Evliya Torunuma Babasının Nasihatları

Per, Oca 27, 2011

Okurken

Tarihte kaç kişi vardır eseriyle bu denli özdeşleşen? Bilebilir misiniz? Tamam Hicv deyince ben (Nef’i Dedeniz) aklınıza gelirim de benim yerim başka siz de bilirsiniz, nihayetinde ben “Mu’cizeler söyleyen bir papağanım.” Amma ve lakin Seyahatname deyince hemen aklınıza asırdaşım ve genç torunum Evliya Çelebi gelir. Tarih ve Edebiyatın bu vazgeçilmez çocuğu hakkında çok rahat ulaşabileceğiniz biyografisini bir yana bırakarak “Babasının Evliya Çelebi’ye nasihatlarını” zamane gençleri ile paylaşmak istedim. Her ne kadar “nasihat” sizlerde bıkkınlık ve usanç meydana getirecek olsa da erinmeden aşağıya yazdığım metni sabırla okumanızı murad etmekteyimdir.

Evliyâ Çelebi evladım, Aşure Gecesi, rüyâsında, Yemiş İskelesindeki Ahi Çelebi Câmiinde kalabalık bir cemâat arasında Peygamber efendimizi (sallallahü aleyhi ve sellem) görmüş, huzûruna varınca; “Şefâat yâ Resûlallah!” diyecekken, heyacanla; “Seyâhat yâ Resûlallah!” demiştir. Peygamber Efendimiz de tebessüm buyurup, bu gence hem şefâatini müjdelemiş, hem de seyâhati ihsân etmiş, orada bulunan Sa’d bin Ebî Vakkas (radıyallahü anh) da gezdiği yerleri ve gördüklerini yazmasını tavsiye etmiştir.

Uykudan uyanınca ilk iş olarak, rüyâsını zamânın meşhur yorumcularından, Kâsım Paşa Mevlevihânesi Şeyhi Abdullah Dede’ye anlatır. Dede, bu parlak rüyâyı güzelce yorumladıktan sonra; “İptidâ, bizim İstanbul’cağızı tahrir eyle” tavsiyesinde bulunur. Evliyâ Çelebi’nin ilk faaliyeti olan İstanbul gezileri netîcesinde başlı başına bir İstanbul târihi sayılabilecek Seyâhatnâme’nin birinci cildi meydana gelmiştir. Ancak, babası, Evliyâ Çelebi’nin taşraya çıkmasına uzun zaman karşı koyup, izin vermemiştir. Fakat 1640’ta, eski dostu Okçuzâde Ahmed Çelebi ile gizlice Bursa’ya giden Evliyâ Çelebi’nin bu yolculuğu bir ay sürer. Eve dönüşünde babası, onu: Gel bakalım Bursa seyyahı!” diye karşılar. Üstad şaşırıp kalır; çünkü bu yolculuktan evin haberi yoktur.

Kendinden dinleyelim:

Ol gün hâne-i garkinimize (kaygılı evimize) varıp peder ü mâderlerin (baba ve analarımın) dest –i şeriflerini bûs edip (mübarek ellerini öpüp) huzurlarında el bağlayıp karar ettiğimizde (durduğumuzda) peder-i azizimiz (sevgili babamız) eyitti (dedi ki):

“Safa geldin Bursa seyyahı, safa geldin” diye buyurdular.

Halbuki ne canibe (yöne, nereye) gittiğimden kimsenin haberi yoktu.

Hakîr, pedere eyittim: “Sultanım hakîrin Bursa’da idiğimiz (olduğumuz) nerden bildiniz?” dedim.

Buyurdular kim (ki): “Sen 1050 muharreminin “yevm-i aşuresinde” gâib olduğun (kaybolduğun) leyle-i mübarekte nice ed’iyeyi (duaları) edip nice me’sûre tilavet ettim. Ve sure-i “inna a’tayna…”yı bin kere kırat ettim. Ol gece vakı’amda (düşümde) seni gördüm ki Bursa’da Emir Sultan hazretlerin ziyaret edip ruhaniyetinden istimdad ile seyahat rica edip bukâ ederdin (ağlardın). Ve ol gece bana nice eyliya’ullahlar rica edip senin seyahata gitmen için izin talep ettiler. Ben dahi ol gececümlenin rızasıyla sana destûr verip Fatiha tilavet ettim.

