Karlı Bir Gece Vakti…

Cum, Oca 7, 2011

Hikâyat

Cuma değişti hava. Yine cuma, yine öğleden sonra. Hafif hafif sallanan ağaçların yapraklı dalları kaylule uykusuna yatan erenlerin sağ yanlarına yaslanmaları edasıyla eğilmeye başladı. Yarı yapraklı idi ağaçlar. Saçını başını rüzgarla yolmadan, vakitsiz gelen ecel ayazıyla kavrulup kalmıştı dallar üzerinde. Rüzgar, hüzünlü bir öfke eşliğinde çoğaldı. Salkımsöğütlerin ince – uzun yaprakları Baki Efendi’ye telmihen çimenler üstünde bir o tarafa bir bu tarafa salındılar uzun süre. Ceviz, kocaman yapraklarını dökeli hayli zaman olmuştu da kayısı, elma, ayva anlamsız bir inat içerisindeydi. Ağaçlar ve rüzgar, çöken akşamın karanlığında koyu bir muhabbete tutuştu.

Ertesi gün gözlerini dünyaya açan güneş, iğreti duran yaprakları da savrulup bilinmez hangi ücraya gitmiş, mahşerin endişesi içerisinde bir insan gibi, yüreği paramparça, titreyen, kâh korkuya bürünüp kâh pürtelaş libaslar giyen ağaçları gördü. Dünden bugüne, kuytulara tıkılmış yapraklarından azade kuru dallar kaldı. İşte yine dal ile yaprağın hasret sürgünü başlamıştı.

Kış ikindilerinin hükmü ve aydınlığı kadar kısa bir sürede, bir çay içimlik kerahat vaktinde rüzgar durdu. Önce, hızlı adımlarla akşam namazına giden “eskiler” aldı kar kokusunu. Tespihlerini çekip hamd ederek ellerini semaya açanlar, meleklerle beraber kızaran göğü, susan rüzgar ve teşrif eden kar’ı gördüler.

Erkeklerini bekleyen kadınlar, karanlık pencerelerinin tül perdeleri çekik loşluğunda, elleri yanaklarında ve gözleri daim uzak iklimlerde seyr ü sefer ederken sokak lambalarının huzmelerinden süzülen kar taneciklerini görünce kederlerini attılar, muştu mutluluğu ve teslimiyeti içerisinde, bir günün bitmez tükenmez haylazlığı ile dizleri dibine uyuyup kalan yavrularını uyandırarak tane tane, hızlı hızlı, berrak ve latif kar’ı gösterdiler.

Akşamla yatsı arasında bir şehrin çehresi bu kadar mı değişirdi?

Evet. Şehirler böyle beyaz, pak, sessiz ve mesrur olmalıydı daim. Heyulasından sıyrılıp tek ü tenha ve kar esareti altında, bir çocuğun masumluğunda susmalıydı.

Önce. Odasının laciverd aydınlığında malihülyalara dalmışken penceresine kelimelerini bırakan kar’ı görmeden hisseden bir genç, birden sokaklara fırlamalıydı ve şehri kutsaması için kar, onun şair yüreğine de yağmalıydı.

Sonra.

İlkin ve sonra, dilde, her karla vird edilen “elhan-ı şita” kimsesiz kaldırımlarda bir başına, sokak lambalarından akan kar’ın anlattığı hikayelerle hemhal şair yürekler efkarlanmalıydı. Kendini dinleyen şehirde, şehrin nabzını dinlemeliydi şair. Akrostişler serpe serpe gelinen sevgilinin penceresi altında, el ayak değmemiş pırıl pırıl ve şair yüreği kadar berrak kar üzerine O’nun ismi yazılmalıydı bir kardelen yalnızlığı ve sabrı tesellisi içinde, çekip gidilmeliydi sonra.

Sonra. Işıkları kapalı, perdeleri tamamen kar’a açık, içerisinde sobadan yükselen çıtırtılar ve çay eşliğinde şiirler yazılmalıydı, “an” durdurulmalıydı.

Uzaklara, çok uzaklara “karlı bir gece vakti” haberler uçurulmalıydı, “işte kar…” nidalarıyla bütün dostlar uyandırılmalıydı. “Hey…”

Kâh lapa lapa kâh tipileyerek yağan kar şaire şahit oldu.

O kar günü
Beyaz tuttu ellerimiz
Billur sesi çıkararak camlarımızda kar
Yârin selamını bıraktı hüzne
Belki kar o kadar güzel yağmıyordu
Belki karla yağan yârdi
Beyaz beyaz ellerimize

Yorum Yaz