Özgürlük Yansısı

Çar, Eyl 29, 2010

Şehir

Her şehrin bir meydanı vardır. Her ilçenin, her kasabanın, her köyün bir meydanı vardır. Bu meydanlar, özellikle küçük yerleşim birimlerinin damarıdır. İsimleri kolay kolay değişmeyen Cumhuriyet Meydanlarıdır oraları… Meydan açık alandır. Tercihen geniş olmalıdır. Ki, meydan vasfını yerine getirebilsin. Düz bir alan olmalıdır ki şehrin yansıması berrak olsun. Ve meydanlar evlerin misafir odaları gibi olmalıdır ki şehrin misafirleri buraya bakarak yargılarını belirtsinler…

Kulaklarımda “haydi” çınlaması güzel, güneşli ve belki sıcak sayılabilecek bir kış günü otobüse atladığım gibi kendimi şehrin meydanında buldum. Belki nostalji arıyor, tarihin izlerini sürerek herkesin yaşayarak okuduğu fakat bir şey anlamadığı Kayseri’nin satır aralarında kalan hakiki yüzü ile karşılaşmak istiyordum. Belki beni harekete geçiren, âşinâdan ilk kez fark ediyor olmanın ilgisine ve zevkine çeken Cengiz Çandar’ın şu aşağıdaki satırları idi:

“Daha çocukluktan çıkmadan, Anadolu’nun orta yerine yatılı okumaya gönderildim. Kayseri’nin on kilometre ötesinde bir nahiyenin en tepesindeydi okulumuz ve okuldan yürüyerek on dakika ötedeydi yatakhanemiz… Özgürlük duygusu kişiliğimde o dönemlerde iyice yer etmiş olmalı. Bitmez tükenmez kış aylarının akşamüstlerinde okulun bahçesinden Kayseri’den Sivas’a uzayan beyaz düzlükleri seyrettiğimde, sonsuzluk kavramını; üç sivri dişe benzeyen zirvesi her daim karla kaplı muhteşem Erciyes’in gökyüzüne mağrur ve vakur yükselişini her seyrettiğimde de altedilmez özgürlüğün meydan okuyuşunu belli belirsiz hayranlıkla beyin kıvrımlarıma kaydetmiş olmalıyım. Büyük Sinan’ın köyü Ağırnas göz ufkumdaydı. Tarih ve coğrafya kolleksiyonculuğum, o yıllarda uç vermişti bile.” (Cengiz Çandar, Benim Şehirlerim, Sayfa: 8, İz Yayınları 1999)

Meydanda, İki Kapılı Camii’n iki minaresi arasından gördüğüm Erciyes, mahpus bir sevdayı çağrıştırıyor. Muradım Kayseri’deki tarih ile göz göze gelip gerekirse kucaklaşmak, gerekirse uzattığı ele yapışmak. Göz gezdiriyorum. Pergelin ayağı olup olduğum yerde dönüyorum. İki Kapılı’nın hemen solunda Kale. Onun solunda Sivas Caddesi ve Merkez Postane. Solunda Yeraltı Çarşısının bir minare yüksekliğindeki havalandırma bacası. Yeni düzenlemelerle otoparkın yerini alan tören alanı.. Solunda Medrese. İçerisi kitapçılarla dolu bir mekan. Solunda Kayseri’nin medar-ı iftiharı (!) Hilton, altında Almer ve burnunun dibinde Meydan Parkı. Yine solunda Düvenönü’nden gelen surlar ve tekrar İki Kapılı…

Olmuyor bir türlü. Bakışım ona sevdalı, ona meftun. Her bakışım dönüyor ve Erciyes’e mıhlanıyor. Kayseri’de nereden bakarsanız bakın Erciyes’i görürsünüz. İşte meydandan da alabildiğine davetkar görülüyor. İki minarenin arasından sesleniyor, el ediyor biraz mahzun ama daima naz ediyor.

