! Tamam!” diye bağırdı ve dışarıya fırladı.Gözlerine inanamıyordu: Atlar dağ, domuzlar tepe, piliçler kule büyüklüğünde görünüyordugözüne!

Sevinçten zıplayarak evine koştu, yayına bir ok taktı, nişan aldı ve destek ödevi gören ot parçasına hiç değmeksizin, böceği tam yüreğinden vurdu.

Hemencecik de Vei Fei’yi görmeye gitti. Usta bu sefer biraz şaşmış olmalı ki: “Aferin!” dedi.

Çi Ç’ang beş yıldan beri okla nişan atma işini inceden inceye öğrenmeye koyulmuştu; şimdide yaptığı sıkı talimlerin faydasız değil; tersine, çok faydalı olduğunu anlıyordu. Nişan atma babında her marifeti yapacak halde sanıyordu kendini. Bundan emin olmak için memleketine dönmeden önce, çok çetin birtakım sınavlar yapmayı tasarladı.

Herşeyden önce, Vei Fei’nin büyük marifetini oda göstermeyi düşündü ve yüz adım uzaktan, sadağında ne kadar ok varsa, hepsini bir söğüt yaprağının içinden geçirme işini başardı. Birkaç gün sonra bu deneyi yeniledi ama, bu sefer daha büyük okunu kullandı; ayrıca sağ koluna, dirseğinin hizasınada ağzına kadar dolu bir bardak su yerleştirerek bunu dökmemeye çalıştı. Bardaktan tek bir damla bile dökülmedi, okların hepsi de hedefe isabet etti.

Ertesi hafta yüz tane hafif ok aldı, bunları epey uzak bir hedefe attı. Birinci ok hedefe vurdu, ikincisi birincinin kertiğinin tam ortasına; üçüncüsü ikinci okun kertiğinin tam ortasına girdi ve bu, göz açıp kapayacak kadar kısa bir zamanda, böylece sürüp gitti. Öyleki yüz ok şimdi yayla hedefin ortası arasında dümdüz bir çizgi haline gelmişti. Çi Ç’ang öylesine ustalıkla nişan almıştı ki, sonuncu oku da attığı zaman, oklardan meydana gelen uzun sıra havada titredi ama, düşmedi. Vei Fei de bu sınavda hazır bulunmuştu. Bu hali görünce: “Aferin!” diyerek takdirlerini belirtmekten kendini alamadı.

Aradan iki ay geçip Çi Ç’ang nihayet evine döndüğünde karısı, bu kadar uzun zaman yüzüstü bırakılmış olmaktan ötürü kızarak, kocasına öfkeyle çıkıştı. Karısında kavga için uyanan arzuları yatıştırmak için, Çi Ç’ang hemen yayına bir ok yerleştirdi, yayın birisini var gücüyle çekerek oku, karısının gözünün tam üstüne attı. Ok, kadının üç kirpiğini kopardı; fakat Çi Ç’ang oku öylesine iyi nişan alarak atmıştı ki, karısı bu halin farkına bile varmadı; gözünü bile kırpmadan söylenmeye, bağırıp çağırmaya devam etti.

Çi Ç’ang’ın artık ustası Vei Fei’den öğrenecek birşeyi kalmamıştı. Amacına erişmişti nihayet. Erişmiş sayılırdı yahut: Birdenbire nahoş bir tarzda irkilerek farketti ki, bu amaçla kendisi arasında bir engel vardır, ve bu engel de Vei Fei’nin ta kendisidir.

Evet, Usta hayatta oldukça, Çi Ç’ang hiçbir zaman, dünyanın birinci okçusu benim, diyemeyecekti. Ustalıktan yana, Vei Fei’ye eşit olsa bile, onu hiçbir zaman geçemeyecekti, biliyordu bunu. Bu adam yaşadıkça, Çi Ç’ang’ın kırlarda dolaşırken ta uzaklarda Vei Fei’yi gördü. Bir saniye bile çekinmeden, yayını kaldırdı, buna bir ok yerleştirdi, nişan aldı. Beri yandan, ihtiyar usta da olup bitecekleri içgüdüsüyle seziverdi; şimşek hızıyla o da yayını gerdi. İkisi de oklarını aynı anda attılar. Yarı yolda oklar birbirine çarptı, yere düştü. Çi Ç’ang hemen ikinci bir ok attı ama, bu da Vei Fei’nin hiç şaşmayan yayından çıkan başka bir okla çarpışıp yarı yolda kırıldı.

