Delinâmeler – 4

Per, Tem 30, 2009

Kara Kalem Yazıları

ONDÖRT

Yeter. Bıktım bu tavanın sararmasından. Odanın soğukluğu canıma tak etti. Kimseye eyvallah etmeden sobayı yakacağım. Varsın odunu bol olsun kovanın. Hiçbirinize hesap vermeyeceğim lann. Lafı olan öne çıksın. Denizin şakası yok, ormanların da ve bu iğdiş edilmiş şehrin. Anladın mı benim de şakam yok. Alnının çatısına vurdurma kurşunu. Marmarisi görmedim, İstanbul ise pis ve kalabalıktı. Eğer İstanbul’a yerleşirsem and olsun ya Üsküdar’a yerleşeceğim ya Fatih’e. Üsküdar yazılı vapurların yanaştığı iskeleye yakın oturup köprüden geçen araçları sayacağım. Sevgilim, işte bu otobüsle geliyorsun ülkeme. Sen geliyorsun. Karşı kıyı üstüme geliyor. Yağmur suyunu denizden aldı. Kara bulutlarını benden. Efsaneler ayaklanmıyorsa bilin ki gök gürültüsü de benim hıncım.

Yapma koçum, aç gözlerini. Ne denizi, ne İstanbul’u. Konya’dasın iyi bak. Şu karşındaki İnce Minare. Hemen arkasındaki Alaaddin Tepesi. Tepeyi aştın mı sağına soluna camileri alarak Mevlana’ya ulaşırsın. Eğer kuyuya atıldığında inanıyorsan Şems’i bile ziyaret edebilirsin. Haydi kalk, stresimizi atmaya Akyokuş’a gidelim.

Bu kadar ışık, yumurta pişirdiğim tavayı anımsatan bu ova deli edecek beni. Tanrım, nefesimizi karşılayacak bir kaç dağ, çam kokulu küçük bir orman, olmaz mıydı?

“Hey Kerem abi telefon”; “Kimmiş”. “İstanbul’dan arıyormuş, 5 dakika sonra yeniden arayacak” Bundan bıktım kardeşim anlıyor musun? Bu İstanbul hayalini Meram’da cılız ağaçların gövdesine bağlayıp yakacağım. Kızlarla hiç selamım olmadı ama gömleklerinden içeri böcek atmışım gibi sevinçli hissediyorum kendimi. Ödevlerimi bundan sonra yapmayacağım. Anasını satayım okul bitmese ne gam. Hiçbir şey yapamasam yakarım okulu. Hem okul benden kurtulur hem ben ondan: Milli ve asi olsun andımız / Türküm doğruyum çalışkanım / odur taşır / kendi okulumu kendim yakarım / Sağ olasın Hakan. Biliyor musun, yanan bir oda, bir araba, ev görmüştüm de okulu hiç görmemiştim. Gel bir gün beraberce kampüsü de yakalım.

Telefonun ucundaki sese Mecelle’den bahsettim. Bizim devletimizin Medeni Kanunu olacak dedim. Hadi oradan dedi. 4 katlı bir binada tek başıma kaldığımı, akşamları misafir gelir diye yola bakan odaya oturamadığımı, ışık görülmeyince bina boş diye alt katlara molotof kokteyli atıldığını, ifade vermekten geldiğim hali “ifade” edemeyeceğimi söyledim ve en son yazdığım şiiri okudum. Bana muavezeteyn’i oku, hepsi geçer dedi. Yorgancı Selahaddin Abi’yi imrendirecek derecede bir küfür savurdum ve telefonu kapattım.

Çok geçmedi, koynumda büyüttüğüm kelimelerle Afrika’yı, Asya’yı gezdim. Herkes benim Avrupa ve Amerika’dan tiksindiğimi bilir. Ama bir gün oraya da gidecek, özgürlük anıtı dedikleri namussuz heykelin tepesinde aşağı işeyeceğim. Ve kendimce bir zafer kazanacağım onlara karşı. Onlar, Antalyalarda bizim heykellere işemediler mi? Oh olsun, en büyük zafer işte bu zaferdir.
Evde ekmek yok. Zeytinyağı da. Patates kızartacağım bu akşam. Çarşıya çıkmalıyım. Senelerin akşamcılarını imrendirecek bir sofra kuracağım. Tıpkı Seyfi ile Tuzla’da yediğimiz balık gibi. Üzerine bir çay demleyeceğim; sofrada 2 bardak olacak. Biriyle ben, diğeriyle sen içeceksin. Son bir sigara yakacağım. Haydi sen şu teybi aç. MM’ye benzeyen kadın vardı ya Nurdan Torun. Tamam, onu koy. Dününden kurtulamadığımız geçmişin bir adım önüne geçelim …Uyu yavrum ninni… başımı dizine koyayım sevgili yâr.

Dün gece bir rü’ya gördüm. Halen şu odada, bir küçük meclis oluşmuş. Güzel şeyler konuşuyor olmalıyız ki, herkesin yüzü gülüyor; ciğerleri gülüyor. Sonra bir balık kelimesi geçiyor. Balık olsa da yesek diyorum. Haydi gidip yiyelim diyor Cihad’ın babası. Nerede yiyeceğiz? Önde Cihad’ın babası ve Liberallere vurun Hakan. Arkada Sayha Cemaati. Gecenin içinden geçiyoruz. Hiç bu kadar uzun rü’ya görmemiştim. Hâlâ bitmedi, önce açık yer bulamıyoruz. Sonra, evet açık bir Lokanta. Herkesin yemeği geliyor, yemeğe başlıyorlar. Tam benim ki gelecek, uyanıyorum. Saatin zili çalıyor. Sabah Namazı. Geçen gün seninle de evlenecekken saatin zili çalmıştı. O günden beri rü’ya görmemeye karar verdim.

ONBEŞ

Amazonlarda, devasa bir yangın; yağmur ormanlarını coğrafyadan siliyor.
Sokaklar anlamsız, Tv. boş.
Kitap okuma hürriyetim elimde ve kullanmıyorum.
Temiz elbiseler, kravat, mesai, iş dostlukları intihar etmeli kuru, sıska bir ağacın ölümlü gölgesi altında.
Hakkımı alacağım öğünsüz sıkıntılardan.
Karın olmadığı mevsime kış deseler de inanmam.
Ve yağmur yağıyorsa efkarım “bismillah” demiştir.
Seni ey hüzn…
Ne Muaviye ile Ali arasında yaşananları – beşeri ihtiras kabilinden – anlayabiliyor ne de Cemel Vak’asını izah edebiliyorum.
Orada bir köy var uzakta… Peki neden şehirli şehrine, köylü köyüne?..
Köylü, vergi ve askerlik için sağmal inektir. Bir tas çorba, ağrısız baş. Tv. elektrik olmadan önce havanın kararması ile beraber yatak, günden öce içtima.
Tabii ki zenginin malı züğürdün çenesini yoracak.
Tabii ki devlet, tebaasının köylü olmasını, köyde yaşamasını isteyecek; olmazsa elbet köy şehirleri ve köyleşmiş şehirler inşa edecek beyinlere.
Sonra sen ey tarih!…
İsteyene istediği gibi görünen efsunlu kadın,
Kimi kördür, cilalarla ışıldatır taşı,
Kimi kördür, yakuta pislik atar.
Evim kare, odam dikdörtgen. Kafamda periyodik bilgiler.
Mülayim insanları sevmiyorum.
Tüfeği omuz çukuruna yerleştir.
Gez – göz – arpacık
Nefes kontrolü, tetik boşluğu.
Ateş!.. Tık!..
Mermi verin bana…

Yorum Yaz