Gelişi Güzeller – 6

Sal, Mar 1, 2011

Gelişi Güzel

31. Yollar gibi içimiz. Kiminin ruhu otoban, devlet yolu, stablize,  şose… Herkesin kendince bir duruşu, ruhunu anlayışı söz konusu.

Yollar, en kaba anlayış içerisinde ulaştıran, kavuşturan, birleştiren  unsurlar. İki şehri, iki ülkeyi, iki insanı bir zaviyeye alır.

Ruhumuzun da yolları vardır. Bizi “başka”, “yeni”, “farklı” ilgilere,  nesnelere, bilgilere ulaştırır. Bu yollar ne eskir, ne yıpranır ne  kaybolur. Bu olumsuzlukların farklı şekilde tezahürü sadece ve sadece  insanın, kendi olan varlığın onu yeterince kullanmaması, ilgilenmemesi,  bilgilenmemesi sebebiyledir. Ağlamak, ruhumuzda sızı ve merhamet dolu  yolu kullanıma sokar. Herşeye bîgâne kalıp çokça gülmek, çokça  vurdumduymazlık yapmak kalbimiz için sonu belirsiz, karanlık bir dehlize  kayan yola sapmamız demektir.

Kelile ve Dimne’de geçiyordu zannedersem. Evet, evet orada geçiyordu.  “Bir vadiyi aslanlar boşaltırsa çakallar doldurur.” Aynı manada olmasa  da ilgi kurulabilecek bir güzel söz de İmam Şâfî’ye ait: “Sen kendini  Hakk ile meşgul etmezsen şeytan bâtıl ile meşgul eder.”
Bence bunlar ruhumuzun tercih edeceği yolların ayrımında duran iki  tabela. Ruhun gayesinden uzak olan yollara sapmamız sonuc itibariyle  bela ve musibetlerin davetçileri olur.

Ruhlar da doyurulmalıdır.

32.

Filozof ve mühendis:

” Doğu ve Batı Arasında İslam’ın devamı niteliğindeki yeni kitabını  Türkiye’de bastırmak isteyen “Bilge Kral” Aliya İzzetbegoviç, bir  yayıncımızla görüşmüş:

İZZETBEGOVİÇ -Türkiye’de kitaplar ortalama olarak ne kadar satıyor?

YAYINCI – Sizin kitabınız 10 – 15 bin satar efendim.

İZZETBEGOVİÇ – 10 – 15 bin mi? İnanılır gibi değil! Bosna’da bile kitaplar 40 – 50 bin satıyor!

YAYINCI – Doğrudur. Öyle olmasaydı Bosna’nın başında bir filozof olur  muydu? Biz kitaptan ziyade hesap – kitapla meşgul oluyoruz.  Binaenaleyh, başımızda bir mühendis var.”
(Hakan Albayrak – Milli Gazete 21 Ekim 1999)

Bizim ruhumuz kapalı kitaplara. Eskinin, kitaba ve yazılı evrak-ı  metrukeye verdiği önemin insaf sınırları dışına çıkmasından bu yana,  avare bir şekilde çölleri arşınlayan kimse gibiyiz. Pusulasız, ışıksız,  öndersiz, rehbersiz. Gazetelerimiz resim, kitaplarımız resim, hayatımız  resim. Rüyalarımız dahi resimli çerçevelerle mahdut. Çocuklarımız masal,  efsane dinlemeden çizgi (resim) filmlerin dayatmaları ve somut  kahramanları ile hemhaldir. Oysa herbirinin yüreğinde kıvılcımlar  çaktıran bir Hz. Ali menkıbesi, bir Battal Gazi kahramanlığı, bir  Aşkar’ın ılık nefesi olmalıydı.

Bizim ruhumuz kapalı kitaplara. Ne “kitapta yazıyor” un değeri kaldı  ne de “okudum”un. Kitaptan uzaklaşan milletlerin ise akıbeti her zaman  için “fena” olmuştur. Ne gaflet ve heyhat.

33.

Sen bozuksun; ondan dünya bozuldu
Niçin sitem kılarsın bu âleme?

34.

