Hayri İrdal ile Saatleri Ayarlarken II

Çar, Oca 31, 2018

Okurken

Nihayet mukadder gün geldi. Deli ahretlik iki gözü iki çeşme babama, halamın vefatı haberini getirdi. Babam acele ile konağa gitti. Lâzım gelen tedbirleri aldı. Namazı Lâleli’de kılındı. Defin işlerini komşumuz İbrahim Beye havale eden babam namazdan sonra konağa el koymak ve herhangi bir şeyin kaybolmasını önlemek için doğrudan doğruya Etyemez’e dönmüştü. Zannıma göre bu işte en büyük hatası da bu olmuştu. Birdenbire miras ve mal kaygısına düşmemiş olsaydı, evvelâ halam vaktinde gömülmüş olacak, yani tekrar dirilmesi ihtimali azalacaktı. Sonra da böyle bir şey vâki olsa bile babamı başı ucunda meyus ve perişan, iki gözü iki çeşme ağlar, yakasını yırtar görmesi elbette ki çok başka türlü tesir ederdi. Halbuki iş tam aksine olmuştu. İbrahim Bey babamın bu iş için verdiği paradan kendisine de bir şeyler arttırabilmek için Süpürgeciler Kâhyası’nın gelinini âdeta bir fakir cenazesi gibi kaldırmıştı.

Diğer taraftan aileden kimse bulunmadığı için yanma gömüleceği rahmetli zevcinin mezarı güç bulunmuş, geç kazılmış, araya bir yığın gecikme ve uygunsuzluk girmişti. Neticede tam kabir açılıp da kapağı ortadan kesilen tabut indirileceği zaman halam birdenbire etrafın ölüm sandığı laterjik uykudan uyanmış, ve öyle herhangi bir vaziyetten şaşıracak bir mahlûk olmadığı için, tabutun kapağını zorla kaldırarak etrafa bakmış, “ve daima mütehallik olduğu cevdeti kariha sayesinde” durumu bir lahzada kavrayarak cenazede tek yakından tanıdığı Etyemez imamına: “Haydi çabuk, beni eve götür…” emrini vermişti.

İbrahim Beyin anlattığına göre cenazede bulunan kalabalığın büyük kısmı korkudan kaçtığı için, tabutun Merkezefendiden tekrar eve getirilmesi hayli güç olmuş. Hattâ halam kaçamayacak kadar korkanları azarlamasaymış, bu iş biraz imkânsızlaşırmış. Filhakika ilk iş olarak imamdan, kazıcılardan birinin orada çukurun yanında bıraktığı paltomsu şeyi isteyerek sıkı sıkıya örtündükten sonra yarı beline kadar dışarda, yarı belinden gerisi içerde, oturduğu bu garip sedyenin içinden bütün harekâtı halam kendisi idare etmiş, evvelâ Etyemez’deki konağa kadar kendisini taşayacak olanlarla sıkı bir pazarlık etmiş -halbuki “Getirdiğiniz gibi götürün!” de diyebilirdi ve ondan daha ziyade bu beklenirdi!- hattâ şehre girdikten sonra ilk rast geldikleri poğaçacı dükkânından karnını doyuracak bir şeyler bile aldırmış.

Böylece çöreklerini yiye yiye âhiretten dönen bu acayip ölünün arkasına sokakta her rast gelen takıldığı için halam vaktiyle gelin olarak girdiği eve âdeta birkaç mahallenin, hattâ bütün semtin yarı halkını peşinden sürükleyerek, tam bir zafer alayı ile dönmüş.

Bu esnada babam, olan bitenden habersiz, hizmetçileri sindirmiş, kardeş hakları namına zaptettiği evde kömürlükte gömülü olanlara kadar, yükte hafif pahada ağır ne varsa hepsini meydana çıkarmış, odanın ortasına yığmış, cepleri halamın başının ucundaki çekmecedeki mücevherler, tahviller ve altınlarla dolu, “Daha ne kaldı acaba?” der gibi etrafına bakınıyormuş. Bense tâ çocukluğumdan beri merakımı çeken; fakat bir türlü şöyle yakından dokunmak fırsatını bulamadığım yemek odasının saatini sökmüş, harıl harıl tamire uğraşıyordum.