Bu acaip düello, ustanın sadağında tek bir ok kalmayıncaya kadar devam etti ama, öğrencinin sadağında bir ok daha vardı.

Çi Ç’ang bu oku atarken: “Talihim varmış doğrusu,” diye mırıldandı.

Vei Fei yanıbaşında bulunan bir akdiken kümesinden bir dal kopardı. Ok ıslıklar çala çala kalbine doğru uçarken gelip dikenli dalın tam ortasına çarparak yere düştü.

Korkunç düşüncesinin böylece gerçekleşmediğini gören Çi Ç’ang, içini büyük bir pişmanlık duygusunun kapladığını hissetti. Ama ne var ki, oklarının birisi gidip de hedefe vursaydı, bu pişmanlık duygusu onu hiç de rahatsız etmeyecekti muhakkak.

Beri yandan Vei Fei de böyle bir tehlikeyi savuşturduğu için öyle ferahlık; kendi ustalığının bu yeni ispatı karşısında da öyle memnunluk duydu ki kendisini öldürmeye kalkışan adama karşı en ufak bir öfke bile beslemedi. İki adam birbirlerinin kollarına atılarak, gözleri yaşarmış olduğu halde, canı gönülden kucaklaştılar. (Gerçekten de, eski çağların kuralları pek acaipmiş! Nitekim insan, çağımızda böyle bir şeyin mümkün olabileceğine inanamaz! Yüzyıllar boyunca insan yüreği pek değişmiş olmalı. Yoksa, örneğin, şu iki kişinin davranışlarını nasıl izah etmeli? Vaktiyle imparatorun İ Ya adında bir aşçıbaşısı varmış. Huan adında bir prens de günün birinde bu aşçıdan akşam yemeği için hiç görülmemiş, lezzetli bir yemek istemiş. İ Ya kendi oğlunu pişirmiş, gelip yerlere kadar eğilerek prensten, bu yemeği bir tatmasını dilemiş. Sonra bir de şu on beş yaşındaki delikanlının hikayesi vardır: bu delikanlı, Çin hanedanının ilk imparatoru olacaktır sonradan. Fakat babasının öldüğünün ertesi gece, ihtiyarın en gözde cariyesiyle üç defa sevişmiş, bu yüzden kılı bile kıpırdamamıştır.)

Vei Fei korkunç öğrencisini kucaklayarak böylece bağışlarken, bundan sonra hayatının tehlikede olduğunu gözden uzak tutmadı. Bu devamlı tehdidi kendisinden uzaklaştırmak için tek bir çare vardı: Çi Ç’ang’ın zihnini başka bir amaca doğru çelmek.

Öğrencisinin kollarından ayrılırken: “Dostum, dedi gördün ya, ok atışında ne kadar bilgim varsa öğrettim sana. Amma, bu zanatı daha iyi öğrenmek istersen Ba bölgesindeki Ta Hsing geçidini aş, Ho dağının doruğuna tırman. Orada çok saygı değer usta Kan Ying’i bulacaksın. Okçulukta kimse onunla boy ölçüşememiştir,bundan sonra da ölçüşemeyecektir. Onunkine kıyaslarsak okçulukta bizim ustalığımız çocuk oyuncağı gibi kalır. Kan Ying usta şimdi, yeryüzünde sana yeni bir şey öğretebilecek tek insandır. Git oraya, hala hayattaysa öğrencisi ol onun.”

Çi Ç’ang hemen batıya doğru yola çıktı. Marifetlerinden çocuk oyuncağı diye sözedilmesi onuruna dokunmuştu;erişmeyi o kadar istediği ustalıktan henüz uzak olduğunu keşfetmekten de ayrıca çekiniyordu. Kendi hünerini bu yaşlı ustanınkiyle kıyaslayabilmek için, mümkün olduğu kadar çabuk Ho dağına tırmanmak amacındaydı.

