Hâlimi Anlat Ey Muharrir

Cts, Eyl 4, 2010

Hâmiş

Eskiden terceme-i hâl veya çokluk Terâcim-i ahvâl olarak kullanılan tabir biyografi karşılığıdır. Asıl hâl tercümesi bir şahsın hayatının bir başkası tarafından yazılmasıdır. Bu husus vücuda getirilirken yazanın anlattığı şahsa yaklaşımına göre mahiyet ve değer kazanır. Bunun yanı sıra bizzat kendi hâl tercümesini (mesela Necip Fazıl’ın Kafa Kağıdı) yazanlar da edebiyat tarihine önemli katkılar getirmişlerdir. Günümüzde “hatırat” olarak yaşayan genelde budur.

Otobiyografinin biyografiyle büyük miktarda birleşen yanı vardır. Her ikisi de gerçekten yaşayan (ya da yaşamış) insanların hayatlarını konu edinmektedir. Ancak şu büyük farkla ki, biyografide bir insanın hayatının bir başkası tarafından, otobiyografide ise, o hayatın bizzat onu yaşayan tarafından anlatılması söz konusudur. Öncelikle biyografinin temelinde bilinmeyen, yaşanmayan bir şeyi araştırma durumu vardı. Otobiyografide ise, bizzat yaşanan bir hayat ve onun hatırlanması söz konusudur.

Aslında otobiyografi, temelindeki hatırlama dolayısıyla, hatıra türüne daha çok yaklaşır. Bununla birlikte onu tamamıyla hatıra olarak görmemiz de mümkün değildir. Çünkü hatırada esas olan yazarın çevresindeki olaylar ve insanlar, otobiyografide ise bizzat yazarın kendisi vardır. Otobiyografi hatırlamanın yanı sıra, günü gününe kaleme alınan yaşantı ve gözlemlere de dayanabilir. Günlük’ü ise otobiyografiden ayıran en önemli husus, yazarın kendisi için tutma, yayınlama amacı taşımama veya en azından işin başında böyle bir amaçla kaleme almama zikredilebilir….

Otobiyografi gerek başlangıcı, gerek gelişimi ve örnekleriyle bir Batı Edebiyatı ürünüdür. Tıpkı roman gibi. Biyografi, hatıra, günlük gibi türlere edebiyatımızda rastlanırken otobiyografiye çok istisnai durumların dışında rastlanmaz. Batı’da, bugünkü anlamıyla bir otobiyografi’nin kökü ve olgun örneği için IV. yy.’a kadar gidebilmek mümkün. Mesela bir Hristiyan azizi olan Augustine’in “İtiraflar” adlı otobiyografisi buna bir örnek teşkil edebilir. Bizde ise bu türün gelişmemesinin kendi içerisinde bazı sebepleri sıralanabilir. Birinci etken olarak otobiyografinin olmazsa olmazı “ben”le başlayan ifadelerdir. Yani otobiyografiyi birinci şahıs konuşur. Oysa bizde mesela “fakir-i pür taksir, bendeniz, biz” li ifadeler yer alır. Bu gerek kul ile yaratıcı arasındaki haddini bilme, gerekse “adem” olmanın ve tevazu libası giymenin bir uzantısı olabilir.

Otobiyografi konusunda edebiyatımızda ilk akla gelebilecek eserler – hatıra olarak bilinmekle birlikte – olarak şunlar zikredilebilir: Bâbür Şah (1483 – 1530)’ın Vekâyi’i, Timur’un ara sıra kendisinden ama genellikle yol gösterici olarak söz ettiği Melfuzât-ı Timûri’si, Şah Tahmasb I (1514 – 1576)’ın Tezkere-i Şah Tahmasb’ı, II. Abdülhamid’in Hatırat-ı Sultan Abdülhamid Han-ı Sâni’si…

Tanzimat’tan sonra bir çok yeni tür edebiyatımızda boy gösterirken otobiyografiler de bu cereyandan nasibini alır. Özellikle devlet adamlarının ve ihtilalcilerin hatıralarında patlama olur: Reşid Paşa’nın Hatıraları, Süleyman Paşa – Hiss-i İnkılab, A. Fuad Türkgeldi – Görüp İşittiklerim, Celal Bayar – Ben de Yazdım…

Edebiyatçıların hatıraları içerisinde ise en meşhurları olarak: Üstad-ı A’zam Abdülhak Hamid’in Hayat ve Hatıratı, Ziya Paşa – Defter-i Amalim, Muallim Naci – Ömerin Çocukluğu, Ahmet Mithat Efendi – Menfa, Ahmet Rasim – Gecelerim, Halid Ziya – Kırk Yıl, Falih Rıfkı Atay – Zeytindağı…

, , ,

Yorum Yaz