Çağıltılı Şam

Paz, Mar 21, 2010

Dün'ler

Çağıltı ile yol alıyoruz. Gece. Tıka basayız arabada. Bacaklarımız uyuşuyor. Akyokuş’a ses etmeden çıkıyoruz Konya’yı… Albay “nereye?” diye soruyor. Soru sorulmaz bizde diyorum, yola çıkılır ve yol alınır. Gülüyor. Allah’a hamd ediyor. Amin diyoruz. Çağıltı. “Biz gözlerimizde ateş taşırız arkadaş, güneşler battı batalı…” Yol alıyoruz. Sanki yola alınıyoruz. Yol, kendisine katıyor bizi. Kah hoca merhum hikayeleri kah Sezai Karakoç ve İsmet Özel… Bağdat ve Şam diyoruz, İstanbul ve illa Konya…

“Size bir Şam kapısı açayım” diyorum ehl-i Sayha’ya… Sesler kısılıyor, gözler ufka bakıyor. “Dedeme bakın beni görün ey yarenler!” diyorum.

“Biz seni biliriz de bir de dededen duyalım” diyor Hasanların Uzun olanı.

Ha Akyokuş ha bizim Aygördü ey ahali… Ramazan hilali gözetlenir ve oruc yahut bayram ilan edilirmiş fi tarihinde bizim mekândan. Karadağ ve Cırlavuk gibi eski isimleri varsa da tam da dedemin Şam yollarına düştüğü tarihlerde Mimarsinan diye nam almış, kıyamete çanak tutmuş. Sair köyler arazi yüzünden, kız yüzünden, su yüzünden tutuşurmuş kavga ve kargışa bizim köy Koca Mimar sebebiyle mahkeme kapılarına düşmüş. Deliller, kaynaklar, rivayetler hemşehri oluvermişiz Mimarsinan ile.

Mimarsinan ile hemşehri olmak demek taş demek, sanat demek, ekmeğin taştan çıkarılması ve illa gurbet demekmiş de çokça bilinen bu hasletler daha bir temayüz etmiş, daha bir zerkedilmiş alın çizgilerine Mimarsinanlıların. Neredeyse erkeklerinin tamamı asırlardır taş işlermiş bu dağ köylülerinin. Taş yumuşak, yürek yumuşak. Nasırlı ellerle kavranılınca balyoz, dağın böğründen girilince kazma kürek yekpare düşüverirmiş blok blok kayalar. Sonra avuçlar tükürüklenir, sonra diz vurulur toprağa, yan verilir taşa ve başlanır çekiç ve çivi ve keski tıkırtıları arasında taş işlemeye… Rüzgar taşı tozu alıp gözlere mıhlar, damar vermez kayalar ve “hıh” dedikçe ömür bir daha hesap alır, bir daha hesap verir. Yazlar tamam taş ocağında, fasılasız çekiç sesleri ile geçer de güzle taş – toprak soğur, eller kavramaz olur çekici, taşı. Bir de mevsimler şimdiki gibi mi? Kar bir düşmeye görsün, kalkmak bilmez, te zaman Nisan sonlarına Mayıs başına devrilmedikçe yaz geldi denmez, taşa, toprağa bakılamaz imiş.

Uzun ve soğuk, karlı ve sayılı günleri çok kış gecelerinde dedem dahil işsiz güçsüz köy erkekleri gecelere lakırdı, gündüzlere nizaa ve kar merkezli işlerle vakit geçirmek üzre anlaşmış gibidir. Bir nevi muhtar evi sayılan Hacı Salih’in odasında söz kucağa düşer, bazı geceler Kara Davut okunur, herkes nasibi kadarıyla iktifa edermiş.

Ey Okur!.. raviyan-ı ahbar ve nakilan-ı asar rivayet eyler ki Kara Davut tesmiye olunan bu kitap, Ebu-Abdullah künyesi ile maruf Muhammed b. Abdurrahman Cezuli’ye aittir ve zamanın kutbu, pek büyük allame ve soyu Hz. Hasan’a kadar ulaşan pak bir nesep diye bilinse de muhteviyat itibariyle şerhe muhtaç ve bol soru işaretli bir eserdir. Meselenin en mühim yanı bu kitabın köy odalarında dahi okunan bir yaygınlığa ve şöhrete sahip olmasıdır ki siz değerli kaarilerin iştigal sahasına havale edile.

