Acının Muşahhas Hâli

Cum, Oca 29, 2010

Dün'ler

Montumu kaptığım gibi çıktım su alan gemimden. Geceydi. Yalnızdım ve geceydi. Bu bir çok bahanenin üzerini örtmeye yetecek derecede bir gerçekti. Ne dolmuş çalışıyor ne otobüs. Tipik Orta Anadolu şehrinin mübarek yalnızlığını ve tenhalığını yaşıyor Konya. Yakalarını kaldırdığım montumun dar tufanına biraz daha sokularak yürüyorum. Cemil Meriç karanlığıyla yürüyorum. Balzac ve Dante deyip daha koyu susuyorum. Münzevi bir ademin kanına karışan zehirle susuyor ve yürüyorum. Uzun bir yol değil mi hayat? Kimine göre uzun. Mesela bir ağabeyim daha varmış; 3 aylıkken rahmeti rahmana kavuşmuş. Annem hep o bebeğini anar ve cennette kendisini karşılayacağını düşünür. Cennet temli hayaller kuruyorum. Ölmüşüm diyorum. Hesap. Mizan. Sırat. Cennet ne olur beni de alsın içine… Sırtımdan bir ayaz geçiyor. Musalla’dan geçiyor gölgem. Mezarlığın kopkoyu karanlığından bir ses düşüyor üstüme. “Abi” diyor “bir sigara…” Uzattığım sigarasını yakarken yalımdan yüzüne bakıyorum. “Hayat ne kadar kısa diyorum.” Son sürat bir araba geçiyor Musalla ile aramdan. Kahkahalar, naralar, içki kokuları…

Musalla ardımda, Otogarın yanı başındayım.
Gece.
Hâlâ gece.
Otogara girmeden transit geçen bir otobüs selektör yapıyor. El kaldırıyorum. Şimdi koku ve uyku ile insanı baygınlaştıran otobüsün teker üstü koltuğuna sığınıp başımı cama yaslıyorum.
Gece.
Yolda tek tük kamyonlar, birkaç uzun yol otobüsü. Şehirlerarası yollarda terk edilmişliğin ezgisi var. Gece. Otobüste bir kaptan bir ben uyanığız. Acılı bir arabesk çalıyor. Sigara üstüne sigara. Sitem içre sitem.

Otobüsün camından bana el ediyorsun. Şimdi fark ettim, tır geçerken savurmuştu ya ışığını. Demek hep benle idin. Ne güzel. Birden efkâra mola verdiriyorum. Radyoda, “Şimdi uzaklardasın gönül hicranla doldu” çalıyor. Hüzzam yanım vardır bilirsin. Kucak açarım efkara.
Sen ne zaman geldin? Yağmur mu yağıyor yoksa? Hangi şarkıdır seni getirip göz sürgünlerime zerk eden. Hasretim. Hasret yüklü kamyonlar, yollar, karanlıklar…
Nasıl mutlu ettin bir bilsen. Şu horultularla uyuyan bütün otobüs ahalisini bağrıma basabilirim. İsyana durabilirim bir şiirin son mısraı üzerine. Bir yağmaya takat yetirebilirim şimdi aşk ülkesinde. Sana boynumu uzatıyorum. Kabul buyur…

Dur çevirme yüzünü. Yanılmışım. Ellerim yanıyor dur biraz. Hani seni beklerdim okul yollarında. Hani mütebessim sessiz bir su gibi akıp geçerdin yanımdan. Hani bir kez olsun sesini duymamış, ta içine bakamamıştım gözlerinin. Hani hep başı yerde, hep yalnız ve siyah beyaz filmler kadar olmasa da Orhan Gencebay filmlerine konu olmuş bir suskunluk ile uzanırdım ya sokağınızın karanlığına. Sırf sen bir kez elini değdin diye evinizin önündeki elektrik direğine şükran hisleriyle sırtımı dayamış sabahlamıştım ya kimsenin bilmediği, bilemeyeceği sevda sözcükleriyle. Hani bir…..

