Gün güz. Genizde duman. Eller yanık.
Odunla kaynıyor yürek. Ocak odunla kaynıyor.
Salçaya ateşle yol veriyorum.
Bu geleneksel bir zevk. Güveç ana yüreği gibi kaynarmış. Salça kazanı ümmet yüreği.
Salçanın lavlarına rağmen köz sokulan patates aşkına acı, nihayet acıdır. Ateş hep ateş. Yanan eller ve ...
Devamını Oku...
3. Ağustos 2011
Ezandan önce buluşuyorlar caminin hemen önündeki parkta. Yanlarından geçerken mahsustan adımlarım yavaşlıyor, mahsustan terliğimin içine taş kaçmış tavrını bürünüyorum. Ne konuştuklarını, ne planladıklarını merak ediyorum aslında. Ekseriya erik, kayısı filan diyorlar, hacı amca ve sopa lafları geçiyor ve bir ...
Devamını Oku...
1. Ağustos 2011
Günün ağarmasından beri şehrin tonlarca ağırlıktaki maddi veya manevi yükünü çeken caddeler tenhalaşır, kaldırımlar bir iki olağanüstü gecikmişin dışında aylak birkaç kediye, çığıtkan serçelerin sükutuna, huzura ve akşama terk edilir.
Kısa bir an olsa da bu, şehrin eşref saatidir.
Gurbette ve ... Devamını Oku...
30. Mayıs 2011
Bir temmuz günü sabah namazı akabinde bir kamyonda güneşle kâh bir ağaç ardından kâh bir dağın gölgesine düşerek selamlaşıp yola revan olduk. Ömrüm boyunca değişik mekanlara seyahat yaptım. Nereye, nasıl olursa olsun severim yolculuğu. Hissediyorum bu da onlardan birisi olacak.
Kamyonun rampalarda ... Devamını Oku...
5. Kasım 2010

Gecesi ayaz bir güz günü kadar karmaşık duygular içerisindeyim. Sanıyorum durmadan minareden atıyorlar beni. Ne işim vardır oysa minarede. Tamam çocukluğumda bir kez çıkmış ve aleme şöyle yukardan bir nazar sarf etmişliğim vardır ve lakin ne korku bilirdik ... Devamını Oku...
5. Ekim 2010
Kıyametten önce 1995. Kıyametten önce kardan sonra. Erzincan. Askeriye. Kar dizboyu. Haki yeşile, bot ve kepe alışmış bir nefer. Islak, soğuk ve bîgâne bakıyor çevresine. Prefabrik yemekhane. En son depremden sonra yapılmış olmalı. Sıra sıra masalar, üzerleri yağlı tabureler. Yemekhane akşam yemeğine hazır. Ayağının dibinde ... Devamını Oku...
30. Temmuz 2010
Ökçelerim, bir kocakarının ökçelerini andırıyor.
Nasıl andırmasın ki sabah namazıyla atıyorum ayağımı bahçeye. Kuşluk vaktiydi. Güneş bir mızrak boyundaydı. Mızrak neredeydi. Hay senin mızrağına diyesiye saat öğleye yaklaşıyor. Ya hu ne çok işi oluyormuş bu el kadar bahçenin. (El kadar dediysek basite indirgemeyin lütfen, lafın gelişi ... Devamını Oku...
9. Eylül 2011
1 Yorum