Mağlubiyet

Çar, Oca 5, 2011

Kuyu

alelade tab edilmiş bir resim.
adamın, dizkapaklarından altı çıkmamış.
resmi çeken bir öğrenci.
okul kapısı önünde güneşlenen bir adamın bahara bakışı.
üzerinde, mavi damatlık elbisesinin ceketi. kim bilir kaçıncı senesinde. rengi atmış biraz. ama önemsemiyor. siyah pantolonu, kravatı… tipik devlet memuru…

arkada çöp tenekesi, güç denemesinde bulunulmuş su oluğu… hepsi o kadar.

resmin yanında asılı duran bir şiir var. kırmızı ve siyah zemin üzerine beyaz karakterlerle basılmış şiirin başlığı: liliyâr. şair: sezai karakoç. şiirin ve resmin asıldığı elektrik prizine takılı bir çakmak kabı. hapishane işi. üzerinde adı ve soyadı yazıyor. cezaevinden çıkan eniştesinin hediyesi.

adamın bir yanlışlıkla meşgul yüreği.
belki eften – püften bir yanlışlık ama koca bir yangın yerine çeviriyor adamın yüreğini.
kızıl çam ormanlarına benziyor, benzin depolarına, iskenderiye kütüphanesinin yanışına…

resimdeki gibi kalabilirdi. her şey eskisi gibi. iyisiyle kötüsüyle bütün hatıralar yerli yerinde. acıların ya da sevinçlerin depreştirilmesi gerekmezdi.

kim açmıştı bu tozlu, gizli sandığın kapağını?
liliyâr’i alıp gün ortasına çıkaran çirkin adam kimdi?
kimdi bir ümidi, bir taze heyecanı ve bitmek bilmeyen itimadı alaya alan?

ne hoş rüyaları vardı halbuki? hepimiz bir aradayız. sırtımız yere gelmez. açıklarımızı kapatır, çalışır, alnımızın akıyla çıkarız bu işten diyerek kurulmuştu rüyalar.

bu da boşa çıkan rüya kısmındandı. hayırlısıydı. elbet tevekkül sahibi idi ve fakat bu kuruntu, bu şüphe depreşip duruyordu içinde. seneler öncesine ait anılar tazeleniyor, yapılmaması gerekenler inadına gündemin birinci maddesini teşkil ediyor ve menfi düşünceler, iftiralar ve gerçeklerle salınıp boy gösteriyordu. Yaptıkları ve yapacakları, yapılanlar ve yapılması beklenenler, neler varsa, neler… seneler öncesi bir rüya gördü. bir kabus. işine gelmedi. sustu. kimseye sır vermedi. sadece bekledi, bekledi. öyle inanıyordu ki bu kabus, bir yerlerde, bir şekilde patlak verecek. bunun endişesi ile attı adımlarını. dostlarına gözleriyle bir şeyler söyledi. anlayan olmadı. anlatmadı. anlatamadı. anlaşılamadı.

içinde kocaman yangınla adam, gizli hatıralar sandığının karşısında, bu sırla uyandı. kötü, alçak bir düşman gibi bu sır, onun gözlerine, göz bebeklerine bakıp duruyordu. gözlerini kaçırdı, yumdu, yeniden uyumayı bekledi. çaresizdi. bütün masumluğu, mahzunluğu ve çaresizliği ile sırrın gözlerine baktı.

“anladın mı” dedi sır, bilgiç, ukalâ ve üstünlük taslayan bir üslûpla.
adam: “anladım” dedi ve büktü boynunu. çetin muharebelerden yenik çıkan insanların edasıyla. “anladım”

sır sandığının, gizli hatıraların gerisindeki ışık kayboldu. adamın yüreğindeki yangına yerini vekil bırakarak. imdat dilenmedi adam, kimseye eyvallah etmeden zamana baktı. başkalarına ait hatalar, suçlar, alçaklıklar, seneler sonra, sırf sırrı ifşa etmedin diye adamın omuzlarına yüklendi. mesullendi adam. hatayı, hatası bildi. günahları günahı…

elektrik prizine iğreti iliştirilmiş resim, kendi resmi daha mahcup, daha ümitsiz göründü.
gardı düşmüş, mağlubiyetler hazırlıyordu kendine. olan olmuştu…

liliyâr’e döndü.
“demek sen gidiyorsun lili
bizi öpmeden mi gideceksin lili”

kimseye görünmeden, acısı ve ıstırabı ile adam resme, okul kapısına, mavi ceketine, çöp tenekesine ve ezilmiş yağmur oluğuna döndü.

olan olmuştu…

Yorum Yaz