Eşkâr ile Zühre’ye Dair

Pts, Kas 9, 2009

Kuyu

Olsa bu cilve bu nâz eşkâr-ı Behram’da ger
Zühre gökten inüp olurdu dilârâm ana

Türk’ün kabaran ayranı Nef’i ile şiir üzre halleşiyorduk ki Pers hükümdarlarının Behram oluşundan, cilveden, nazdan bahs edip eşkar’da tıkanıverdik. Ferit Devellioğlu üstad bu kelimeyi Arapça – sıfat tespitinden sonra:

Eşkar: 1. al renkli (at) , 2. kızıl donlu (hayvan), 3. kırmızı yüzlü (adam) bkz. Eşkah (aynı)

şeklinde açıklamış. Sanki yöresel bir havası var kelimenin. Pek rağbet edilmeyen, var ama bir kıyıda kalakalmış, üzeri, tarih isimli zalim tüccar tarafından örtülmeye başlanılmış bir serencam… Bir yerde de “Mavi gözlü ve sarı tenli kimse. * Yelesi ve kuyruğu kırmızı olan sarı at.” ifadesi ile burun buruna geliverdim.

Sair sözlüklere ilaveten Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisinde var olan bilgi ile şu hükme razı oldum:

Al at. Tonu kızıla çalan at.
kırmızı yüzlü ve kırmızı saçlı adamlara da verilen bir isim. Divan edebiyatında var olan at isimlerinden. Tıpkı Nef’i’nin kullanımında olduğu gibi:

Olsa bu cilve bu nâz eşkâr-ı Behram’da ger
Zühre gökten inüp olurdu dilârâm ana

Zühreyi anmışken şu satırları (efsaneyi) da paylaşalım efendim:

Arapların ez Zühre dediği sabah yıldızı, Venüs.. Bu yıldızın bir zamanlar kadın olduğuna dair Araplar arasında yaygın bir efsane vardır:

“Derler ki, bir vakitler Harut ve Marut diye iki melek vardı; bunlar meleklere yakışır biçimde alçak gönüllü olmayı unutup, erişilmez güzellikleriyle kurumlanmaya başladılar: “biz ışıktan yaratılmışız: ana rahminin karanlığından çıkan şu sefil insanoğlu gibi günaha ve tutkuya bulaşmamışız.” böyle diyerek, saflıklarının, günahsızlıklarının kendi güçlerinden ileri gelmediğini unuttular; evet, temiz ve günahsızdılar, ama bu, onların arzu nedir bilmemelerinden ve ona karşı koymakla hiçbir zaman yükümlü tutulmamalarından ötürüydü sadece. Onların bu küstahlığı rabb’in hoşuna gitmedi ve onlara şöyle dedi: “yeryüzüne inin ve kendinizi orada deneyin!” böylece mağrur melekler yeryüzüne indiler ve orada insan kılığında, insanların arasında dolaşmaya başladılar. ve yeryüzüne indikleri daha o ilk gece, görülmemiş güzelliğinden ötürü insanların ‘ez zuhre’ * dedikleri bir kadına rastladılar. iki melek, bu kadına insanoğlunun gözleri ve onun duygularıyla bakınca zihinleri karıştı ve tıpkı insanoğlu gibi, içlerinde kadına sahip olmak arzusu ayaklandı. ve her ikisi de kadına “benim olmaz mısın?” diye çağrıştılar. kadınsa dönüp onlara şöyle dedi: “ait olduğum biri var; bana sahip olmak istiyorsanız, onu ortadan kaldırmanız gerekir.” ve iki melek o adamı bulup, çekinmeden katlettiler. ve ellerinde daha işledikleri cinayetin kanı kurumadan oracıkta azgın arzularını doyurup kalktılar. fakat arzularını susturur susturmaz da, iki yeryüzü meleği, yeryüzünde geçirdikleri daha bu ilk gecede işledikleri çifte günahın –cinayet ve zinanın- farkına varıp önceki kurumlanmalarının ne kadar anlamsız ve boş olduğunu gördüler…ve rab onlara şöyle dedi: “cezanızı bu dünyada mı çekmek istersiniz, ahirette mi?” acı bir pişmanlık içinde melekler, bu dünyada çekmek istediklerini söylediler ve rab, onların zincirlerle gökle yer arasında asılmalarını ve hüküm gününe kadar öyle ve asılı kalmalarını buyurdu. bu, alçakgönüllülüğünü kaybeden her erdemin yok olup gideceğini bilsinler diye insanlara da, meleklere de bir ders olacaktı. fakat hiçbir insan gözü melekleri göremeyeceği için, allah ez-zühre’yi göklerde parıldayan bir yıldız haline getirdi ki insanlar onu görsünler de harut’la ve marut’un başına gelenlerden ders alsınlar.”

Muhammed Esed, Mekke’ye Giden Yol, çev. Cahit Koytak, İnsan Y., istanbul 1998, pp. 166-167

, ,

Yorum Yaz