Gelişi Güzeller – 7

Cts, Mar 19, 2011

Gelişi Güzel

41.

Kur’an, insanları genel olarak üç kısma ayırmaktadır. Birincisi: Kendilerini olduklarından yukarıda görenler. İkincisi: Kendilerini olduklarından daha aşağıda görenler. Ve üçüncüsü: Kendi gerçeklerini olduğu gibi görenler…

Kendilerini olduklarından yukarıda görenler için, küçük çapta hüsn-ü kuruntu besleyenlerden kendisini tanrı ilan edenlere kadar bir çok madde sıralamak mümkün. En bariz örnek olarak Firavun ve Hz Musa kıssasına bakmak yeterli olsa gerek.

Kendilerini olduklarından daha aşağıda görenler ise bir öncekinin tam tersi durumundakilerdir. Kendisini yukarıda görmek nasıl bir aşırılıksa, aşağı görmek de bir aşırılıktır. İfrat ve tefrit daima uzak durmamız emredilen nehiylerdendir. Tevazûun aşırısı ya zillete ya gizli bir tekebbüre vesile olmaktadır. Bu itibarla aşırılık hiç bir şekilde kabul edilmez. Münafıklar, bu maddenin en somut örnekleridir.

Kendi gerçeklerini tanıyanlar, Kuran’ın istediği tipte insanlardır. Allah’ın ganî, kulun fakir olduğunu bilir. Hayata bir imtihan için geldiğini, daima bu imtihana hazırlıklı olması gerektiğinin farkındadır. Ahireti, dünyaya değişmez. Samimi bir inancı, salih ameli vardır. Sevdiğini Allah için sever; sevmediğine Allah için buğzeder. Allah ve yarattıkları ile uyum içerisindedir.

Bunlar, mü’minlerdir…

42.

Giovanni Papini “Gog” isimli muhteşem eserinde dünyanın en ilginç adasının özelliklerinden şu şekilde bahsediyor:

“Pat Cairness anlattı:

Bu adanın tuhaflığı, dedi, manzarasında değil. Hemen hemen öteki Pasifik adaları gibi. Halkında değil. Onlar da ırklarının adetlerini, geleneklerini değiştirmemişler. Garip olan şey şu: Kabile reisleri, adanın belli sayıda insan besleyeceğini yıllardan beri kabul etmişler. Tam sayı yedi yüz yetmiş. Adanın büyük kısmı dağlık. Denizde de balık bol değil. Dışarıdan da beklenecek bir şey yok. Onlardan sonra kimse bu adaya uğramamış, ilk gelenlerin çocukları ile torunları ise büyük gemi yapma sanatını unutmuşlar. Bunun sonucu, kabile reisleri, pek eski zamandan beri, çok garip bir kanun çıkartmışlar: Her doğum, bir ölüme sebep olacaktır, ta ki ada halkının sayısı hiçbir vakit yedi yüz yetmişi aşmasın. Öyle sanıyorum ki, böyle bir kanunun dünyada eşi yoktur. Büyücü ve savaşçılardan seçilmiş kurul onu şiddetle uygulatıyor. Bütün dünyada olduğu gibi, doğum sayısı ölümünkinden fazla, öyle ki, her yıl, dünyadan uzak kalmış bu bahtsızlardan on ya da yirmi kişi kabilece ölüme mahkum ediliyor.

Açlık korkusu, Papu kabile reisleri kurulunu pek ilkel, fakat açık bir nüfus sayımı sistemi yaratmaya götürmüş. İlkbaharda yapılan toplantıda, doğanların ve ölenlerin listesi okunuyor. Yirmi doğum ve sekiz ölüm varsa on iki kişinin, topluluğun korunması için kurban edilmesi gerekiyor. Bir zamanlar, dediler, en yaşlıların ölmesi usulmüş, ama kurul üyelerinin çoğu yaşlılardan olduğu için, bunlar bir biçimine getirip, işi kadere ve talihe bıraktırmayı başarmışlar. Ada halkından her birinin, üzerinde resimle ya da işaretle adı yazılı bir tahta parçası var. Korkunç gün gelince, bu tahtalar, kurulun toplandığı kulübeye, gömülü bir kayığın içine konuluyor. Büyücülerin en yaşlısı eline bir kürek alıp dikkatle karıştırıyor. Sonra bu iş için eğitilmiş bir köpek kayığa giriyor, tahtalardan birini alıp büyücüye getiriyor ve kaç kez gerekliyse o kadar sefer bunu tekrarlıyor. Kaderin gösterdiği kurbanların ailelerine veda etmek ve en hoşlarına gidecek şekilde kendilerini yok etmek için üç günlük süreleri var. Eğer üç gün sonra intihara cesaret edememiş biri kalırsa en güçlüler arasından seçilmiş dört kişi onu yakalayıp deriden bir torbaya tıkar, içine taşlar da koyup denize atarlar.

