Hace-i Evvel Ahmet Mithat Efendi

Cum, Eki 21, 2011

Okurken

Ahmet Mithat Efendi, birçok özelliğiyle çağdaşları olan Tanzimatçılardan ayrılır. Daima geniş halk kitlesinin eğitimini göz önünde tuttuğu ve bunu kendisine görev edindiği için, okuyucunun bilgisini genişletmek amacıyla eserlerinde münasebet düşürerek sık sık vak!a dışına çıkar ve fen, sanat, tarih, coğrafya, v.b. üzerine birtakım bilgiler verir. Ayrıca, “hikâye okumaktan maksat yalnız vaka adamlarının başlarından geçenlerle kâh müteessir, kâh mütelezziz olarak vakit geçirmekten ibaret olmadığı” düşüncesiyle, her eserinde bir kıssadan hisse çıkararak okuyucuya ibret dersi verir, böylece toplumsal bir fayda sağlamaya çalışır.

O, etrafındaki her şeye karşı belki sathi, fakat içten bir ilgi gösteren tecessüsünü okuyucularına aşılamış, onlara her sahada her çeşit kitabı okumanın zevkini verebilmiş dikkate şayan bir yazardır. Kimilerinin romanlarındaki, o her zaman alay ve tenkid mevzuu olmuş “malumat satıcılığını” ve okuyucusuyla daimi bir diyalog halinde olmasını da bu şekilde anlamak gerekir. Bu hususta şu beyanı son derece önemlidir:

“Oğlum! Yalnız bir şeyi öğrenmeli, fakat mükemmel olarak! Yahut her şeyi öğrenmeli, bittabi nakıs olarak! Osmanlılığımızın bugünkü haline nisbetle şu iki şıktan bence ikincisi müreccahtır (tercih edilen, seçilen…). Ben sana onu tavsiye ederim. Fakat bundan sonra birincisi müreccah olacaktır. Sen de evladına onu tavsiye eyle!
(Mustafa Refik’in “Musikinin Tesiri” isimli tercümesine yazdığı takrizden)

Rejim mi? O da ne?

Her şair ve yazarının siyasi bir kanaat taşıdığı devirde (günümüzde de öyle değil midir?) yaşayan Ahmet Mithat Efendi, Osmanlının kurtuluşunu çağdaşlarından farklı olarak bir rejim değişmesinde bulmuyordu. Çok yakından tanıdığı devrin padişahı ll. Abdülhamid gibi, tahsil ve kültürün muayyen bir seviyeye ulaşmadığı cemiyetlerde rejim meselesinin ön plana çıkamayacağı inancındadır.

ll. Abdülhamid’e göre Osmanlı İmparatorluğunun bir çöküntü devresine girmiş olduğu muhakkaktır. Bu çöküntüden kurtuluş batı medeniyetinden de faydalanmak suretiyle olacaktır. “Ancak, Batı medeniyeti ona göre teknik ve fikir olmak üzere iki kısımdır. Teknik bu medeniyetin dış gelişimini fikir ise iç gelişimini ifade etmektedir. Avrupa ve Amerika’da meydana gelen teknik terakkiler takdire şayandır ve bunlar dikkate alınınca Osmanlı İmparatorluğu, en az, yüz yıl geridir. Osmanlı İmparatorluğu, bu sebeple teknik terakkilere kapılarını açmalıdır… Batı fikirleri ise batı medeniyetinin zehirleridir. Bunlar zihinleri ve kalpleri zehirlemektedir. Avrupa’dan gelen bu yeni fikirler bizim için felakettir. Kurtuluş bu fikirlere sarılmakta değildir.” (Batı Medeniyeti Karşısında Ahmet Midhat Efendi, Doç. Dr. Orhan Okay, Sy. 8 – 9)

Genç Osmanlılarda devlet idaresi, hürriyet, parlamento meseleleriyle görülen bu medeniyet Ahmet Mithat Efendi’de bir büyük şehir nizamı, elektrik, gramofon, telefon, matbaa vs. medeniyet aletleriyle, maarifin ıslahı gibi ilim ve teknik meseleleriyle ortaya çıkmaktadır. Rejim ve hürriyet probleminin, teknik terakkiden, hiç olmazsa bilgi ve kültür bakımından batı seviyesine eriştikten sonra ele alınmasının lazım geldiği kanaatindedir ve bu düşünceler yine ll. Abdülhamid’in sahip olduğu düşüncelerdir. (Batı Medeniyeti Karşısında Ahmet Midhat Efendi, Doç. Dr. Orhan Okay, Sy. 8 – 9)

Batı ne yana düşer Usta?

