Köroğlu, Gözlerin Kör Olsun!

Sal, Oca 18, 2011

Hikâyat

Hele nasıl soğuktu bir bilsen! Azıcık dışarıda kaldın mı ellerin ayakların uyuşmaya başlıyordu. Yolumuz, on günden beri kâh açılıyor kâh kapanıyordu. Bir bakıyordun kar yağmış, kapatmış; bir bakıyordun rüzgar, kıyıdaki köşedeki karları tipileyerek getirip yolun orta yerine serpmiş gene kapanmış. Bıldır da aynı vakitler böyle soğuk, böyle kış olmuştu. Eee, boşuna dememişler adına, sanına karakış diye, zemheri diye. Biz toprağın adamıyız oğul. Kar, rahmet demektir bizim için. Yağmadı mı kaygı basar. Toprakta ekin var, kar üzerini bir yorgan gibi örtecek ki büyüsün, kendini bulsun. Ekin olmazsa ne ideriz, bu karın, bu kadar horanta nasıl doyar, hele bir düşünsene!

Tam bu vakitlerdi bıldır. Aha bunun gibi diz boyu kar, bunun gibi çat ayaz. Allah kabul etsin yatsıyı kıldım, yatacağım. Ben yatacağım ki uşaklar da yatsın. Okuyup üfürüp sokulduk yatağa. Allah ocağımızı kış etmesin. Yoksa dışardaki kardan, soğuktan zarar mı gelir adama? Pek de güzel bir huyum vardır: Yatar yatmaz uyurum; hem de nasıl yatmışsam o şekilde kalkarım. Bilmem kaç saat geçmiş, ne kadar uyumuşum. Bizim avratın dürtüklemeleri ile uyandım. Önce kabus görüyorum sandım ama öyle değilmiş. Kapının önünden biri “Muhtar, Muhtar Hasan Ağa” diye avazı çıktığı kadar bağırıyor. Fırladım hemencecik. Ünlendim dışarı:

“- Ne var len? Kimsin sen?”

Kar aydınlığı var emme gene de bir şey görülmüyordu. Sokak lambası nerede? El lambası kapıp pencereye koştum. Bir adam, bir yandan bağırıyor bir andan da köyün itlerini kolaçan ediyor. Sesime Hızır gibi yapıştı gariban. Ülfezik ışığa doğru yaklaşarak:

“- Gadanı alayım muhtar emmi, yardım.”

“- Gel bakalım kimsin, ne yardımı istersin, gecenin bu yarısı. Gel hele gel, ısın…”

“- Kamyon kara saplandı muhtar emmi, kardaşım içinde bir el atıverelim ha!”

Köy yerinde yabancı biri gelmişse muhtarı veya köyün ağasını bulur. Adettir. İstediği kadar kalır, yer, içer. Yardım etmezsen ayıptır. Karılar gibi herkes dedikodunu yapar sonra. Hem Tanrı misafirine iyilik büyük sevaptır. Elin garibi gelmiş, yardım ister. Büyük oğlan askerde. Küçüğe de ben kıyamadım. Abamı sırtıma vurup fırladım hemen. Traktörü alıp adamın işaret ettiği yana seğirttim. Vardım ki hakkaten bir kamyon, yoldan kayıp kenardaki kara saplanmış. İn yok cin yok. Yol, zaten yok. Yolda gidiyorum sanıp kaydırmış kamyonu.

“- len oğlum, bu havada yola çıkılır mı?”

“- Ekmek parası muhtar emmi ne edeceksin? Mallar var arkada, Şehre götürüyorduk. Kaldık.”

Allah bereket versin çok kötü kaymamıştı. Traktörü öne çektik, adamların halatı varmış, bağladık. Anan aşağı baban yukarı deyip ben çektim, biri direksiyona geçti, öbürü tekerlerin önündeki karları kürekle aldı; bulabildiği kadar toprak attı derken ben diyem 2 saat, sen de 3 saat sonra kamyonu çıkardık cehennem çukurundan. Çıkarttık amma iş bitmedi ki… Yine ben traktörle önlerinden aşağı düzlüğe kadar klavuzluk ettim, selamete çıkardım herifleri. Hayır dualarını alarak yolladım, gittiler. Bu ara şafakta sökmeye başladı gayrı.

Allah’ın darda kalmış kullarına yardım etmenin gönül rahatlığı içerisinde döndüm, eve geldim. Traktörü ahıra koyacağım. O da ne? Bizim ahırın önünde tekerlek izleri. Hiç de traktörün izleri değil. İçime bir ateş düştü yavrum. Hem de ne ateş! Hemen ahırı açtım. Malların hiç sesi soluğu gelmiyor. Kapı açılınca ayaklanırlar, tepişirlerdi. Tık yok. İnan bana oğlum 120 baş hayvandan bir teki bile yok. Beynimden vurulmuşa döndüm. Sağa seğirttim, sola seğirttim. Yok. Koştuk cendermeye haber ettik, sağa sola haber uçurduk. Yok. Gitti ya oğul 120 baş hayvan gitti. Elimle gönderdim hepsini. Ahmaklığıma mı yanayım, gafletime mi yanayım, aptal yerine konmama mı yanayım?

De bana oğul. De hele!..

Yorum Yaz