Haki Yeşil, Kep, Koğuş

Sal, Eki 5, 2010

Dün'ler

Kıyametten önce 1995. Kıyametten önce kardan sonra. Erzincan. Askeriye. Kar dizboyu. Haki yeşile, bot ve kepe alışmış bir nefer. Islak, soğuk ve bîgâne bakıyor çevresine. Prefabrik yemekhane. En son depremden sonra yapılmış olmalı. Sıra sıra masalar, üzerleri yağlı tabureler. Yemekhane akşam yemeğine hazır. Ayağının dibinde İzmir’den yüklenip getirdiği çantası. Etraftaki masalarda da aynı kaderi paylaştığı kısa dönemler. Kimi mimar, kimi müfettiş, kimi öğretmen, kimi iş adamı…

Kalktı. Taburenin profil ayakları yemekhanenin boş duvarlarında çınladı. Kimse umursamadı. Herkes kendiyleydi. Dışarı ayağını atarken Nizamiye’den daha geçmeden tavsiye üzerine aldığı kar başlığını, kepin yerine giydi. Hava puslu, yerler buzdu. Bir sigara yaktı. Sigara, eldivenin parmaklarından birini yaktı. Dağlara baktı, yüreği yandı. Önü, ardı, sağı, solu beyazdı. Ölümdü. Engeldi. Sevmedi. Gözleri kem baktı Erzincan’a. Erzincan yaralı, kendine bakıyordu. Eğitim alanından acemiler, alayla bakıyordu. Aldırış etmedi. Çavuşların boyunlarındaki düdükler öttü. Acemiler, yürüyüş koluna geçtiler. Kar başladı. Tipilerle baktı…

Koğuş. Yürek sıkıntısı küçücük bir dolap, alelâde bir yatak. Koğuşa girenler, çıkanlar, küfürler, dört elif miktarı oflar, takır – tukur kapanan dolap kapakları. Daha demincek tanıştığı “toprak” Sarıoğlanlı Erol, nereden bulduğu meçhul, su bardağında bir çay kapıp geliyor. Pencere camını kaplayan buzlar parmak izi olup yüreğine sızıyor; bir yağmur kaçağının, bir kar sevdalısının tükenen yollardan adını okuyor.

Daha kılıcını çekmemişti oysa. Aşkâr sabırsız, Züleyha çocuktu oysa. Daha ne elif vardı ortada, ne Al Pacino’nun namlusundan fırlamış çekirdek. Daha yeni yetmeydi bu çocuklar. Bilmezlerdi korkmaktan korkmanın ne olmadığını. Yürek vakti bir hezeyan fırtınası, o limandan bu dağ başlarına savurmamıştı bunları. Bunlar Anadolu oluyor komutanım, demedi, diyemedi, dedirtmediler. Oysa … Daha bir vapurdan az önce attığı simit parçacıklarını, martılar, denize düşmeden kapmamıştı. Kursaklar boş, gözler flû, bet beniz atmamıştı. Daha.

Nöbetten dönenler ıslak botlarını, çift kat çoraplarını kaloriferin en mahrem yerlerine koymaktan çekinmedi. Önce hava, sonra askerlik nasibini aldı sıkılmış dişler arasından dökülen kelimelerden. Herkeste bir keder, bir iç sıkıntısı vardı. Gözleri tavanda, aklında neler neler vardı. Kimseye eyvallah etmeyecekti. Yatıp sürünecek ama mihnet etmeyecekti. Dağlara bakacak ama delmeye kalkışmayacaktı. Sabredecekti. Herkes gibi. Herkesin yaptığı gibi. Akşamları, yazısını yazacak kitabını okuyacaktı. Herkesin yapmadığı gibi. Omuzlarındaki çizgilerin ağırlığını kullanarak kimseyi dövmeyecek, sövmeyecekti. And içti. Amin dedi. Ağlamadı. Sızlamadı. Pencereden bakanlar, bir kar günü, sıfırın altında eksi otuzlara vurmuş derecedeki soğuktan farklı bir adamı gördüler baktıkları yerde. Pencerenin içindekiler üşüdü, titredi, daha bir samimi sokuldu kaloriferin peteklerine.

Soğuğa soğuk ne yapabilirdi ki?

, ,

Yorum Yaz