Erciyes’e bakmak demek bir dağa bakmak demek değildir. Çünkü bir sırdır Erciyes. Öyle ki ona nasıl bakarsan öyle görürsün. Meydanda bir kez daha baktım. Benim gördüğüm ak yazması ile Anadolu idi. İçimi bir kez daha ısıtan Erciyes. Her bakmada Erciyes’i orada yani kıblede görünce, hâlâ dünyanın aynı dünya olduğunu, yeri sabitleyen Allah’ın ayetlerinden birinin vazife başında bulunup sûr’u beklediğini düşünürüm. Tarihe şahit ve tarihle efkârlanan Erciyes…

Hangi tarih?

Darası düşülen bir tarih var Kayseri’de.

Şehir: Azamet ve kibir.
Apartmanlar: Kalabalık ve kir.
Eski evler tıptı duvar halıları gibi siyah – beyaz filmlerde. Eskiden adetti; odaların boş ve anlamsız duvarlarını geyik veya Kâbe motifli halılarla süslemek. Şimdi o da kalmadı. Tel örgülerin gerisinde ve alabildiğine ortasında şehrin “değişimi” seyrediyoruz. “Bizim pencereden bakınca” diyor annem, “göremeyeceğin yer yoktu. Erciyes’e bakar ve anlardık havanın nasıl olacağını.” Bugün, perdeleri sıkı sıkıya kapatıyoruz. Karşı apartmanın balkonları, pencereleri evimizin içinde.

Yüksek ve çirkin binaların caddelerle deşilen karınlarından görünen Erciyes, odamdaki duvar halısını andıran ilk dağdır benim için. Gözlerimi açtım ve Erciyes’i gördüm. Sinan gibi. Yüreğimi açtım ve yüreğine buyur etti. O’na baktıkça içimi bir heybet, bir vakar kaplar. Öfkelensem bir karşılık bulurum Erciyes’te, sevinsem başka bir karşılık…

Görmelisiniz, akşamın ilk karanlığı bir kış günü şehrin üzerine zehir tül perdesini atınca, karlı zirvesiyle Erciyes gelinlik giymiş bir Türkmen gelinini andırır. Başındaki aklarla pir-i fânidir Erciyes. Geçmişe bakar, gözleri dolar. Kutlu insanlar, ta uzak çöllerden gelerek Kostantiniyye’ye doğru at sürerler. Sularıyla serinlik, yüreğiyle serinlik katar Erciyes, peşleri sıra esenlik diler, zafer diler. Sancak-ı Şerif’le donanmış ulu bir ordu; İlay-ı Kelimetullah için cihanın dört yanına muştu taşır, umut taşır, cennet taşır… Gözlerinden akan ırmaklarla rahmet, merhamet taşır Erciyes. Ayakları, elleri prangalanmış olsa da Din-i İslâm-ı Mübin’e kasd etmiş küffara, evladlarını gönderir, öfkesini gönderir.

Ne zaman yüksekçe bir yerden şehre baksam, hayıflanırım. Ah derim, Erciyes’in gözleri olsa bende, gördüklerini görebilsem, duyduklarını duyabilsem!

Başı kar, rüzgar, ihanet ve celallik ile pürmelal; etekleri tevâzû ve teslimiyet ile sımsıcak dağlar… Allah’ın âyetlerinden bir ayet, Erciyes.

Meydanda tarihiyle bir Kayseri’ye şahit olursunuz da gözünüze ilişen Erciyes ile özgürlük nağmeleri akıverir yüreğinize. Özgürlük yansısı alıp dönersiniz apartmanlarınız içre. Artık apartmanlarınız teskin mahalli değildir, bunalır, daralır, yayından fırlamış ok misali atılmak istersiniz dağlara şehrin karabasanlarını ardınızda bırakıp. Erciyes’le göz göze gelmek tılsımlı bir nazardır doğrusu. İflah olunmaz yaralar açar şehirli yanınızda.

,

Yorum Yaz