Ta Hsing geçidini aştı, sarp yamaçlara tırmandı. Çok geçmeden ayakkabıları eskiyip parçalandı; yaralarla dolu ayaklarından, bacaklarından kanlar akıyordu. Ama o yine yılmadı, usanmadı; düzduvar gibi kayalar tırmandı, korkunç uçurumlar üstüne yerleştirilmiş dar tahtaların üstünden aştı. Bir ayda Ho dağının doruğuna tırmandı, hemencecik de Kan Ying’in oturmakta olduğu mağaraya doğru yol almaya başladı. Karşısında kuzu gibi tatlı bakışlı bir ihtiyar buldu: Pek yaşlıydı bu adam. Çi Ç’ang onun kadar yaşlı bir insana hiç rastlamamıştı doğrusu. Adamın kamburu çıkmıştı, yürüdüğü zaman ak saçları yerlerde sürünüyordu.

Çi Ç’ang: “Bu kadar yaşlı bir adamın kulaklarıda sağır olmalı herhalde,” diye düşünerek yüksek sesle:

“Okçulukta sandığım kadar usta olup olmadığımı anlamak için geldim buraya.” dedi.

Kan Ying’in karşılık vermesini beklemeden, omuzundan asılı büyük yayı yakaladı, buna bir ok yerleştirdi. Sonra başlarının üstünde, mavi göğün çok yükseklerinden geçmekte olan bir göçmen kuşlar sürüsüne nişan aldı. Hemencecik de beş tane kuş vurulup düştü.

İhtiyar adam hoşgörür bir eda ile gülümseyerek:

“Sadece ok ve yayla nişan atmak derler buna canım, diye bağırdı, hedefe oksuz, yaysız isabet ettirmesini öğrenmedin demek. Gel bakayım.”

Dünyadan elini eteğini çekmiş bu adamın karşısında başarısızlığa uğradığı için pek alınan Çi Ç’ang onun peşine düştü. İkisi birden, hiç söz söylemeksizin, mağaradan iki yüz adım kadar uzakta olan bir uçurumun kenarına kadar gittiler. Çi Ç’ang uçuruma şöyle bir bakınca kendi kendine:

“Çang Tsai’nin eski çağlardaki hikayelerinde sözü geçen üç bin endaze derinliğindeki uçurumun kenarındayım galiba ,” diye düşündü. Ta dipte, çok uzakta, sellerin meydana getirdiği bir derenin kayalar arasından yılan gibi kıvrıla kıvrıla, bir şerit gibi aktığını gördü. Gözleri karardı, başı dönmeye başladı.

Beri yandan Kan Ying usta çevik adımlarla, uçurumun üstüne uzanan dar bir çıkıntıya doğru seğirtmişti;Çi Ç’ang’a dönerek onu çağırdı:

“Göster bakalım marifetini şimdi, dedi, bulunduğum yere gel ve elinden ne geliyorsa yap hadi.”

Çi Ç’ang çok onurlu olduğundan bu meydan okuyuşu kabul etti ve hiç çekinmeden ihtiyarla yer değiştirdi. Fakat çıkıntıya ayak basar basmaz burası hafif hafif sallanmaya başladı. Çi Ç’ang korkuyordu ama belli etmedi, yayını aldı, parmakları titreyerek buna bir ok geçirmeye çalıştı. O sırada bir taş parçası yuvarlandı ve boşlukta birkaç yüz metre bir derinliğe doğru düşmeye başladı. Taşın düşüşünü gözleriyle takip eden Çi Ç’ang, dengesini yitireceğini anladı. Çıkıntının üzerine uzandı ve kayanın kenarını sımsıkı yakaladı. Dizlerinin bağı kesilmiş, her yanını ter kaplamıştı.

O zaman ihtiyar bir kahkaha kopardı, sağlam toprağa dönmesine yardım etmek için elini uzattı ona. Sonra bir sıçrayışta çıkıntının üstüne atlayarak:

“Dur da okla nişan almak nedir gerçekten, göstereyim sana.” Dedi.

Çi Ç’ang yüreği küt küt attığı ve rengi uçmuş olduğu halde yine de, ustanın ellerinde hiçbir şey bulunmadığını farketti.

