Çarpıntı

Cum, Şub 17, 2012

Hikâyat

Damarlarım tazyikle zonkluyor. Çarpıntı diyorlar buna. Kendimden uzaklaştıkça artan bir çarpıntı. Fırından ekmek alır gibi, plastik su şişesini açar gibi, kırmızıda bekler gibi… kendime dönüyorum. Bir ışık tutan yok üzerime kalabalıklar içerisinde. Pembeyle boyanmadım griler arasında. Herkes kadar şehirli, herkes kadar marjinal, herkes kadar demokrat, herkes kadar çağdaş…

Hiç bir ağaca bakmadan yürüyorum ana cadde boyunca. Ellerim cebimde. Sıkıca tuttuğum anahtarlarımla sıcağım. Kalabalıkla akıyorum hepsi bu. Muhalif olmadan, ortalama bir akış. Elimde anahtarlar. Bir tespih gibi çekiyorum anahtarları. Evin anahtarı sırasında nabzım yavaşlıyor. Bir gülüş yerleşiyor ifadesiz yüzüme. Trafik lambaları yeşile dönüyor. Bozuk para aramadan alıyorum ekmeği. Bir dosta rastlıyorum.

Binanın dış kapısının anahtarına geldiğim zaman eski babalara benzeyen bir yönüm çıkıyor ortaya. Oldukça ciddi duruyor üzerimdeki palto suratımdan aldığı müsamaha ile. Ağır ve sert atıyorum adımlarımı. Bir kaç münasebetsiz çarpıyor, kornalar bağırıyor, karmaşa artıyor, zaferler kaybediliyor. Hiç bir zaman çocuğunu kucağına alıp sevmemiş, sevememiş, koklamamış, bağrına basmamış, hep mesafeli durmuş ve fakat dağlarca sevgi büyütmüş bir baba ikileminde yürüyorum. Sevip uzak durmak, isteyip yapamamak, yumuşak olup sert davranmak… Eski babalar bir devrin köşeye sıkışmış insanları.

Üçüncü anahtarın adını koyamıyorum. Nereyi açtığı husunda en ufak bir bilgim yok. Elim ona değdikçe tavırlarımın gençlerin hiç hoşuna gitmediğini görüyorum. Öfkeli bakıyorlar bana. Sıkkın bir bunak, kötü havalar, münasebetsizlik gibi bakıyorlar bana. Sol yanımda patlayan bombalar. Müşfik bir dost elbiselerine sarıp sarmaladığım elim havada kalıyor. Kem bakılıyorum. Gençlerin çocukken olmak istedikleri o masumca hayallerinin tarafımdan ortadan kaldırıldığı fikrine asla inanmıyorum. Çünkü ben kartpostalların nostaljisini teneffüs etmiş birisiyim.

Küçük dolap anahtarı bana büyük düşlerin heyecanını bahşediyor. Elime değmesin, hemen yüreğimdeyim. Ağaçların düşlerini duyuyorum. Bulutların, kuşların, minicik çocukların düşlerini… Katı gerçeklerin giremediği bir kapıyı aralıyor küçük anahtar. Beyazın beyaz, mavinin mavi, güneşin güneş olduğu dünyalar. Çok mu korkağım? Ne zaman darda kalsam küçük dolap anahtarına sarılıyorum. Klasik bir romanın satırları dünyam. İyiler iyi, kötüler kötü; netice iyilerin zaferi. Hayal kırıklıklarına yer yok. Karşılıksız aşklara, ikiyüzlülere, ihanetlere, karmaşaya… Dostoyevski intizamıyla yürüyorum satırları. Bir kuyuda biriktiriyorum tüm yaşadıklarımı. Kitap kapanıncaya, son nefes verilinceye kadar yaşanacak ve biriktirilecek hatıralar. Çarpıntı uğramayan bir dünya.

Damarlarım tazyikle zonkluyor. Çarpıntı diyorlar buna. Kendimden uzaklaştıkça artan bir çarpıntı. Kendime döndükçe sükunet…

Yorum Yaz