Delinâmeler – 7

Cts, Oca 23, 2010

Kara Kalem Yazıları

ONSEKİZ

Yüzüne bakarak susacağım.
Öfke berkitilmiş silahım bir yanıma düşmüş, gardım düşmüştür sevdanın karşısında. Sana layık kelimeler bulamıyorum. Mahrem ve bakir bir elif ba arıyorum durmadan. Mümkün mü?

Yüzüne bakarak susacağım.
Sana bakan bu gözler ardında esmer, nazlı bir mazi göreceksin. Bir yağmur tanesi midyenin tam yüreğine düşecek; inci olacak, sen baktığın zaman. Yücelerden ak bir bulut geçecek, bir çocuğun elinden kaçan bir balon. Sen bakacaksın ve içli mısralar dökülecek kalemim ucundan. Bir başım, bir yüreğim ile dikilmiş karşında şefkatin umarken, bir bakacaksın, yanacağım.

Yüzüne bakarak susacağım.
Yüzüme bakarak sus sevgili.
Gözümü yollara dikmiş, susuyorum. Yılların gurbet kahrını bıkmadan, usanmadan taşıyan eski bir demiryolu, bir buharlı tren; demir, yağ lekeleri, gıcırtılar arasında “hasret”in portresini çiziyor. Işıklar karanlık bakar yüreğe. Ölümler hasret, toprak hasret, ağaç hasret, su hasret…

“Üç bardak çay hatırına, üç gurbet türküsü.”

Yağmur yağıyordu.
Kapıda göründü ansızın bahar gibi
Mütebessim bir şiir kondurdu saçlarıma.
Döndün dedi.
Döndüm.
Buz kesmiş ellerini yangınıma bastı.
Bir muştu bahşetti göz bebeklerime.
İşte senin için yazdıklarım.
Bu hasretin resmi.
Ve naçar yüreğim bir demet menekşe.
Yüzüne bakarak sustum.
Yüzüme bakarak sustu sevgili.

Saat derin bir sükuta düştü. Bir muhabbet düştü avuçlarımıza. Saçlarını okşadım barıştı bütün dünya. Ağladım. Ağladık. Vuslattı birbirine karışan göz yaşlarımız.

Fanustaki balık, aşka şahit kılıyordu kendini.
Yüzümüze bakarak susarak.

ONDOKUZ
Mesai sonrasının yorgun soytarısı, kanepeye uzanmış, elinin altında kumanda, karşısındaki tv’de kanallar akıp gidiyor. zapping diyorlar buna. Prime Time’da öğrendi uzun zaman önce. Lambası florasan, içtiği nescafe…

Amerikalının bozulan hormon dengesine uçaklar düşüyor. Habere bîgâne. Uçaklar bomba yağdırıyor, niçin, nasıl, nereden çıktığı unutulan Afgan savaşında, ayrım yapmadan herkesin üzerine. Bîgâne…

Sonra.

Amerikan maşası kuzey ittifakının Kabil’e girmesi yansıyor ekranlara. Kör şiddet sahne alıyor şimdi. Taliban olduğu söylenen kimseler, tv karşısında, kameralar karşısında dövülüyor, öldürülüyor.

Beyninin art bölümlerinden İsrail’in Filistin’de yaptıkları duyuluyor. Yahudi’nin Müslüman’a yaptığı ile Müslüman’ın Müslüman’a yaptığı arasında bir fark göremiyor.

Ona da bîgâne.

Modern, alabildiğine rahat. İşler tıkır tıkır yürüyor. Sistem: OK.

Mesai sonrasının yorgun soytarısı, kanalı değiştiriyor, ekran kararıyor, mevzû değişiyor.

Mesele bîgânelikle halloluyor.

YİGİRMİ
Zamanı, vakti geçmiş bir kız gelin olarak çıkıyor herhangi bir evden. Yolculuğa çıkanların, hiç dönmeyeceği belli olanların arkasından su döküyorlar. Topraktan toz yükseliyor. Su kokuyor toprak. Ben, gecenin bütün esrarını kuşanarak gidiyorum. Tuvalet tıkalı yine. Sularım akmıyor. Sana kıyamıyorum diyor pencereme konan güvercin. Sen dur, ben gideceğim diyor. Beyazı hiç bu kadar kederli görmemiştim. Çünkü ben, hep, teksir kağıtlarına yazan biriyim. Sisli gecelerden sonra ilk defa ay görünüyor. Görünmese de olurdu ama işte, orada. Ona olsun saygısızlık yapmamalıyım.

Duvarın soğukluğu değiyor başıma. Müridime yazdığım mektubu gönderemiyorum. Baştan sona bir çıkmazı yaşıyor liseli aşkım. Ülkenin istikbâli için büyük plânlar kuruyorum. Çöp sepetim çabucak doluyor. Söz veriyorum kendi kendime. Ne sözler Tanrım! Alaaddin Camii kayarak üstüme geliyor. Miting meydanından dağılmış eli flamalı insanlar linç etmeye geliyor. Göz kapaklarıma annem geliyor. Yürü be hoyrat başım. Yürü ki şeytanlar taşlansın yıldırımlarla. Belki isa’yı da bulursun gittiğin yerde. Mehdi görevini tamamlamadan yetiş eteğine. Yürü be hoyrat başım. Yâr zamandır şimdi.

İşte hayatın yel değirmenleri karşında. Yürü ve yok et bu saçma ve bir delinin kaleminden boşalan hikâyeleri. Radyoları kapat ki dermanını uyandırmasın acının. Yık yalnızca sen. Yorgun musun? İçleniyor musun bahara? Bu labirenti kim icat etti?

Bir adamdı. Yalnız yaşamaya mahkûm edilmiş ama sefasını süren bir havari. Çakalların arasında bulunmayı alınyazısı olarak kabul ediyordu. Belki korkuyordu yalnızlıktan. Şikayetini duyan olmamıştı lakin. Hoş, kim duyacaktı ki? Mahkum bedevileri andıran bu loş ışıklı lamba mı? Yoksa putların imrendiği kitaplar mı? Kim ve nasıl?

Yorum Yaz