Böyle anlatmak kolay ve mantıklı geliyor, bir bakıma. Ama, bu kanunun dehşeti, feci ya da gülünç sonuçları hakkında bir fikir edinebilmek için, benim gibi bu adamların arasında bir süre yaşamak gerekir. Önce, gebelik duyan her kadın, kulübesine kapanır ve kimseye görünmeye cesaret edemez. O bir düşmandır ve herkes kendisinden nefret eder. Her doğacak çocuk, doğmuş olanlar için bir tehdit, genel bir tehlikedir. Anası ve babası için de öyle……

Bundan başka, adada cinayet çok oluyor. Böylece caniler doğum sayısına karşı koyarak hiç olmazsa bir süre talihin müthiş kararlarından kurtulmak çaresini arıyorlar……”

(Giovanni Papini, Gog 1-2, 4. Baskı, T. İş B. Yayınları, Sy:34 -35)

43.

Giovanni Papini’nin kurgusu aslında dünyanın bir çok yöresinde vukua gelebilecek açlık korkusu üzerine, mükemmel bir yaklaşımı içermektedir. Açlık, insanlığın kaderinde vardır çünkü. Çünkü açlık, bütün medeniyetlerin kuruluş, yıkılış senaryolarında başrolü oynayan bir aktördür. Knut Hamsun, Açlık romanını hangi durgular içerisinde yazdı, bilinmez ama bilinmesi gereken bir husus, açlığın canilik için bir vasıta, bir basamak olduğudur. Aç insan her şeye hazır bir mekanizma halindedir. İyiliğe ve kötülüye sevki kolaydır.

Toplumumuz, yarı aç yarı tok halinde yaşamak rolünü oynuyor. Kendisine biçilen bir rol bu. Büyük ekseriyet bu sınır içerisinde debelenip dururken çok küçük bir azınlık, sefahat ve debdebe içerisinde yaşıyor. Bir zamanların Arabistan’ı, İran’ı, Bizansı gibi… Koskoca medeniyetlerin çöküşünde bu açlık sınırında yaşayan insanların dahlini, araştırmacılar teyid ediyor.

44.

Allah Resûlü, Taif’te gördüğü işkencelerden sonra Utbe b. Rabia’nın bağına sığınıp Allah’a şöyle dua buyurdu:

“Allah’ım! Kuvvetsiz ve çaresiz kaldığımı, halk nazarında hor ve hakir görüldüğümü ancak sana arz ve şikayet ederim.

Ey merhametlilerin en merhametlisi! Herkesin hor görüp de dalına bindiği biçarelerin Rabbi sensin. Benim de Rabbim sensin…

Sen beni, kötü huylu, yüzsüz bir düşman eline düşürmeyecek, hatta işimin dizginlerini eline verdiğin akrabadan bir dosta bile bırakmayacak kadar bana merhametlisin.

Allah’ım! Senin gazabına uğramayayım da çektiklerim ne olursa olsun katlanırım! Fakat senin af ve merhametin bana bunları göstermeyecek kadar geniştir. Allah’ım, senin gazabına uğramaktan, ilahi rızana uzak kalmaktan sana, senin o karanlıkları aydınlatan, dünya ve ahiret işlerini yoluna koyan ilahi nuruna sığınırım.

Allah’ım! Sen hoşnut oluncaya kadar afvını dilerim.
Allah’ım! Her kuvvet ve kudret ancak seninle kaimdir.” (Fıkhu’s Siyre – Ramazan El – Buti- Gonca Yayınları sy. 143)

45.