Çağına şahidlik etmek. Ne güzel ifade ve ne büyük bir sorumluluk. Her  birimiz, yaşadığımız zaman diliminin harfiyyen şahidi ve mes’ûlüyüz.  Her birimiz yaşadığımız dönem içerisinde ne ettiğimizden ve ne  etmediğimizden bir gün hesaba çekilecek, bakiyesini dereceğiz.

Çağına şahidlik etmek. Kime tercih hakkı verilmiş ki biz de o haktan  faydalanalım yaşamak istediğimiz çağ hususunda. Takdir edilen “zaman”.  Yaşananların zabıt haline getirildiği “zaman”. Şahitlerin desteklendiği  “zaman”. Biz, kendi çağımıza şahidlik ederken aynı zamanda bize de  şahidlik ediliyor. İnsanlar, birbirine şahid. Dağlar, taşlar şahid.  Uçanı uçmayanı, kaçanı kaçmayanı her bir ferd için, her amel için yalan  bilmez, yanlış yapmaz şahidlerdir.

Çağına şahidlik etmek. Üstümüzde bizi gözeten ilim ile müthiş bir denge, müthiş bir yücelik. Cenab – ı Allah ne buyuruyor:

“Ne zaman sen bir işte bulunsan, ne zaman Kur’an’dan bir şey okusan  ve siz ne zaman bir iş yaparsanız, o işe daldığınız zaman biz mutlaka  üstünüzde şâhidizdir. Çünkü ne yerde, ne gökte zerre ağırlığınca bir şey  Rabbinden uzak (ve gizli) kalmaz. Bundan daha küçüğü ve daha büyüğü  yoktur ki apaçık kitapta (Levh – i Mahfuzda) bulunmasın.” (Yunus: 61)

Güven veren ayetler. Çünkü Allah, her şeyimizdedir. Korkutan,  ürperten ayetler. Çünkü Allah, her şeyimizde. İnsanın, Allah’ın  kendisiyle birlikte olduğunu bilmesinden daha hayrına bir durum söz  konusu mudur ve bu büyük bir lütuf değil midir? Hasbunallah…

Allah, mazlumlarla beraber. Bizler, yaşadığı çağa şahid olan bizler,  Allah’ın şahidliğini hangi durumlarda ve kimlerle kabul ediyoruz?

Çağına şahidlik etmek. Ne güzel ifade ve ne büyük bir sorumluluk.

35.

Satyagraha diyor üstad. Türkçesi: “Şiddete yer vermeyen direnme.”  Meşhur, Mahatma Gandhi’nin Hindistan’da başlattığı olağanüstü millet  hareketi. İngilizlere karşı başlatılan bu hareket öylesine netice  veriyor ki sopalara başlarını uzatıyor insanlar, kan revan içerisinde  kafaları yine de bir aksiyon, fiili bir taarruz içerisine girmiyorlar.  Tarihin ender görülen hareketlerinden birisi.

Satya: Gerçek / Agraha: Sarsılmazlık

İki kelimenin yanyana gelmesinden ortaya çıkan, şiddete yer vermeyen  direnme muazam bir tepki. Ama böylesi bir aksülamel bizim milletimiz  için ne derece geçerlidir? Böyle bir direnişi ne kadar başlatabilir, ne  derece sürdürebiliriz? Muamma. Çünkü ortada iki milletin beslendiği  manevi kaynakların anormal farklılıkları var. Kelimenin bütün manaları  ile sofizm, bir ülkenin can damarlarında akıp kendi milletini  besleyebilmişse Gandhi’nin hareketi elbet başarılı olabilirdi. Nitekim  denize ulaştı ve tuzu – sembolik de olsa – üretneye başladı. O an bitti  İngilizlerin mücadele azmi.