Sen mütebessim bakınca dünyaya bir kez daha geliyorum.
Bir kez daha betim benzim kanla doluyor, ellerim geri dönüyor bana.
Dur.
Bir şey söylemen gerekmez. Seni yanı başımda bileyim yeter. Göğsüne yaslanır gibi buz kesen cama dayayayım başımı. Yeter.
Sen, yeter.

Sen bana geldikçe ben aşk kesiyorum, aşk oluyorum.

Sabahla iniyorum otobüsten. Çevre yola düşmemiş daha gün ışığı. Binerken otobüsün uyuyan yolcuları hâlâ uyuyor. Kaptan sessizce basıyor gaza.
Kuşlar duyuyor.
Kuşlarla giriyorum mahallenize ve bunu bir tek kuşlar duyuyor.
Ayların hasretiyle yaklaşıyorum gönül mabedime.
Kalbim çırpınıyor. Aşk kulesinin nöbetçisi oluveriyorum.
Kuşlar penceren önünde çığlığa duruyor.
Bir aşk sayhası salıyorum dünyaya. Dünya duyuyor sen duymuyorsun.
Kuşlardan utanıyorum.

Anamın cennet kokusuna ram olup baba ocağına savruluyorum.
Bütün aile pür neşe, kahvaltı üzereyim.
Sen yoksun ne haldeyim.

Baba Ocağım.
Sana bir mektup var diyorlar. İsteksiz görünerek alıyorum. Gözyaşı imzalı. Çöl ve gurbet kokuyor. Kan ve gözyaşı. Aşk ve acı. Kan, kılıç, acı…

“Dostum.
Kerbela 1995 – Acı

Kerbela Kerbela olalı
Görmedi böyle delişmen erleri bağrı yanık
Bir korku sindirdiler çölün bağrına
Sallayıp titrettiler asumanı
Melekler saf tuttular göğün kapısında
Heybet doldurmuştu kanatlarını
Hüseyin’in aşkına yanmaktaydılar
Kerbela ey Kerbela
Niye rehin aldın Hüseyin’in kanın
ı
(Müştehir Karakaya)

Her gün aşûra, her yer Kerbelâ şiarınca yazıyorum sana. Kerbela’ya taze bir acıya girer gibi giriyoruz. Kerbela yüreğimizde bir kez daha su ve ateş, sabır ve isyan, dua ve ölüm kelimelerini fitilliyor. Gözlerimiz önünde müthiş bir manzara canlanıyor: Peygamber secdeye gittiğinde sırtına çıkan çocuk, peygamber torunu bir çocuk ve o çocuğun şehid edildiği Kerbela (kanlı toprak). Akıl isyanda yürek harp yeri. Kerbela ey Kerbela, bir yudum suyu haram kılan Kerbela… Kerbela bir cinayet, trajedi ve musibet Zâlime lanet, mâsuma rahmet Kerbela.

Kerbela bizim için şu değil midir Sevgili Dostum:

“Bir gün Peygamber (sav), Hüseyin (a.s)’ı kucağına alarak şöyle buyurdu: “Hüseyin’in şehadeti üzre müminlerin kalbinde bir aşk vardır, o aşk asla soğumaz.”

Sonra buyurdular ki: “Babam, her gözyaşının maktülü olana (Hüseyin’e) feda olsun.”

Ey Resulullah’ın torunu, her gözyaşın maktülü nedir? dediklerinde; “Onu anan her mümin, mutlaka ağlar” buyurdular.

Hz Hüseyn dendiğinde susayan bir kalbim olsun. Kerbela. Tükenmez bir acı.

Kanlı toprak düşüncesiyle baktığımızdan mıdır bilmem önyargılıyım. Kerbelâ’da yaşayanların simasına bakarak hiç itimat telkin etmediklerini rahatlıkla söyleyebilirim çekinmeden. Yanlışımı biliyorum ama küskünlüğüm artıyor Kerbela’ya ne çare? Kan ve karanlık ve isyan üzerine inşa edilmiş bu şehirden ve Kerbela ‘yı teneffüs eden kimselerden ister istemez korkuyorsun. Dar sokaklara giremiyorsun. Abdesthaneleri bakımsız, alelade. Kerbela tarihi lekeyi kaldıramayan ve gittikçe daha kararan bir şehir hüviyetinde.