Kapıyı halama ben açtım. Yere indirilen tabuttan, kendini çıkarmaları için kısa birkaç emir verdi. Tarihin kaydettiği meydan muharebelerini kazanan hiçbir kumandan şüphesiz kapısının önünde tabuttan indirilen bu kadın kadar soğukkanlı olamazdı. Soğukkanlı ve heybetli. Tarih kitaplarında resimlerini gördüğüm kayserler gibi bir şeydi bu. Yazık ki, halam, bana o anda kendisine karşı duyduğum hayranlığı anlatmak fırsatım vermedi. Hattâ alkışlamak imkânı bile bırakmadı. Kapıdan beni iterek girdi ve yüzüme bile bakmadan:

– Nerde o baban olacak herif?., diye sordu.

Korkudan, heyecandan, hayranlıktan atan çenemle yukarıyı işaret ettim. Yanındakilere, “Beni yukarı götürün! Çabuk…” diye emretti. Fakat onları beklemeden, hiç kimsenin yardımı olmadan kendi kendine merdivenleri çıktı. Herkes bir kat daha şaşırmıştı. Kötürüm halam, öleceği beklenen, ölen halam, yardımsız yürüyor, koşa koşa merdivenlerden çıkıyordu.

Babamı ikinci evlenişinden sonra pek sevmezdim. Hangi hâllerinin yapmacık, hangilerinin doğru olduğunu bilmediğim için de sızlanışlarına çokluk acımazdım. Bununla beraber o günkü hâlini hiçbir zaman unutamam. Birkaç saat evvel cennetteki mekânına gönderdiğini sandığı huysuz ve hasis kardeşini böyle sırtında kefen, karşısında görür görmez, adamcağızın korkudan, şaşkınlıktan âdeta dili tutulmuştu. Yüzü muşamba gibi sararmış, bütün vücudu ile titriyordu. Aralarında hiçbir karşılıklı konuşma olmadı. Halam yalnız, “Aldıklarının hepsini çıkart!” dedi.

Babam:

– Hoş geldin kardeşim… diye bir şeyler kekelemek istedi ve titreyen elleriyle ceplerine, koynuna doldurduklarının hepsini teker teker çıkardı. Beş dakika sonra küle basılmış sülük gibiydi. Bütün aldıklarını hattâ fazlasıyla vermişti. Fazlasıyla, çünkü istikbal için beslenen ümidi dahi oracığa bırakmıştı. Büyük bir dikkatle hareketlerini takip eden halam babamın canından başka geriye alınacak bir şeyi kalmadığım anlayınca olduğu yerden:

– Haydi, şimdi git! dedi. O budala oğlunu da al götür, o kalabalık da defolsun… Safinaz, sen benim yatağımı yap! Bir ıhlamur kaynatın bana… Çabuk olun, çok üşüdüm… Dışarda soğuk var…

Biz baba oğul çarpılmış gibi evden çıktık.

…/…

Her insan, ne kadar müspet yaradılışta olursa olsun ölümünden sonra tekrar dirilmeyi düşünür, özler. Bu hayat dediğimiz mihnetler silsilesinin çok ileri zamana, müpheme atılmış bir mükâfatı gibidir. En müsait ve daima kazanacak kâğıtlarla oynanan bir oyun gibi, yeniden, âdeta baştan aşağı beğenmemek, inkâr etmek, değiştiğinden dolayı sevinmek için kalmışa benzeyen küçük bir mazi şuurundan başka her şeyi, her tarafı değişmek, güzelleşmek şartıyla tekrar yaşamağa başlamak insanlığın elbette vazgeçemeyeceği bir hülyadır.

İşte halam milyonda bir insana ancak nasip olabilen bu saadeti tattı. Vâkıa bu,bâsübâdelmevtfilân gibi tabirlerden beklenildiği şekilde tam ve yeniden bir doğuş olmadı.

…/…

Seyit Lûtfullah son zamanlarda Yemiş İskelesi taraflarında küçük bir camide haftanın muayyen günlerinde va’zetmeğe başlamıştı. İşte bu vaazlardan birinde adamcağız birdenbire o zamana kadar herkesten gizlediği mühim bir hakikati açıklamak ihtiyacını duymuştu.

Ortalığın gittikçe karıştığını, İslâm âlemini tehdit eden maddî ve mânevî tehlikeleri, iyice sayıp döktükten sonra bu işlerin böyle gidemeyeceğini, bunlara son verecek Mehdi’nin gelmesi yaklaştığını söylemiş ve vaazın nihayetinde son müjdeyi de vererek, “O Mehdi benim!” demişti. “O Mehdi benim, fakat daha huruç etmedim. Fakat yakında edeceğim. O zaman hepiniz etrafımda olacaksınız…”

