Rüzgâr

Cts, Mar 8, 2014

Hikâyat

Bizim bu dağ köylerinin baharda rüzgarı hiç bitmez. Ne zaman, nasıl eseceği de belli olmaz hani. Perdeyi aralayıp da dışarı bakınca kuşları bitlendirip topraktan dumanlar yükselten bir güneş görürsün. İçin aydınlanır. Çünkü güneş, hele mavi gök, mutluluk ve yaşama sevinci zerk eder damarlarına. Usulca kapıdan burnunu uzatırsın. Kötü bir sürprize hazırlıklı olmak, tedbir almaktır bu. İyi. Korkulacak bir durum yok. Güneş, hakikaten güneştir. Isıtır, hele dulda yerler yakar, kavurur. Bizim memleketler gibi 7 – 8 ay kış olan yerlerde güneşin kıymeti bir başkadır.

Ayağını toprağa atar atmaz, hafifçe gömüldüğünü, arza yolculuğa başladığını ve belki biraz da toprağın altını düşünürsün. Öyle ya, bir de toprağın altı vardır bizi bekleyen.

Çocuklar, evlerinden biraz uzakça yerdeki düzlükte bilye oynamaktadır. Kızlar, sek seke kendilerini öyle kaptırmıştır ki ne güneşten ne acıkan karınlarından haberdardırlar. Anneleri, komşu çocukları ile durmadan haber gönderir, olmaz, kendileri başlarına beyaz çarlarını alarak düzlüğün başına kadar gelir; bir eliyle yanındaki bebesinin elini tutarken çenelerinin altında tuttukları çarın ucunu sıkıca kavrar, biraz öfke biraz sevecenlikle bağırırlar:

“Kör olasıca gelsene gari.”

“Oynuyoruz anne.”

“Oyununuz batsın. Çabuk gel. Boyun devrilsin e mi?”

Çocuk nazlana nazlana ve sürüklenerek gider anasının peşinden. Olur olmaz her şeye bir köpek havlar.

Ağaçlar çiçeklerini dökeli birkaç gün olmuş, yaprağa durmuştur. Yağmuru yedikten sonra güneşle mantar olup çoğalan tarlalardaki sarı, mavi, yeşil, beyaz rengarenk çiçeklerden mis kokular gelmektedir. Canınız gider. Bir sigara yakar, çiçek tarlalarında hayal edersiniz kendinizi. Yeleğin önü ve gömlekten bir düğme açılır. Gerinirsiniz. İşte hayat budur. Tam alnınızda güneşin eli, sırtınız hafiften ter içinde, üzerinizde kuşlar, kelebekler, arılar…

Beli kapıp bahçenin bir ucundan göz ucuyla kestirdiğiniz bir yere kadar bellemeyi murad edersiniz. Bahçe zamanıdır ve toprak yüreğinize bakar.

O da ne?

Ağaçların taze yaprakları hafiften sallanmaya başlar; sırtınızdaki ter, üşütmeye. Önce saçlarınız dalgalanır. Gözlerinizi büzmeye, kirpiklerden sızıp içeri giren toprağı çıkarmak için ovuşturmaya başlarsınız. Rüzgarın nereden, nasıl çıktığını anlayamadan kendinizi, koynunda bulursunuz. Gittikçe kuvvetlenir, coşar…

Önce kuşlar, sonra ve en sonra çocuklar terk eder meydanı. Kıbleden, toprak yolu önüne katıp gelen bir tek rüzgar vardır ortada. Ağaçların 10 – 15 cm. gerisinden çaktığınız destek kazıklarının iplerini son bir kez daha kontrol edip siz de sıvışırsınız duvarların gerisine.

Sıra ve söz rüzgarındır. Güneş ve mavi gök altında rüzgar. Odanın bacasından kış günlerini anımsatan uğultular gelir. Biraz sonra pencereler ıslık çalmaya başlar. Burnunu her yere sokar rüzgar. Açık kapıları çarpar, boş bir kutuyu bahçenin bir köşesinden diğer köşesine sürgün eder, oyun oynar.

Rabbim kocaman ve gri – siyah bulutlarla yağmur gönderene veya anında durdurana kadar rüzgar, bahçeden pencerelere, toprak yoldan ipteki çamaşırlara ve boşluğa kadar estikçe eser…

Bizim dağ köylerinin rüzgarı hiç eksik olmaz. Ne zaman, nasıl eseceği de belli olmaz hani!

,

Yorum Yaz