Ahmet Mithat Efendi gibi Osmanlı Aydınları da batı medeniyetini üç vasıta ile tanımışlardır. Bunlar kitaplarda okunan Avrupa, seyyahların, ekalliyetlerin ve batıya özenen Türklerin İstanbul’da, bilhassa Beyoğlu’nda yaşadıkları Avrupa, bir de seyahat, tahsil vs. vesilelerle bizzat görülüp tanınan Avrupa. Ona göre gerek kitap, gerekse Beyoğlu hayatı yoluyla, hatta gerekse gezi ve tahsil vesilesiyle Avrupa’yı tanıyan her Osmanlı, bize orayı gerçek ve objektif taraflarıyla aksettirememiştir. Avrupa’yı medhedenler oradaki serbest hayatı gösterdikleri gibi, zemmedenler de aynı yaşayışı zemmetmişlerdir. Onun kaygısı ise tamamen başkadır. Sathi ikilemi eserlerinde bolca işleyen ve eleştiren Hace-i Evvel, aradan geçen şu kadar zamana rağmen “Yeni Medeniyet Tasavvuru” meselemizin güzergahını daha o zamandan çizmiş ve doğu ile batının sentezini olanca açıklığı ile beyan etmiştir:

Her iki medeniyetin maddi ve manevi yönleri vardır. Doğu medeniyeti ferdi ve ictimai ahlak üzerine çok eğilmiş, buna mukabil maddi terakkiyi ihmal etmiştir. Batı ise maddede inanılmaz derecede tekamül göstermiş, fakat ahlaken gittikçe çökmüştür. Şu halde müstakbel medeniyet, batının maddi, doğunun manevi terakkisine dayanacaktır.

Mehmet Akif’te de aynı tesbiti görebilen Türk okuru, doğu – batı kıyaslamalarına ve sentezine konu olan Araba Sevdası, Fatih Harbiye, Huzur, Felatun Bey ile Rakım Efendi vb. eserlerde alafranga – alaturka karakter ayrımını defalarca okumuştur. Bu saha, yazarlarımız için mümbit bir ortam olma özelliğini günümüze kadar ulaştırmıştır.

Siz Hangisini Seçtiniz?

Felatun Bey ile Rakım Efendi

Ahmet Midhat Efendi’nin gençlik senelerine ait olan ve şöhrete ulaşan “Felatun Bey ile Rakım Efendi” dönemim hülasası görünümündedir. Okur, Felatun Bey’in ve Rakım Efendi’nin şahsiyetlerinde Tanzimat devrindeki muhafazakar ve modern sınıfların yaşayışının, örf ve adetlerinin, kültürünün, adab-ı muaşeretinin çatışmasını seyreder. Biri alafrangalaşmış bir Osmanlı olan Felatun Bey, diğeri de muhafazakar fakat batı kültürüne sırt çevirmemiş Rakım Efendi olmak üzere iki mühim karakterin etrafında yaşananlar…

Görünürde batılı olan Felatun bey’in tutarsızlıkları ve alafrangalığı öne çıkarılırken, Rakım Efendi’nin ağır baslılığı ve sade hayatı daha ön plandadır. Modernleşme ve batılılaşma yolundaki imparatorluğu’nu irdeleyen, bunun nasıl olması gerektiği hakkında yazarın ve o dönemki birçok aydının fikrini simgeleyen bir Felatun Bey ile Rakım Efendi. “Batıyı olduğu gibi değil istediğimiz ve gerekli olan özellikleriyle alalım; bizim kendimize özgün daha güzel yönlerimiz kalsın” bu değişimde / süreçte öne sürülen argümanlardan biridir.

Netice-i Kelam

Tarih vak’alar ve kişilerle doludur. Bugün için yaşadığımız bir çok sıkıntının dibacesi bu sayfalar arasında yerini almış ve özümseyecek, neticelendirecek kişileri beklemektedir. Tanzimat döneminde tavan yapan “Buhranlarımız” ve bunlara sunulan çözüm önerileri berrak zihinlerle irdelenecek olursa karşımıza çıkan 21. asır meseleleri için bir ışık olacağı kanaatini taşımaktayım. Tarihler, tipler, mekanlar farklılık arz etse de “yaşananlar” ayniliğini korumaktadır. Bu sebeple gerek Ahmet Mithat Efendi’nin söyledikleri ve gerekse o günden bugüne içine daldığımız çıkmaz sokak / değişim tahlilleri muradımıza katkı sağlayacaktır.

Yorum Yaz