Mevsimler Eskiyor

Cum, Nis 30, 2010

Dün'ler

Yalnız başımlayım. Necip Fazıl’ın kül rengi bulutlarına bakıyorum. Başımda bir örtü. Ama ben hiç örtü kullanmadım ki. Şapka bile alışmadı erken ağaran saçlarıma. Gerçi bizim malikanede saçların ağarması konusunda Ercan hepimizin önde gidenidir. Ama bu farklı. Başımdan omuzlarıma salınan örtüye bir çırpıda kesiliveren saçlarım dökülüyor. Şehre savruluyor saçlarım. Güneş bir yükseliyor bir alçalıyor. Kanatlarının altına boya vurulmuş bir güvercin yüreğim. Takatsiz. Kırık. Mahcup. İlla üzgün. Kalbim en çok yaptığı işi tekrarlıyor, kedere gömülüyor. Şehirde bir çocuk yalnızlığındayım. Bir çocuk koca bir şehir büyütüyor bakışlarında. Harabelerden geçiyorum. Kuru ağaçlar sallanıyor. Kanepedeyim ve ayaklarım sallanıyor. Kaos. Mikail geliyor bekârhaneye. Sonra kamyoncu Kamil. Ayıp değil ya sevmiyorum pis pis sırıtan bu adamı. Elinde bir kaset sallıyor. “Şimdi” diyor, “şimdi işi bitti ağabeyinizin. Dinleyin” diyor. İnadına kulaklarımı kapatıyorum. İnadına gözlerimi yumuyorum. Ben insanlara şantaj yapmasını bilmem Lili yazıyor sigara dumanları havaya. Lili ta ikinci dünya savaşını bırakıp yanıma koşuyor. Saçları sarı, gözleri mavi. Ama bu bizim klasik güzel tipimize uymuyor hocam diye sesleniyorum en arka sıradan. Nasıl yani diyor hoca. İlla kara saç, illa kara göz diyorum. Hoca da pis pis gülüyor. Sınıftaki kızlar gülüyor. Kalemi atıp çıkıyorum sınıftan. Bunu bir şiir sanıyor insanlar. Hâlâ kara gökler. Kalbim şiddetle sarsılıyor. Dostlarım, diyorum, dostlar vefanızla eritmeyin yüreğimi. Kan revan içerisinde gece… Yazık. Bir korna kadar olsun pervasız olmadım hayatta. Şehrayin. Sarsılıyorum. Siyah beyaz bir filmden alınmış dalgalara çarpıyorum. O geliyor sonra.

Onla bahar geliyor. Yağmur geliyor. Şehre bir film geliyor. Alaeddin tepesini sanırsın binlerce kuş tavaf ediyor. Kuşlar, onunla bir. İnce Minare’nin taş desenlerinden ayetlere uçuyor. Ayet ayet, sure sure nidalarıyla Ömer Karaoğlu geliyor. Döneceğiz Mekke sedaları. O geliyor yine. Şehrin öte ucundan gelen adamla bir geliyor. Yüreğim işte diyor felah bu… Şehre nur düşüyor. Bembeyaz yalanlarla örtüyor insanlar. O geliyor. Elinde leylak. Annem. Hayatımda var olan kadınları hep hüzne düşürüyorum. Hüzün ki en çok anneme yakışıyor. Annem… Bir şiir yazıyorum annem üzerine. Ah o tılsımlı kelimeler. Özlüyorum. İşte şuramdan yayılan bir ateş var efendim. O gelince de yanıyor. Yaman renklerle yanıyor efendim. Annemi üzen ellerimle işte benim efendim. Yanıyorum efendim. Vicdan kaç derecede kaynar efendim? Kalbim tanıktır efendim, hüzne salar da giderim deryayı efendim. İhanet demeyin nolur. Böylesi değil benim gitmelerim efendim. Zamanı gelmiş bir gidiş efendim… Efendim.

Gurbette sılaya, sılada gurbete meyl eden yüreğimle uyandım.
Okul var mıydı? Bugün ne idi günlerden? Saat kaçtı peki? Ama…
Bir an utandım kendimden. Okumak için geldiğim diyarlara yorgun ve küskün kuşlar gibi savruluyordum. Zil çalıyordu. Kapı. Şimdi. Kim? Niçin?
Uzun uzun çalıyordu zil…
Meğer beni de uyandıran bu zil imiş. İnce Minare’ye bakan pencereden başımı uzattım. Ne güneş vardı semada ne gece yanıyordu şehirde.

“Hele şükür…” diye bir sitem kalktı kaldırımdan.
Uykum hafif bilirdim. Çıt dese konu komşu, açardım gözlerimi de ziyana verirdim geceleri. Gaflet beni de erken yakalamış. Yazık.

Enişte gelmiş memleketten. Anama uğramış. Yaprak sarması, kete, birkaç zarf…
Oğlum demiş, susmuş… Gülerek anlattı. Kızmadım. Kızsa mıydım?
Ben de anam dedim, sustum…
Emanetlerle baş başa bıraktı beni ve geldiği hızla gitti.