“Gel imdi şimden geri sana seyahat göründü. Allah mübarek eyleye ammâ sana bir nasihatım var” diyerek elimden yapışıp huzurunda ber-zânû oturtup (diz çöktürüp) sağ eliyle sol kulağıma berk yapışıp şu nasihate âgâze etti ( öğüde başladı):

“Oğul, âdem yoksul olur, besmelesiz ta’am (yemek) yeme. Sır verecek sözün var ise sakın avradına deme. Esvâbın söküğün üstünde dikme. Cünûb olup (cenâbetken) yemek yeme. İyi adını keme (kötüye) takma ve keme yoldaş olma, zararını çekersin. Yürü ileri, geri kalma; alay bozma, tarla basma. Yârân pâyına (dostlar ayağına) sarkma. Komadığın yere el uzatma. İki kişi söyleşirken dinleme. Nân u nemek (ekmek ve tuz) hakkın gözet. Nâ-mahreme nazar edip ihanet etme. Davetsiz bir yere varma. Varırsam emn ü eman yere, ehl-i ırza var. Mahrem-i esrar (sır arkadaşı) ol. Her mecliste istimâ’ ettiğin (duyduğun) sözleri hıfz eyle. Evden eve müsâferet edip (misafirlik edip) söz gezdirme. Zemm u nemm u gıybet ve mesâviden (yergiden, çekiştirmeden, kovculuktan, kötülükten) ârî ol. Herkesle hüsn-i ülfet et (iyi geçin). Lecûc (inatçı) ve zebâtıdırâz (dil uzatıcı) olma. Senden uluların önünden gitme. İhtiyarlara riayet et (saygı göster). Daima tâhir (temiz) olup her muharremât, menhiyâttan (haram olan, yapılmaması gereken şeylerin hepsinden) perhizkâr ol. Evkât-ı hamseye (beş vakit namaza) müdâvemet edip salâh-ı hâl ile mukayyed olup ilme meşgûl ol.

Ve oğul, dünya cihetinden nasîhatım oldur ki, daima sebûk-rûh (hoş huylu) olup ankâ-meşrep (minnetsiz) ol kim hem-meclis olduğun vüzerâ ve vükelâ ve a’yân, kibarlara varıp her bâr (her kez) cihet-i dünya için bir şey ricâsında olma; senden müteneffir olup (nefret edip) istiskâl etmeyeler. Rızâ lokmana kanâ’at eyle. Eline giren malı isrâf etme. Kanâ’atle geçin, “el-kanâ’atü kenzû lâ yufnâ” (kanaat, tükenmez bir hazinedir) demişler. Sağlıkta ve sayrılıkta lazım olur. Dünyalık akçeyi lokma ve hırka için hıfz edip nâ-merde muhtâc olma. Çünkü:

Düşmana kalırsa kalsın – Dosta muhtâc olma tek

Geşt ü gûzâr ettiğin (gezip dolaştığın) yerde iki yerden gayret kuşağın kemerine bend edip kendini daima muhafazada ol. Su uyur; hizmetkâr ve ağyâr u gaddar düşman uyumaz. Kibâr-i evliyâ’ullah ziyaretleriyle meşgul olup cümle ziyaretgahları ve her diyarın menâzillerinde olan dest u hâmûn (ova ve sahra) kûh-i bülend (yüce dağ), eşcâr ve ahcâr-i garibeyi (garip ağaç ve taşları), beldeleri, ibret-nümâ eserlerini, kal’elerini ve fâtih ve bânîlerini (ele geçirenlerini, kurucularını), dâiren mâdâr cirimlerini (çepeçevre büyüklüklerini) tahrir ederek Seyahatnâme namıyla bir tûmâr (tomar) eyle. Ahirin ve akıbetin hayr ola. Düşman şerrinden emin olup Hakk celle ve alâ mu’în ve zahirin olup dünyada emn u emân, âhir nefeste iman müyesser edip alem-i resûlu’llâh (peygamber sancağı), dibinde haşr olavuz (olalım). Bu pendlerimi gûşuna mengûş eyle” (kulağına küpe et) deyip, enseme bir sille-i pehlivâni (pehlivan sillesi) vurup, kulağımı burup “Yürü, akıbetin hayr ola, el-fâtiha” dedi.

Hakir, sille sadmesinden seme (sersem) olup gözümü açtım ki hanemiz içi pür-nur olmuş.

Hemen pederimin yine dest-i şerîfini bûs edip hâmûş-bâş oldum (sustum). Onu gördüm bir heybe hurç içinde bir Kitab-ı Kafiye ve bir Kitab-ı Şafiye ve bir nakibi eşraf Monla Câmi ve bir Kudûrî ve bir Mültekâ ve bir Kitab-ı Kuhistan ve bir Hidâye ve bir Gencîne-i Râz ve’l hâsıl (sözün kısası) on iki kitab-ı nefiseihsan edip iki yüz mümessek (misk kokan) eşrefî altın harcırâh (yolluk) verip:

“Yürü ne cânibe gidersen sana destûrdur, ammâ diyâr-ı gurbette sahib-i tedârik (tedarikli olup), merd ol ve ehl-i derde yâr ol” diyerek alnımdan öptü. (Seyâhatnâme C. 2 Sy. 5)

İşte böyle evladım. Belki sen de nasihatı dinler ve hayr dualar alırsın. Allah mübarek kılsın.

Yorum Yaz