Herkesin Tarihi Kendisine

Sal, Haz 14, 2011

Kuyu

1876 Anayasası, “zorunlu” ilkokul eğitimini dünya tarihi için dahi oldukça erken bir tarihte Osmanlı Devleti’ne şu madde ile getirmişti:

Osmanlı efrâdının kâfesince tahsil-i maarifin birinci mertebesi mecburi olacak ve bunun derecâtı ve teferruâtı nizam-ı mahsus ile tayin kılınacaktır.

Osmanlı’nın muhtelif köşelerinde II. Abdülhamid zamanında birbiri ardınca açılan eğitim öğretim kurumlarından iyi bildiklerimiz, görüp geçtiklerimiz yahut varlıklarından haberdar olduklarımız mutlaka vardır. Tarihimizle hesaplaşmak veya redd-i miras ya da resmi tarih – gayrı resmi tarih tarzında tıkanmaya namzed bir yola naçar dalmadan önce tarihi olduğu gibi görmek ve kabul etmek mecburiyeti içerisinde olmaklığımız gerek diye düşünüyorum.

Çok kaba söylemlerle “cumhuriyeti bu okullardan yetişenler kurdu ve kendi tarihlerine sırtlarını döndüler” deyip geçiştirilebilecek bir hadise değil tarih disiplini. Abdülhamid döneminin okullarına tekrar bakmak icab ederse Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Beş Şehir” isimli hoş eserinde zikrettiği Konya Lisesi, mimarisi ile, sınıfları ile, yemekhanesi ile, yatakhanesi… ile hayal dünyamda altı çizili mekanlardan birisi iken üniversite son sınıfta öğretmenlik stajımın Konya Lisesi’ne çıktığını duyduğumda yaşadığım heyecanı izahtan azadeyim. Geniş pencereleri, yüksek tavanları, ferah sınıfları ile çok çabuk geçen 15 gün sonunda – o zamanlar – 100 yaşına ulaşmaya çalışan bir mekanın tarih kokan nefesi ısıttı içimi.

Abdülhamid döneminde hemen hemen aynı mimariye sahip “idadi”ler vatan sathında boy gösteriyordu. Konya Lisesi gibi, Kongrelere ev sahipliği yapan Erzurum Lisesi gibi, Sivas Lisesi gibi, TBMM’nin Kayseri’ye nakli düşünüldüğünde Meclis binası olarak hazırlanan
Kayseri Lisesi gibi… Kesme taştan, çok büyük pencereli, çok yüksek tavanlı, senelerce inilip çıkılmaktan aşınmış merdivenleri ile “ben tarihim” nidalarını içine akıtan mekanlar… Tarihin en büyük şahitleri…

1921 – 22 seneleri arasında Kayseri Lisesi’nde öğretmenlik yapan ve bu vazife üzerine İstanbul’dan Kayseri’ye seyahat yapmak zorunda kalıp yolculuk ilhamıyla olsa gerek meşhur “Han Duvarları”nı yazan Faruk Nafiz Çamlıbel, “Kayseri Lisesi’nin nura koşan gençlerini, güzel Anadolu’ya güneşler taşıyacak” diye vasf etmekten geri duramamış ve cılız, kırpık bıyıklı, ağzında yarım sigarası ile siyah beyaz resimden okul önünde gülümseyen usta şair, ardında duran ve ana binanın giriş kapısında yazan Osmanlıca ibareyi gayri ihtiyari günümüze kadar taşımızdır.

Şimdi nerede o Osmanlıca kitabe?

“Gazi, elindeki kağıtları Falif Rıfkı’ya uzattı; o da okudu:

‘Zengin ve ahenkli dilimiz şimdi yeni Türk harfleriyle kendini gösterebilecektir. Yüzyıllardan beri kafalarımızı bir demir mengene içine sıkıştırmış olan bu anlaşılmaz harflerden kurtulmamız şarttır. Kısa zamanda, yeni Türk harflerini öğrenmelisiniz. Bunları her yurttaşa, kadına, erkeğe, hamala, sandalcıya öğretiniz. Bunu bir millet ve ülke görevi biliniz… Bu görevi yaparken de düşününüz ki, bir milletin yüzde yirmisi okuma yazma bilr,, yüzde sekseni bilmezse bu ayıptır… Bu yanlışlıkları düzelteceğiz, bunu yaparken de bütün yurttaşlarımı bu işe katılmış görmek isterim. Milletimiz, yazısı ve düşüncesiyle, gerçek yerinin uygarlık dünyasında olduğunu ispat edecektir.’ (Lord Kinross – Atatürk. Altın Kitaplar, 12. Basım, Sy. 512)

Soruyu tekrar sorabiliriz: “Osmanlıca kitabe ne oldu?” Acaba Harf devrimini başlatan bu sözleri veya buna benzerlerini duyan bir zat kendine vazife çıkartıp kazıdı mı? Resmi bir emir mi geldi Ankara’dan eskiyi ortadan kaldırmaya yönelik? Ne bilgi var ne belge…

Tıpkı şu an için 12 bin civarında kitabı olan Kayseri Lisesi kütüphanesinde bir zamanlar var olan ve fakat bugün için bulunmayan eski harfli (Osmanlıca – Arapça – Farsça) eserlerin nereye, niçin, kimler tarafından nakledildiği bilgisinin bulunmadığı gibi…

Bir dönem jandarma dipçiği altında korkudan titreyen ahalinin Kur’an-ı Kerim başta olmak üzere eski harfli ne kadar kitap varsa özellikle Milli Şef döneminde toplandığı, meydanlarda ateşe verildiği “hatıraları” fısıldanarak ifade edilirken belge zaviyesi olmadan tarihçiler de işin içinden çıkamamaktadır.

Ne olursa olsun, nasıl olursa olsun tarihi görmek istediğimiz gibi değil, olduğu gibi değerlendirmek mecburiyetimiz vardır. İşimize gelse de gelmese de…

Yorum Yaz