Ey göz! Gönlümdeki ateşlere gözyaşından su saçma! Çünkü, böyle tutuşan ateşlere su fayda etmez.

Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlare su
Kim bu denlü dutuşan odlare kılmaz çare su

Fuzûlî

46.

Kapımız önünde gümbür gümbür bahar.
Hoş geldin ey on bir ayın sultanı, hoş geldin evimize, barkımıza.

Sen geldin; rahmetinle, mağfiretinle, cennetinle… Ama seni hangi yüzle karşılayacağız, bilemiyorum.
Sen cennet kokususun.

Kupkuru çölümüzün goncasısın, gülüsün.
Ruhlarımızın huzurusun.
Ama hangi yüzle, hangi yürekle el açtık, etek açtık sana.
Küfre yaklaştıkça imanımız artıyor, birbirimize yaklaştıkça nifakımız. Tefrika dal – budak alıyor içimizde. Ramazan pınarları böylesi bir topluma mı gelmeliydi?

Aklı başında bir insan “Bizden öncekilere de farz kılınan orucu” nefsi arzuları ile mücadelede bulunmaz bir fırsat olarak kabul etmelidir. Oruç nefsi terbiye eder, ahlaka destek olur. Oruç, bedenin bitmez tükenmez ihtiraslarıyla en yoğun biçimde muharebeye girişilen ulvi bir vasıtadır. Bu sayede “sakınmamız” mümkün olacaktır.

47.

Gece – gündüz çalışmak çabalamak ve bugünkünden çok farklı bir asır yaşamak kabildir. Kur’an-ı Kerim’de daha zuhur etmemiş yüzlerce cihan vardır. Bir kerre onun ayetleri içinde kendini yak.

Ölmek, yaşamak, bunlar itibari şeylerdir. Sağır, nağmenin yakıcı ahengi, sesin lezzeti karşısında bir ölüdür. Bir kör, çeng karşısında mest olur. Sevinir fakat rengin karşısında diri olarak mezara gömülmüş bir insandan başka bir şey değildir. Ruh, Hakk ile diri ve bakidir.

Ölmeyen diri, Hakk’tır. Hakk ile yaşamak mutlak hayattır. Hakk’tan ayrı yaşayan, bir taştan başka bir şey değildir. her ne kadar kimse onun arkasından ağlamıyorsa da. Eğer sebat ve beka istiyorsan Kur’an-ı Kerim’e yapış. O, bize korkma haberini vermiştir. İnsanı korkusuzlar makamına eriştirir.

Muhammed İkbâl

48.

Tirmizi naklediyor: Rasulullah, davetinin ilk yıllarında Allah’a kendisini Mekke’nin iki güçlü şahsiyetiyle desteklemesi için dua ediyordu. Bunlardan biri sonradan Ebu Cehil olarak dillere yerleşen Amr b. Hişam, diğeri de Ömer b. Hattap idi. Allah, elçisinin bu duasını kabul etmiş ve Hz. Ömer’i İslam’la şereflendirmiştir.

Müslim’in aktardığı bir haberden duanın insanın hidayetindeki önemini daha iyi anlıyoruz. Ebu Hüreyre Rasulullah’a gelerek müşrik olan annesi için dua etmesini istemiştir. Rasulullah bu isteği reddetmeyerek Ebu Hüreyre’nin annesine dua etmiştir. Ebu Hüreyre annesini tekrar davet için eve geldiğinde daha ağzını açmadan annesinin şehadetiyle karşılaşmıştır.

Samimi her mü’min, cehaletinden dolayı küfür, şirk, isyan ve tuğyan içinde yüzen bir insan gördüğünde bir ateş çukuruna doğru yürüyen kör bir insana karşı duyulan hissi duyarak içi yanmalı ve var gücüyle haykırmalıdır. Eline geçirdiği her aracı ona ulaşmak için kullanmalı, sesini ona duyurabilmek için her yolu denemelidir…

Mustafa İslamoğlu – Yürek Fethi – S. 175 – 176 – Denge Yayınları

49.

