Gerçek Sözler

Cum, Eyl 27, 2013

Okurken

Bakanlar ve Görenler‘den bir bölüm ile İsmet Özel Üzerine yeniden düşünmek…

Modern diller, yani bugünkü insanların kullandıkları her türlü lisan boş kalıplardan ibarettir. Dil aracılığıyla bir çok şey söylenebilir, ama dilin kendisi bu söylenen şeylerin yerini tutmaz; çünkü artık lisan insanın hariçte bulunan bir vasıtasıdır. Gerçekte dil özde bulunan bir çok şeye atıfta bulunur, yine de “öz”ü söyleyemez. Modern dillerden geriye doğru uzaklaştıkça “öz” ile “söz” arasında yakınlaşma artar. Latince’de toprak kelimesiyle insan kelimesinin aynı kökten gelişi gibi. Bugün artık insanların dil kullanarak en kolay anlattıkları şeyler beş duyuyla kavranabilen yani dile ihtiyaç duymadan mevcudiyetine kanaat getirdiğimiz şeylerdir. “Taş” dedik mi, şeklini ve rengini gözümüzle gördüğümüz, sertliğini derimizle hissettiğimiz, hareket ederken çıkardığı sesi kulağımızla duyduğumuz o belli şeyi kastederiz. O nesneye taş adı vermiş olduğumuz için başkaları ne dediğimizi anlar. Taş nesne olarak bizim dışımızda vardır ve kelime olarak da ancak dışımızda bir varlık sahibi olabilir. Oysa “kıskançlık” dediğimiz zaman bu söylediğimizi gösteremeyiz. Bu bir duygudur. Kıskançlık denilen duyguyu bazı sosyal münasebetleri sıralayarak anlatabiliriz, ama eğer kendimiz hiç kıskançlık duymamış isek bu duyguyu kendimize anlatamayız. Eğer kıskançlık duygusunu içimizde taşımamış, bu duygu ile hiç dolmamış isek hiçbir zaman kıskançlığı bilemeyeceğiz demektir. Duygu kelimesi de böyle. Ne kadar tarif edersek edelim duygulara sahip olmadıkça duyguyu bilmemiz imkânsız. Kısacası dil dediğimiz araç bize gerçek anlamı veremez. Anlam (bu ne ise ve ne derece bizde mukim ise) dışımızda bulunmayan bir gerçektir.

İnsanlar müşterek tecrübeleri taşıdıkları için birbirlerinin ne dediklerini anlayabilirler. Bu yüzden iyi anlaşmak için araçların mükemmelliği söz konusu değildir, gerekli olan anlaşmaya niyetli insanların ne ölçüde anlaşmak istediklerinden ibaret sayılır. Anlaşmak isteyen insanlar kendilerini bir diğerlerine “açarlar”. Kendilerinde bulunan şeyi karşılarındakinde bulmak üzere anlaşmaya girişirler. Eğer insanlar arasında anlaşmazlık varsa iki taraftan birinin kendini kapalı tutması yüzündendir bu. Şahsî tecrübesini bir diğerine açmayan kişi karşısındakini “başka” görüyor ve nihayet onu düşman sayıyor demektir.

Eğer dil denilen araç sadece dışta kalan unsurları nakletmeye müsait ise insanlar dil vasıtasıyla sahici bir anlaşmaya ulaşamıyorlar demektir. Buna rağmen birbirini anlayan, birbiriyle anlaşan insanların bulunması nasıl açıklanabilir?.Diyebiliriz ki anlaşma her zaman “sessiz”dir. Gerçek sözler, söylenmemiş sözlerdir. İnsanlar kendi dışlarında bazı işaretler sunarlar, bu işaretleri alabilenler yani o işareti veren kişi ile müşterek bir tecrübe sahibiolanlar onun ne demek istediğini anlar. Tecrübe ise bizim ruhumuza ait bir değerdir. Dış dünyada tekabül ettiği hiçbir karşılığı yoktur. Biz onu dil vasıtasıyla ne kadar anlatmaya çalışırsak o kadar onun anlamından uzaklaşırız, çünkü ruhumuzda yer tutan değerlere hangi ismi verirsek verelim, o isim sahip olduğumuz değerin yerini tutamayacaktır. Bu yüzden bir insan diğerine çok şey anlatmak istese bile, “sana söyleyeceğim hiç bir söz yok” diyebilir.

Acıkanlar yemek yer ve uykusu gelenler uyur. Hiç kimse bir diğerinin yerine karnını doyuramaz, hiç kimse bir başkasının uykusunu uyuyamaz. Bilgi de böyledir. Hiç kimse bir başkasının bildiğini bilemez. Ama iki insan aynı bilgiye sahip olabilirler. Böyle bir olayın gerçekleşmesi için her iki insanın aynı tecrübeyi geçirmiş olmaları zorunludur. Bu durumda bir soru çıkıyor karşımıza: Bilgi bir insandan diğerine aktarılamaz mı? Şahsî tecrübemize dayanarak bu soruya olumlu cevap veririz. Öğrendiklerimizin çoğunu başka insanlardan edinmişiz-dir. Ama yalnız insanlardan mı? Gökyüzünden, ırmaklardan, karıncalardan ve kitaplardan da bir çok şey öğrenmişizdir. Yalnız burada iki şeye dikkat etmeli: Bilgimizin türü o bilgiyi edinmek için başvurduğumuz kaynakla ve o bilgiye varmak için uyguladığımız yöntemle kayıtlıdır, bu bir; ikincisi, hangi türden ve hangi yoldan edinmiş olursak olalım bilgi sadece kendimizde, bir bakıma ruhumuzdadır.

Hayat tecrübemizin bizde kendimize mahsus bir mevcudiyet oluşturduğunu hissediyoruz. Hayat bizim hayatımız, gövdemiz de ruhumuz da bizim,lâkin yine de bilgimizin nerede olduğunu anlayamıyoruz. Kendi hayatımızın bile kendi içimizde son bulmadığını anlayabiliyoruz. “Ben” dediğimiz şeyin yerini tesbitte karşılaştığımız zorluk “anlam”a yaklaştığımızın bir işaretidir.

Yorum Yaz