…/…

Çok dikkat ettim, masallar adla başlar. Ceketinize veya boyunbağınıza eskiliği veya güzelliği yüzünden bir ad verin, derhal hüviyeti değişir, bir çeşit şahsiyet olur. Çeşminigâr’a mahalleli, belki de asıl ismini yadırgadığı için Emanet adını vermişti. Ve bittabi hiçkimse Emanet’in kaybolmasına razı olmuyordu. Mahallede herkes onun yüzünden âdeta gözü yerde dolaşıyordu. Bizde hasbî işlere verilen o büyük dikkat sayesinde, mutlaka bir yerde yakalıyorlar, koşa koşa eve getiriyorlar ve bizi azarlayarak Emanet’i teslim ediyorlardı. Böylece küçük, dışardan bakılınca verimsiz teşebbüslerle semtin coğrafyası hakkında tam bir fikir edindikten sonra bir gün tamamiyle ortadan kayboldu. Bu ağır haberi ben âdeta korka korka Seyit Lutfullah’a bildirdim. Fakat Sinop kalesinden aldığımız cevap hakikaten şaşırtıcı idi. Safranlı mürekkeple ve kargacık burgacık bir yazı ile yazılan bu mektupta siyasî menfi, Çeşminigâr’ın Sinop’ta gelip kendisini bulduğunu, bu itibarla endişelerimizin beyhude olduğunu, kendisinin sıhhatte olduğunu, Seyit Bilâl civarında Ümmi Gülsüm hâzinesini aramakla meşgul olduğunu; yakında bulacağını, o zaman bütün istediklerinin tahakkuk edeceğini söylüyor, bu vaziyet karşısında artık ihtiyacı kalmadığı Andronikos Kayser’in hâzinelerini bana hediye ediyordu. “Sabah akşam buluştuğumuz ve sohbet ettiğimiz, beraberce seyrana çıktığımız Aselban seni dünya kardeşi yaptı. Ve sana Andronikos Kayser’in hâzinelerini kardeşlik hediyesi verdi. Amma sen de kadrini bilmelisin. Hazine şimdilik Kız Kulesi altında olmakla, çıkarılması emri muhal gibi görünür, amma pek yakında duamız ve tertibatımız berekâtıyla çıkarılması eshel bir mahalle naklolunacağından zerre kadar endişe olunmaya. Amma ihtiyatla hareket gerektir. Feillâ…”

…/…

Terhis olup da İstanbul’a döndüğüm zaman şehri, insanlarını değişmiş buldum. Her şey fakir, biçare ve alt üsttü. Babam harp içinde ölmüştü. Üvey anam evde tek başına yaşıyordu. Kapıdan girer girmez bu dört yılın beyhude geçtiğini daha ilk anda anladım. Evde hiçbir şey değişmemişti. Sofanın ve odaların kapısında daha yırtık, daha renkleri atmış, fakat dışarıya karşı yine eskisi kadar kapalı aynı perdeler sarkıyor, duvarlarda aynı levhalar asılı duruyordu. Sofadaki eski hasırın son parçası her adımda dağılmağa hazır, etrafı küf, rutubet kokusu ile dolduruyor, Mübarek daha tozlu, Kafkas çöllerinde hastalanmış bir çöl devesi gibi bitkin, kendi köşesinde hiçbir nizama girmeyen bir zamanı sayıklıyordu.

…/…

İlk günler o kadar üzücü olmadı. Üvey anam şefkat için doğmuştu. Acınacak derecede yalnızdı ve bu yalnızlığı içinde benim düşünceme yapışarak yaşamağa öyle alışmıştı ki, geldiğim gün sevincinden ölecek sandım. Dört sene, o zaman oldukça geniş olan bahçenin her meyvasından o sıkıntı içinde ayrı ayrı reçeller kurmuş ve saklamıştı. Bunu ilk kahvaltımda gördüm ve şaşırdım. “Şu erikten ye… Yaptığım zaman baban sağdı… Bu vişneyi evvelki sene yapmıştım… Sana sakladım… Yok canım, bozulmuş olur mu hiç?… Bu kayısı da o senenin a, olur mu, bir kere tadıver…” Böylece dört ayrı mevsimin reçellerini bir günde tatmağa mecbur olmuştum. Kadıncağız durup durup ağlıyor, boynuma sarılıyordu. Beni güzel, kahraman, becerikli buluyor, yaptığım büyük işlerin hikâyesini dinlemek istiyordu. Gelecek hakkında korkularımı anlatmağa kalktıkça sözümü kesiyor,“Hiç olur mu? Senin gibi adam! İşsiz kalır mısın hiç?” diyordu. Ben de yavaş yavaş buna inanmağa başladım.

Yorum Yaz