Zarfları birbiri ardınca açtım.
Davetiyeler, iade mektuplar, soğuk ve kuru satırlarla resmi ifadeler… Bir de el yazısı yabancı ve tarihsiz, imzasız bir mektup…

“Sana hitabımı kaybediyorum.
Dost.
Bu kadarla bileceğim seni.
Bu kadar…

Yine gidiyorsun.
Yine gitmelerinle bir enkaz, bir cenaze bırakıp gidiyorsun. Bu senin şanın.
Bu öyle bir şandır ki bütün gözü yaşlı, yolcusu sıra bakanların içlerini burkan o kara, o lanetli, o netameli ve iç bükücü izahsız halin yeşerip göğermesinden sen mes’ulsun. Sen böyle gitmelerinle toprağa düşürmeseydin bir damla gözyaşını, çocuklar babaları için uzak bir menzil olmayacaktı. Senin gitmelerinle dağlar ser verip sır vermez oldu.
Ala geyik çağırdı sanki.
Bir kınalı keklik öttü dere başında.
Sanki bir atmaca geçti serçenin yüreğinden.
Şeyh Galip Aşk’a yoldaş kıldı seni.
Tutiler dokundu tenine, Simurg ile tanış oldun sanki.
Sanki uzak ülkelerin renkleri girdi rüyalarına. Davet üstüne davetle geldi bulutlar. Bir dağ devrildi. Bir nehir yarıldı da iki leylak uykuya girer gibi ölüme yaslandılar. Matemlerine çağırdılar seni.
Bir şiiri sever gibi sevdin gitmeleri.
Bir mısra düşüverince içine, kana kana yandın ve teselli aradın yollarda.
Kaf Dağı’nın önüne bağdaş kurmuş ve yollar ve yolcular arasında hassas bir denge kurmuş saydın kendini. Saçların rüzgârla dökülüyordu da geçen zamanın ayrımına varamadın. Bir değil birçok kez kırlangıç eğilip su içti de avuçlarından güneş ne taraftan batar umursamadın. Sessizliğin karanlık bölgelerinde cenge kalkışan hatırlar kadar yalnız bıraktın ardını.
Ne çare?
Mevsimler eskidi.
Yine gidiyorsun.

Sen gidiyorsun ve susuz bir menekşe gibi ölüyorum. Boynum uzuyor, ellerim tutmaz oluyor. Hangi yola baksam bir heyecan yakalıyor beni; savurup kimsesiz bir adacığa atıyor naçar bedenimi. Ellerimle severdin, biliyorsun. Uzun ve kalem parmaklarımla ellerim. Ellerim sen gittikçe suya banıyor, yuvarlaklaşıyor. Bakamaz oluyorum ellerime. Sonra bir ağırlık çöküyor da göğsümün üzerine nefes alamıyorum. Korkuyorum senin gitmelerin kadar olmasa da inip çıkmaz olmasından korkuyorum göğsümün. Rüyalar görüyorum, karabasanlar, kepuzeler, ecinniler… Onlar da biliyor göğsümün üzerindeki ağırlıktan. Gülhatmi kaynatıyorum. Gül kokuyor göğsüm. Sen gittikçe ikişer üçer geçiyor seneler. Nasıl da yaşlanıyorum. Kalbine hürmet diyorum ellerime baktıkça. İkindiler kararıyor. Gölgeler hep koyu hep devasa. Geçmişi hatırlamamam gerekiyormuş, öyle söylüyor doktor. Sakinleştirici ilaçlar yazıyor hiçbirini almıyorum. Kahır ekseriya yalan diyorum doktora. Nabzımı saklıyorum. Göğsüme yuvalanan ağrılardan asla bahsetmiyorum. Yokluğun sevgisi de oluyormuş demek. Vuslat türküleri kadar ayrılık türküleri de hoş bir sebep bağlamış yareme. Hayret.

Mevsimler eskidi.
Git.
İlk gelen otobüs senin ülkene açılan bir kapı değil midir?
Ben alınyazısı sularında bir matem rengiyle salınırım. Git. Ellerin sallanmasın. Usulca eğ başını. Sıkıca yum gözlerini. Ben öyle yapıyorum. El sallama. Ayrılık şahit toplamasın.
Yaşamak böyle bir şey işte. Acı ve sabır; dua ve isyan biraz.
Hangi bulutun peşinden koşabilirim ki?
Hangi rüzgâr yüklenir beni can evimden?
Elim uzandıkça kaçıyor her şey. Sen bile…

Mevsimler eskidi ise durma git. Eşiğine baş koydum hüznün. Yeni baştan okuyabilirim.
Benim olan ne varsa can belasına yakar, senin olan ne varsa “ne olduğunu bilmeden” külde harman, harmanda bela, belada aşk, aşk’ta ayrılık ve ayrılıkta kesişen yollara naz sürer, avaz ile susku, teselli ile arzu beşiğinde ömür sallarım.

Git ey ömrün en malihulya demleri…
Zamanı ise git.
Gözlerime sızan karanlıktan ellerime konan çizgilere uzun ve nazik hayretlerle bak ve git.
Acının ellerine bakar gibi git…

Sana hitabımı kaybediyorum.
Dost.
Bu kadarla bileceğim seni.
Bu kadar…”

Kalkıp abdest alıyorum. Uzaklardan dualar salınıyor. Birkaç sahife Kur’an okuyorum. Şehrin öte tarafından koşup gelen adamlar görüyorum. Karanlıklar aydınlanıyor, şehir uyanıyor, dünya tekrar dönüyor. Seneler öncesinden seneler sonrasına kendime, kendim tarafından yazılmış bir mektubu okur gibi bir kez daha okuyorum. Bu kadar’la bitiriyorum her satırı. Bir çocuğun babasının ölüsüne nasıl bakacağını hayal ederek kapatıyorum kâğıdı.

Sokağa çıkıyorum.
İlk gelen otobüsteyim yine.

, , , ,

Yorum Yaz