Bizde Gandhi’nin karşısında duran bir adam var. Bir şair, bir  delidolu insan. Nef’i. Bakınız Cemil Meriç Nef’i ve eseri Siham-ı Kaza  hakkında ne yazıyor Bu Ülke’nin Kanaviçe’sinde:

“Nef’i’nin Siham-ı Kaza’sı çoşkun, yaramaz ve dehasıyla sarhoş şairin  hicivlerini topluyordu. kaynağı öfkeydi bu şiirlerin, öfke ve enaniyet.  Nef’i oynuyordu: haysiyetle, gururla ve kendi hayatıyla. Babasından  başlıyordu hicve; sonra devlet adamları ve san’atçılar kaza oklarına  hedef oluyordu. Su testisi su yolunda kırıldı ve Nef’i-i ateşzebân,  “Gökten nazîre indi Siham-ı Kazasına / Nef’i diliyle uğradı Hakk’ın  belasına” mısralarının anlattığı gibi katlettirildi.”

Bir mezar taşı dahi nasip olmadı üstada.

Yahya Kemal ise “Nef’i, Türkün ayranının kabarmasıdır” der. Yalnız  üstadın eklemesi gereken bir husus vardır: Türkün ayranı çoğunlukla  kabarıktır. Nef’i konuşmuş, konuşmakla kalmayıp dahiyane eserler  vermiştir hicviye açısından.

Gandhi ve Nef’i aynı terazi kefesinde nasıl olsun üstadım?

36.

Kendim uzakta olsam da sözlerimi alın
Ve halkıma götürün: Ben şimdi Kutsal Ev’de
Tanrı’nın kutsadığı yerde yaşıyorum.
Artık şimdiye dek çektiğiniz üzüntüleri bir kenara bırakın
Beni aratmak için develeri yormayın
Çünkü ben, Allah’a şükür, bütün silsilesi soylu olan
Büyük ve iyi bir ailenin yanındayım…

Zeyd İbn Muhammed

Sevginin sınırlarını çizmiş. Hz. Zeyd: Sevgiliye teslimiyet. Maddi  köleliğin aslında nasıl bir manevi özgürlüğe kulaç açtırdığını gören,  gösteren mükemmellik. Kaderin bir tecellisi olup bir asırdan bir diğer  asıra adım atabilmenin nasibi ile övünürken, asırlardan süregelen sevda  çağlayanının saçlarımızdan yüreğimize aktığını, akması gerektiğini bir  türlü gündeme alamıyoruz. Her bir ferdin içindeki yangınları, en ufak  ihmale düşürmeden kendini bir Zeyd kılması gerekli. Sevdanın,  bağlılığın, teslimiyetin ne zamanı ne mekanı söz konusu olamaz. Sevda  olmadan mümkün mü biy yürek yangınının teselli bulup durulması; teslim  olmadan mümkün mü sevgilinin menzilinden yüklenilem emanetin bir sonraki  nesle teslim edilmesi? Ne mümkün? Anadan, babadan, paradan, puldan daha  fazla sevmeden, sevip her hücre ile teslim olmadan dünyada varoluş  amacı gerçekleşemez. Bir kıyl u kâl ile zamanı heder etmekten başka ne  işe yarar adına yaşamak denilen upuzun kulvar?

37.

Gül alırlar gül satarlar
Gülden terazi tutarlar
Gülü gül ile tartarlar
Çarşı pazarı güldür gül

– Ümmi Sinan –

38.

İçimizde taşıdığımız ağırlıklardan. Fıtratın bir gereği: Korku.  Korkmayandan korkmalı. Yani cahilden. Karanlık korkutur insanı.  Tepesinin üzerinde kopan gök gürültüsü, acı, insanın içini eriten fren  sesi, altımızdaki arzın hezeyanı…

Modern, korkuya da el attı. Kendi korkutuyor, istediği kadar,  istediği şekilde. Filmlerin alt yapısı korku üzerine. Ağzından kusmuklar  dökülen hayaletlerden havada aniden imha eden uçaklara, kendiliğinden  açılıp kapanan kapılardan eli bıçaklı sapıkların takibine kadar insanı  koltuğunda, uykusunda, evinde tedirgin etmek için çılgınca ses ve  görüntü efektleri kullanılıyor. Korkunun insanileşip mekanikleşmesinde  modernin bilinçli etkisi göz ardı edilemez.