Boğuk bir sesle: “Peki, yayın nerde?” diye sordu.

İhtiyar gülerek: “yayım mı?” dedi, “bir okçu yayla oka muhtaç olduğu müddetçe zanaatının henüz başında demektir. Usta bir okçunun bu gibi şeylere hiç ihtiyacı yoktur.”

Tam başlarının üstünde bir akbaba dolaşıp duruyordu. İhtiyar, kuşa baktı, Çi Ç’ang da onun bakışını takip etti. Yırtıcı kuş öylesine yüksekteydi ki, Çi Ç’ang’ın alışkın gözlerine bile bir susam tanesinden daha büyük görünmüyordu.

Kan Ying, görünmeyen bir yayın üzerine görünmeyen bir ok yerleştirdi, kirişi iyice gerdikten sonra oku attı. Çi Ç’ang havada bir ıslık sesi duyar gibi oldu. O saniyede de akbaba kanat çırpmaz oldu.

Tam dokuz yıl o dağda ihtiyar keşişle beraber yaşadı. Bu süre içinde ne türlü idmanlar yaptığını hiç kimse hiçbir zaman bilemedi. Onuncu yıl dağın doruğundan inince, herkes ondaki değişikliği görerek şaşırdı. O küstah, kararlı edasından eser kalmamıştı; şimdi bir meczup gibi manasız, aptallaşmış bir hali vardı. Kendisini ziyarete gelen eski hocası Vei Fei onu görür görmez:

“Hah, dedi görüyorum ki , okçulukta usta olmuşsun artık. Senin ayağına su bile dökemem ben.”

Hantan halkı Çi Ç’ang’ı alkışladı ve imparatorluğun en iyi okçusu diye göklere çıkardığı bu adamın, marifetlerini göstermesini bekledi. Fakat Çi Ç’ang onların bu bekleyişini boşa çıkardı. Bir kerecik bile bir yaya, bir oka el sürmedi. Dağlara giderken yanında götürdüğü büyük yayı geri getirmemişti. Niçin böyle yaptığını kendisine sorduklarında, ağır bir sesle karşılık verdi:

“Hareketin en yüksek kertesi, hareketsizliktir. Belgatin en yüksek kertesi, hiç konuşmamaktır. Ok atmadaki en yüksek ustalık derecesi ise hiç ok atmamaktır.”

Hantan’lıların en akıllıları onun ne demek istediğini hemen anladılar ve bir yaya el sürmek istemeyen bu usta okçuya karşı derin saygı duydular. Onun verdiği bu red cevabı yüzündendir ki, ünü gittikçe büyüdü.

Çi Ç’ang hakkında ortalıkta türlü söylentiler dolaştı. Anlatıldığına göre gece yarısından sonra evinin damı üzerinde, görünmez bir yayın kirişinin gerilişini duymak mümkündü. Bazılarının söylediklerine göre ise, okçuların tanrısı gündüzleri ustanın ruhunda yaşamakta, akşam olunca da onu kötü ruhlardan korumak için dışarıya çıkmaktaydı. O dolaylarda oturmakta olan bir tacir, şöyle bir şey anlattı ve bu söylenti , ağızdan ağıza dolaştı:

Bu tacir bir akşam Çi Ç’ang’ı bir bulutun üstüne ata biner gibi binmiş olduğu halde görmüştü. Fakat bu sefer yayını da yanına almıştı ve adları efsanelerde geçen Hu İ ve Yang Yu-Çi adındaki ünlü okçularla ustalık yarışı yapmaktaydı. Tacire bakılırsa, bu üç usta tarafından atılan oklar, karanlık gökte, Orion ve Sirius yıldız kümeleri, arasında kaybolmuş, peşleri sıra da tıpkı bir şimşek gibi, mavi bir iz bırakmışlardı.

Sonra bir hırsız da şuhikayeyi anlattı:

Bu hırsız tam Çi Ç’ang’ın evine girmeye hazırlandığı sırada pencereden fışkıran kuvvetli bir havasoluğu alnının tam ortasına çarpmıştı. Bu soluk o kadar kuvvetliydi ki, hırsıza inanmak gerekirse, adam yere yuvarlanmıştı bu yüzden.