İlâhî! Hamdini sözüme sertâc ettim, zikrini kalbime mi’râc ettim, kitabını kendime minhac ettim. Ben yoktum vâr ettin, varlığından haberdâr ettin, aşkınla gönlümü bîkarar ettin. İnayetine sığındım, kapına geldim, hidayetine sığındım lûtfuna geldim, kulluk edemedim afvına geldim. Şaşırtma beni, doğruyu söylet, neş’eni duyur hakikatı öğret. Sen duyurmazsan ben duyamam, sen söyletmezsen ben söyleyemem, sen sevdirmezsen ben sevdiremem. Sevdir bize hep sevdiklerini, Yerdir bize hep yerdiklerini, Yâr et bize erdirdiklerini. Sevdin Habibini kâinata sevdirdin. Sevdin de hıl’atı risaleti giydirdin. Makam-ı İbrahim’den Makam-ı Mahmud’a erdirdin. Serveri asfiyâ kıldın. Hatemi Enbiyâ kıldın. Muhammed Mustafa kıldın. Salât ü selâm, tahiyyât- ü ikram, her türlü ihtiram ona, onun Âl-ü Eshab-ü etbaına yarab!

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır

50.

Mektup, bizde genellikle yaygın olmayan bir tür. İletişim bu kadar yaygınlaşmadan önce de “mektuplaşma” adetimiz minimum idi. Asker mektupları ile bildik mektup yazmayı da okumayı da. Bolca selam ve el öpmeden sonra küçücük ve mahcup kelimelerle para istenen satırlar… Okuma ve yazma adeti pek de makbul sayılmadı insanımız arasında. Çok okumayı aklı kaçırma noktasında, yazmayı ise biraz ukalalık biraz ölçüyü aşma olarak gördük. Mektubun külfetine ve “zaman israfına” alışmadan, her köye bir telefon sloganları ile asker ocaklarının koğuşlarına kadar yayılan “teknoloji”, yine yakmış yâr mektubun ucunu serlevhasını da nostalji ambarına yolladı. Sonrası malum…

İşin ilginç yanı yazarlarımız arasında da mektuplaşma adeti pek yok. Halbuki bir yazarı tanımada, onun eserlerinin özelliğini, inceliğini ve güzelliğini görmede, iç dünyasını öğrenmede bulunmaz kaynaklardır mektuplar. Batı dünyasında ne kadar yaygınsa bizde o kadar sığ. Yaygınlık, kitaplara yansıyarak daha yakından tanımamızı sağlıyor üstadları.

Kaç kitap var bizim bu türden?

İki elin parmak sayısını geçer mi?

Otobiyografi de öyle. Mektup gibi, mektuplaşma gibi bize samimi bir dünya açacakken “kıtlığını” hissediyoruz. İşte hepsi hepsi bir kaç kıymetli yazarın, kıymetli otobiyografisi… O kadar.

Acaba yazarlarımız kendilerine ait bu özel dünyayı, okurları ile paylaşmak istemiyorlar mı? Kendileri ile alakalı bir sır inşa edip daha mı mutlu oluyorlar? Oysa eserlerini, kendilerini paramparça edip yazmıyorlar mı? Bu ketumluk niçin? Bir Kafa Kağıdı, bir jurnal, bir Waldo Sen Neden Burada Değilsin?… belki de yazarının da tahmin edemeyeceği raddede okuyucu ile yazarın ortak paydaları yaşamasını sağlıyor. Sanki hem mektup hem otobiyografi, yazar – okuyucu sohbetidir kelimelerin dünyasında. Bir dostla sohbet kadar güzel olan ne var ?

Otobiyografi yazmak kolay değilmiş. İnsan, çoğu kez nesnelliğini koruyamazmış, ben-merkezci duruma düşebilirmiş. Olsun. Bunla beraber, bu durumu kavramış, olabildiğince kendini öne çıkarmadan ve fakat kendi hakkını da yedirmeden, yaşadıklarını yazabilir. Hem de çok çok etkileyici bir biçimde. İstensin yeter ki…

Üstadlarımızın birbirlerine gönderdikleri mektuplarına, özyaşam öykülerine öyle ihtiyacı var ki gençlerimizin.

Bunu bir bilseniz?

Yorum Yaz