Damardan Lütfen

Per, Ara 23, 2010

Ya Sabır

Yine hastane mevsimi.
Yine ilac ve malum kokusuyla hastane. Farklı bir hastane,  farklı bir hastalık, farkın dışına taşan bir muamele olsa da bildik manzaralar, bildik refleksler…

Şu meyanda diyelim, cümleye şifalar dileyelim:

Üniversite. Tıp. Onkoloji hastanesi.
Kalabalık. Sekreterden sıra al. Olmaz, önce doktor görsün. Ok Musti Türkiye Tamamdır!.. Bilgi odasına marş, marş. Şimdi işim var, dosyanızı alın ve ilaçtan sonra çıkışta gelin. Baş eğik, elde dosya. Messenger tık; saçma bir müzik tık, çay bardağı tık; kapıyı dışarıdan kapat-tık…

Elde kocaman bir poşet, bir sürü serum, iğne, ilaç…

Hoşgeldiniz, biz de sizin yolunuzu gözlüyorduk tarzında “çağıracağız, bekleyin…” ünlemesi. Esas duruş, rahat; Esas duruş, rah… ah ki ah…

Bilgi odasındaki hemşirenin tonajında bir hemşire daha. Eli uz, işine mahir, işinin ehli diyorlar, surat aynı ve hayret şişmiyor.

Baba, sıraya girmiş serumlara, Kemoterapi yazan levhaya, kendisi gibi İstikbal’in baba koltuğuna oturmuş 9 hastaya, konuştuklarına, şeffaf hortumlardan akan maiye bakıyor; dudakları kıpır kıpır, okuyor, okuyor; karşısında LCD tavana mıhlı. Ekranda Show Tv. Baba okuyor. Bizdeniz salona intikal ediyoruz. Bekleme konumundayız. Karşımızda LCD ekran, ekranda Show TV. Koltuklar, üzerinde dünya yorgunu insanlar ve karşılarında TV.

Doktorlar diye bir dizi oynuyor.
Mekan uygun.
Pek bu hastaneye benzemiyor ekrandan taşanlar. Daha first class… Daha cici. Ayrıca iki de bir reklam. İki de bir fragmanlar. Neler de biliyormuşum. Saatler geçiyor, aynı fragmanlar, aynı replikler. İki saat sonra nihayete eriyor doktorların büyük maceraları. Hele şükür diyoruz. Hastalar, hasta yakınları, hemşireler, nadiren doktorlar gelip geçerken dikkatlice bakıyorlar ekrana.

“Yemekteyiz” fragmanı. Öldüm aman. Elime geçerlerse bunları mantı haşlar gibi kaynar su ile haşlayacağım. Ne “tip” insanlar Allah’ım, nasıl da seçiyorlar… Baba, ben gitsem diyemiyorum, dışarı çıkamıyorum, kansere dair levha ve broşür okumak istemiyorum imdat…

“Hemşire hanım, kanalı değiştiremez miyiz? Haber filan…”
“I ıh….”
“Bakıyoruz kardeşimler” ardından. Mekân hastane. Kafa göz kırılsa da mühim değil lakin içeride hastalar… La havle vela kuvvete illa billâh…

Kapandaki fare gibiyim. Her tosladığım duvardan geri püskürtülüyorum. Naçar, kısa voltadan sonra koltuğa çöküyorum.

Cennet Mahallesi.

Adına kurban olsun. Güya komedi. Ahlaksızlık diz boyu. İçeriye girip çıktıkça görüyorum Baba sövüyor, yerini değiştiriyorum. Aynı oda. Kocaman ekran, bangır bangır ses ve iğrenç görüntüler. Serumla iki de bir tuvalete taşıyoruz Babayı.
Bu serum da bitti Çiğdem Hemşire.
Gidenler, gelenler üzerimize.
Dört saat Cennet Mahallesi işkencesi… Adamların söyleyecek bir şeyi yok. Eski bölümleri kuyruk etmişler yayınlıyorlar. Arada bir aynı reklamlar, aynı dizi anonsları…

Çıldıracağım.

Sabahın ilk saatlerinden ikindiye kadar işkence ettiler bana. Masumum. Sövdüm. Sustum. Hâkimim. Ben bu kanalların…
Nestea sunar: Yemekteyiz…
Alt yazı, yeni bölüm akşam bilmem kaçta…
Bu ne?

Baba bitir serumu, Tv. çarptı beni… Ya iç ya ver ben takayım koluma… İmdat… Hemşire hanım Tv, ben, şey…

Amca 21 gün sonra ikinci küre gelecek, tamam mı?
Cennet Mahallesi olacak mı?
?!..

,

Yorum Yaz