Müslüman, korku ile ümit arasındadır. Korkusu, Allah’ın rızasına nail olamamaktır. Bu korkuyla gelen en büyük iflastır.
Sanallaşan korkuların yerine Allah bilinci ikame edilmedikçe cinnetlerimiz sürecek gibi…

39.

Güllerin açtığı mevsim… Gençliğin, neşenin, yeniliğin edebiyattaki  simgesi: Bahar. Dört mevsim içinde Divan edebiyatının da favorisi.  Üstadlar, bahariye adı verilen kasidelerin ( Ki kasideler ya konularına  göre isimlendirilirler ya da kafiyelerine göre) nesip bölümlerinde ve  mesnevilerde gül, lâle, sünbül ve öteki çiçekler başta olmak üzere  akarsuları, kuşları, yağmurları, bulutları, hafif esen rüzgarları ile  baharı ayrıntılı bir şekilde tasvir etmişler. Dünyada hiç  olmayacaklardan biri her hal, bir şairin bahar işlemediği şiiri olsa  gerektir. Bu kadar hacimli, bu kadar muhibbisi olan bir mevsim bahar.

Zevk u safa, canlılığı, tazeliği, yağmurların getirdiği bereket,  rüzgarların güzel kokular dağıtması belirgin özellikleri arasındadır.  Ayrıca baharda, gece ile gündüzün birbirine eşit olması adalet ve itidal  mevsimi sayılmasına ve dahi Müslümanlığı simgelemesine yorulmuştur.

Ne güzel bir yaklaşım… Diriliş mevsimi. Her canlı ölecek ve tekrar  dirilecek emrinin muazzam bir provası. Kışın ölü bitkileri baharla can  buluyor… Ölen insan Sûr ile diriliyor. Bahar, dünyanın sûr’u…
Bir de baharın içinde yaşayan nisanla ilgili inanış var tarihimizde:

Nisan ayında yağan ilk yağmurun suyu, Osmanlı sarayındaki kilerciler  tarafından toplanır ve padişaha sunulurmuş. Şifalı olduğuna inanılan bu  suya karşılık kendilerine biner akçe bahşiş verilirmiş.
Ayrıca nisan yağmurundan kaçmayı tavsiye etmez büyüklerimiz. Aynı inanış mı geçerli acaba?

Güllerin açtığı mevsime selam olsun.

40.

Hz. Musa’ya Allah Teâlâ tarafından kırk gecelik bir vade verilmiş, bu  arada Yahudiler buzağıyı tanrı edinmişlerdi. İsrailoğulları Hz. Musa’ya  ve Allah Teâlâ’ya verdikleri sözlerden dönünce Hz. Musa’ya şöyle  vahyedildi.: ” Yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacakları kırk yıl orası  onlara yasaktır. Sen yoldan çıkmış millet için tasalanma.” Bu emir  üzerine israiloğulları kırk yıl çölde kaldılar.
Ahkaf Suresi 15. ayette, kırk yaşın olgunluk belirtisi olduğuna işaret edilmektedir.
Hz. Peygamber kırk yaşında peygamberlikle görevlendirilmiştir.
Müslümanların sayısı kırka ulaşınca açıkça ibadet etmeye başlamışlardı.
Zekat oranı 40’ta 1’dir.
Lohusalık müddeti de kırktır.
Aşık sürer safa ile didar sohbetin
Sûfî bucakta cennet umar erbaîn ile. – Şeyhî –
Mehdi kırk yaşında zuhur edecek, yeryüzünde kırk sene kalacak. Kıyamete  yakın bir zamanda duman (duhan) yeryüzünü kırk gün kaplayacak. Kıyametin  insanlara salacağı dehşet kırk yıl sürecek.
Herhangi bir şeyin çok sayıda olduğunu ifade etmek için eski kavilerden  beri kullanılan, dini ve efsanevi unsurların katılmasıyla bazı ıstılahi  manalar da kazanan sayılardan birisi olan kırkla ilgili ayetlerden,  hadislerden, tasavvuftan, edebiyattan… o kadar örnekler bulunabilir ki  şaşmamak elde değil.
Kırklara mı karışmak gerekir bunu anlamak için?

Yorum Yaz