Askerde “çavuş”luk ile rütbelenen İbrahim dede, ölene kadar yâr ve yârânları tarafından hep İbrahim Çavuş diye bilinecektir. Maviye çalan gözleri ve nasırlı elleriyle çabuk kocayan, saçları erkenden dökülen bu taş ustası, bu yağız Mimarsinan torunu tam da ikinci dünya savaşının nihayetindeki zor günlerde çıradan kerpiç duvara yansıyan gölgesinin eşliğinde önce Allah’a sonra köyün bütün dikiş işlerini yapan “Terzi Ayşe”sine, büyüğü dayım, küçüğü annem iki evladını emanet ederken helallik de ister ve hemen ertesi gün ışımadan terkinde bir cılız merkep atına atladığı gibi yola revan olur. Kara Davut okuyup lakırdı dinleyerek koca kışı geçirmek istememektedir. İstikamet Şam’dır. Ne enteresandır ki o güne kadar o köyden Şam’a ne ticaret için ne ziyaret için giden birisi yoktur. Niçin Şam’a? Sorusuna verebileceği tek cevap “orada satıldığını duyduğu İngiliz ceketleridir.” İbrahim Çavuş yıldızı parlayan İstanbul’a değil doğunun kalbi Şam’a “ya nasip” diyerek dizgin boşlar. Cebinde tamı tamına o senenin taş ocağından kazandığı 50 lirası vardır ve 50 liraya ne alınabilir ki demeden parayı nasıl saklar, eşkiyaya, çapulcuya kaptırmadan nasıl asıvata eylerim düşüncesindedir. Bölük pörçük eder parayı İbrahim Çavuş, çarıklarının tabanından kasketinin içerisine, içliğinden, ceketinin astarına taksim eyler… Kuşağında pistonu, yatağanı; terkisinde cılız katırı Pınarbaşı, Sarız, Göksün ne yana düşer; Antep, Kilis nerededir diye aylarca yol teper, açlık çeker, meşakkat çeker Cenab-ı Allah’ın lütuf ve keremiyle Şam’a ulaşır. Bir tek Arapça kelime bilmez İbrahim Çavuş. Bir tek caddesini, sokağını tanımaz Şam’ın. Hani bıraksalar sora sora Bağdat’ı da bulacaktır lakin kış ortasına ulaşılmış, beden zayıf düşmüştür.

Şam kapalı çarşısına dalar İbrahim çavuş. İlk girdiği dükkana postu serer, fiyatta anlaşırlar. Şamlı, İbrahim Çavuş’a paldır küldür hareketler ve yarım yamalak Türkçe ile nereden geldiğini sorar, ekmeğini bölüşür. Kayseri der İbrahim Çavuş. Şamlı tüccar –Haydi ismi Halid olsun – Halid, esnaflardan birisinin Kayseri diye bir yerden olduğunu duyduğunu söyler ve çırakla hemen haber gönderir. Sırtı ısınıp karnı doyan İbrahim çavuş için ne Kayserili ne Şam bir anlam ifade etmektedir. Tez zamanda tanesi 1 liradan anlaştığı ceketleri katırına yükleyip dönüş yoluna dönmek istemektedir.

Az sonra kapıdan meraklı gözlerle bir ihtiyar girer. Selam kelamdan hemen sonra ihtiyar İbrahim Çavuş’un Kayserili olduğunu öğrenince boynuna sarılır, gözlerini öper, sinesine bastırır da bastırır. Şam esnafları arasına karışmış bu ihtiyar Kayseri’nin Talas nahiyesindendir, bir Ermenidir ve o yöre Ermenileri olarak tehcire zorlanmamış da olsalar korkudan hicret etmişler, kendilerini Şam’da buluvermişlerdir. İhtiyar Ermeni bunları anlatırken bir yandan ağlamakta, bir yandan İbrahim Çavuş’a Kayseri’nin hal ve vaziyeti hakkında sorular sormakta ve taş ustasının Şam’da ne aradığını merak etmektedir.

İbrahim Çavuş karşısında kendini anlayan, anadilini anadili gibi bilen Ermeni’ye niyetini, yolu, ceketleri, dönüş arzusunu filan hızlıca anlatır. Bir nev’i Refik Halit Karay’ın “Eskici” hikâyesindeki Hasan gibi İhtiyar Ermeni İbrahim Çavuş’a kendi memleketine bakar gibi bakmakta, onlarca yılın hasretini dedemin yanık simasında gidermeye çalışmaktadır. Nihayetinde Talas ve Mimarsinan aralarındaki Tavlusun’u saymazsanız kuş uçumu birkaç dakikalık mesafededirler. Aynı havayı, soluyan aynı iklime yüz süren iki belde. Birisinde bir zamanlar mukim Ermeniler, Rumlar diğerinde tamamen Türkmenler. Yine de aynı memleketli, yine de aynı yürekli.

Sayılı zaman tez geçer derler. İhtiyar Ermeni, İbrahim Çavuş’u han köşesinden alıp evine götürür, birkaç hafta misafir eder, yükünün yanına yük katar, duasına dua… Hem maddi hem manevi olarak borçlu kalır İbrahim Çavuş. Bir hemşehri bulmuş, misafiri olmuş ve neredeyse bir elli liralık daha mal ile iki katır eklemiştir terkisine. Gidip de dönmemek, gelip de görmemek var düsturunca önce helallik sonra dua ile yola revan olmuş İbrahim Çavuş. İhtiyar Ermeni’yi “Allah’a ısmarlamış.”

Baharla düşmüş ocağına İbrahim Çavuş. Bakmış köy yerinde herkes “harmana” deyip götürüyor ceketleri. Yüklendiği gibi Kağnı Pazarı namlı meydanda biri ikiye, ikiyi dörde satıp hayatında bir daha yapamayacağı kâr elde etmiş.

İbrahim Çavuş bu macerasını anlatırken bıyık altından güler ve Terzi Ayşe’ye caka satarak “Orada kalmaya razı olsam ihtiyar Ermeni, kızı ile beni everip malına mülküne varis kılacaktı. Heyhat.” Der ve “kör olacası herif” feryadını duymadıkça sözün sonuna varmaz imiş.

Ben bu kadar bilir, bu kadar derim erenler. Şam kapısı açayım dedim, açıverdim. Sonrasını siz deyin ben dinleyeyim. İhtiyar Ermeni’yi geri mi getirirsiniz, siz oraya bir daha mı gidersiniz bilmem. Albay Şam’la ilgili çok şey diyecek elbet, bilirim de malum zaman 1990’lı yıllardır; Albay’ın Bosna macerası başlayacaktır…

Albay?

, , ,

Yorum Yaz