Düşman Yetiştirme Sanatı

Cts, Mar 31, 2012

Fildişi Kule

12 Eylül’ün ağır ve anarşist günlerin üzerinde bağdaş kurup oturduğu günlerde Özal ya da nam-ı diğer Tonton ile Türkiye, rampa aşağı değişime şahit oldu. Adı serbest piyasa ekonomisi olan “açılım” terörden bunalmış, kabuğunu zorlayan ve büyük oynamak isteyen bir Türkiye için gök altında yeni bir macera idi. Sosyal hayatımız hızla değişti. Renkli televizyon, telefon, mark, yabancı sigara, modelli araba, yeni anayasa, kötü gözle bakılan “eski”… Uzun dönem devam etti bu serencam. 90’lı yıllara bodoslama girildi.

90’lı yıllarda Galatasaray ile yükselen futbol dalgalanması zirve yapıyor, ahlak duvarları sarsılıyor, darbenin kronik hasta nefesi yerini “sivil darbe” diye isimlendirilen Özalvari kumpasa bırakıyor, devletin birçok kurumunda “Derin” yapılanmalar karararak devam ediyor ve mafya etiketi gündelik lisana yerleşiyor.

2000’li yıllar oldukça yakınımızda duruyor. Kalitesi ciddi bir şekilde düşen eğitim sistemine “mafya” eşlik ediyor. Bir zamanların Yeşilçam klasiklerinden Cüneyt Arkın ve Kadir İnanır “Baba” rolleriyle hak hukuk gözeten, haksızlığa şiddetle karşı çıkan, mazlumu kollayan ve illa boyunlarında beyaz atkıları ile boy gösterirken “idol” haline gelemediler. Kimsenin yürüyüşü, bakışı, ahlak anlayışı onlara benzemedi. Ama özel kanallar, sınırsız sömürme anlayışları ile gençlerin neye yatkın olduklarını, bunu nasıl damarlarına zerk edecekleri bilgisine sahiptiler. Miroğlular sokaklarda çoğaldı. Bozo yankılandı koridorlarda. “Ağabey” saygı gerektiren ve ağza saygıya alınan kelime oluverdi. Çakırlar, Polatlar geldi sonra Mematiler, Abdülheyler…

Her on senede bir darbe yaşayan, darbe olmazsa darbe çığlıklarının ayyuka çıktığı güzel ülkemizde diziler ayrıştırma fonksiyonunu üstleniyor. Sıkça senaryolar yazılıyor. İdol karakterler çıkartılıyor. Gençlere daima farklı hayatlar sunuluyor. Gençliklerinden istifade ediliyor. Azalan dizilerin etkisi futbol sayesinde tamamlanıyor. Müthiş bir bilinçaltı büyütülüyor ekranlarda. Çok masumane bir tavır gibi gösteriliyor bir yenilgi sonrası kırıp dökmeler, karşı takıma saldırmalar, taraftarlarını yaralamalar… Ülkenin ekonomik açıdan vitrinine çıkmış aynı zamanda spor yöneticiliği yapan insanları, kesin çizgilerle ayrıştırdıkları renklerin gerisinden taraftarların destekleri oluyorlar. Aldıkları cezalar taraftarlarının gözünde “haksız” bulunuyor, karşı takımların tezgahı biliniyor ve spor müsabakaları üzerinden ciddi bir şekilde “cephe”ler inşa ediliyor. Rekabet ve sporda yarışma ifadelerinin yerini kazanmak, ürün satışı, çok gelir, haksız rekabet almıştır. Tribünlerden atılan sloganlar, maç öncesi veya sonrası ister çoluk çocuk ister yetişkin olsun konuşan kişilerin ağızlarından dökülen ifadeler, sadece kazanmaya, sadece kendi renklerine, sadece elde etmeye yönelik bir çılgınlığın izlerini taşıyor.

2010’lu yıllar şike, cezalar, rakip takım düşmanlığı ve tek olma isteğinin rüzgarıyla ayrışmayı derinden yaşadığımız günleri ifade ediyor. Spor, dizilerin etkisiyle kıyaslanamayacak kadar ayrıştırıyor toplumu. Kadınların ve çocukların izleyebildiği müsabakalardaki tribün manzaralarına, açılan afişlere, seyircilerin hal ve hareketlerine, attıkları sloganlara bakınız nasıl bir “kardeşlik” anlayışına ulaştığımızı görürsünüz.

, , ,

Yorum Yaz