Kitaplar yazar ki: “Peygamber Efendimiz, Hasan ve Hüseyn’i çok severdi“. Bir defasında da: “Hüseyin bendendir ben de Hüseyin’denim. Allah, Hüseyin’i sevenleri sever.” Buyurmuştur. Bizler Hz. Hüseyin’i seviyoruz. Sevgimizi dualarımızla, fatihalarımızla taşıyoruz. Sanduka başında Yasin okurken mübarek bir bedenin, masum bir yüreğin yasını tutup acısını hissederek okuyoruz. Karşımızda Hz. Hüseyin var ve baktığı yerde İki cihan serveri duruyor diye bakıyoruz. Kanlı ellerine uzanıp kurumuş dudaklarını su ile ıslatmanın hayaliyle bakıyoruz. İbret diye bakıyoruz. Dost diye sarıyoruz Hz. Hüseyn’i.

Iraklının sevgi gösterisi ise biraz daha farklı ve daha eyleme yönelik. Altın kubbesinin altında ve demir parmaklı sandukasının içinde yatan Hz. Hüseyin’in başında bezler bağlıyorlar, küçük beyaz taşların üzerine secde ediyorlar ve “ağıtçı” denen kadınlar, kasideye benzer bir şey okuyan ihtiyarın etrafında halkalanıp o okudukça çılgınca ağlıyorlar. Bir de tuhafımıza giden bir olay oldu Türbenin içinde: Cenaze namazı kılınan mevtayı 5 – 6 kişi camiiin içine sokuyor, Hz. Hüseyin’in sandukasının etrafında iki kez döndürerek (tavaf ettirerek) tekrar dışarı çıkarıyorlar. Bunun ne manaya geldiğini hocalarımızdan da bilen yoktu maalesef.

Kerbela, kıyıda kalmış. Tarihi bir “intikam” şehri hüviyetinde. Yaşayanlar çatık kaşlı, sokakları kirli, güneşi daha bir sıcak. Türbenin altın kaplamalı kubbesine vuran sıcak ciğerine oturuyor insanın. Herkes birbirine hasım sanki. Sanki saflar ayrışmış ve bir kıvılcımı bekleniyor intikamın. Kimden? Nasıl? Muamma.

Kerbela acının mersiye hali.
Kerbela acının muşahhas ve mücessem hali.
Kerbela.
Kerbela, Hz Hüseyn dendiğinde susayan bir kalbim olsun duası.

Çöle yeniden koyuluyoruz. Çöl dedimse de hani filmlerden hafızamıza nakşeden develerin ağır aksak ilerledikleri kum tepecikleri gelmesin aklınıza. Basbayağı bizim köyün arazisi gibi taşlık düz bir alan. Kıblemize yönelmek için yola koyuluyoruz koyulmasına da Kerbela’nın gecesi de tam bir zifiri karanlık. Elleriyle yönünü bulmaya çalışan kör gibi, arabamızın farlarından medet umarak ilerliyoruz. Bir saat kadar gittikten sonra askerle durduruyor. Nereye diye soruyorlar. Suud diyor şoförümüz. Askerler gülüyor be bir şeyler söylüyorlar. Şoför anlamıyor. Meslek derslerine giren hocalarımız giriyor devreye, Arapça okutan hocalarımız. Askerin konuştuğu Arapça’yı anlayamıyorlar. Herkes naçar. İngilizcesi iyi olan bir arkadaş geliyor arka koltuklardan. Ters yönde bulunduğumuzu, geri dönerek Necef yoluna dönmemiz gerektiğini askerden tercüme diyor. Hocaların rengini tahmin zor olmasa gerek.

Geri dönüyoruz.

Can dostum,

O gün bu gündür bu utanç hâlâ gündemimi işgal eder. İki Müslümanın anlaşamayacak halde bulunmasına kahrolurum.

Bu acı ve kara mektubumu kabul buyur. “

, , ,

Yorum Yaz