O gün bu gün de yüreğinde kötü niyetler besleyen kimseler, Çi Ç’ang’ın evinin dolaylarına gitmediler. Hatta göçmen kuşların bile, onun evinin damı üzerinden uçmaktan kaçındıkları söyleyenler oldu.

Ünü imparatorluğun her yanına yayılır, hatta göklere kadar çıkarken, Çi Ç’ang ihtiyarladı. Gitgide bedenle, ruhun artık dış alemle meşgul olmadıkları; hem dinlendirici, hem vekarlı bir sadelik içinde, sırf kendi içlerine kapanarak yaşadıkları mertebeye erişti. Çehresinde hiçbir ifade izi kalmadı; aldırmaz tavrını hiçbir dış kuvvet bozamadı. Şimdi artık onun pek seyrek konuştuğu işitiliyordu:herkes onun soluk alıp almadığını dahi bilemeyecek hale geldi hatta. Örgenleri (uzuvları) çoğu zaman bir ağacın kuru cansız görünüşünü hatırlatıyordu. Kainatın ana organik kanunlarının gidişine bu kadar iyi ayak uydurmuş; eşyanın dış görünüşlerinden ileri gelen tesadüflerden, tezadlardan kendisini öylesine kurtarmıştı ki, ömrünün sonlarına doğru “ben” ve “o”, “şu” ve “bu” arasında hiçbir fark gözetmiyordu. Duyu yoluyla edinilen izlenimlerin (intiba) sonuçları onu ilgilendirmiyordu artık. Ona sorarsanız, gözü bir kulak, kulağı bir burun, burnu da bir ağız olabilirdi pekala.

Dağlardan dönüşünden kırk yıl sonra Çi Ç’ang, tıpkı havada yayılan bir duman gibi, sessiz sedasız, bu dünyadan göçüp gitti. Bu kırk yıl içinde ne ok atmaktan sözetti, ne de bir yayla oklara el sürdü.

Rivayet ederler ki, öldüğü yıl, bir gün dostlarından birini ziyarete gittiğinde, bir masanın üstünde bir şey görmüş. Bu şeyi tanır gibiymiş ama ne adını, ne de neye yaradığını hatırlayamamış. Boş yere zihnini yorduktan sonra dostuna dönerek:

“Şu masanın üstünde duran şey nedir Allahaşkına söylesene bana, demişti. Adı ne bunun ve ne işe yarar?”

Ev sahibi sanki Çi Ç’ang şaka ediyormuş gibi, bir kahkaha koparmış. İhtiyar sorusunu tekrarlamış, ama, dostu yine gülmüş, fakat eskisi kadar candan yapmamış bunu. Çi Ç’ang pür ciddiyet üçüncü defa aynı şeyi sorunca, arkadaşının beti benzi uçmuş. Dikkatle Çi Ç’ang’ın yüzüne bakmış. Sözlerini iyice işittiğini, beri yandan ihtiyar adamın hiç aklından zoru olmadığını ya da kendisine şaka etmediğini anlayınca, boğuk bir sesle şöyle kekelemiş:

“Ah usta! Gerçekten de bütün çağların en büyüğüsün sen muhakkak; bir yayın ne olduğunu ne işe yaradığini unutmuşsun çünkü!”

Yine rivayet ederler ki, bu olaydan sonra,ressamlar fırçalarını kaldırdıkları gibi, çöplüğe atmışlar, çalgıcılar çalgılarının tellerini koparmışlar, dülgerler de ellerindeki ölçü aletlerini kullandıkları görülmesin diye, bucak bucak saklamışlar. Ve bu yıllar yılı, Hantan şehrinde böylece sürüp gider.

,

One Response to “Büyük Usta”


Trackbacks/Pingbacks

  1. […] This post was mentioned on Twitter by ahibaba, Kâni Çınar. Kâni Çınar said: @cihadmeric Güzel insan, güzel dost… O Karlar eridi… Belki şöyle: http://www.kanicinar.com/2011/02/10/buyuk-usta/ […]

Yorum Yaz