Sayha Tarihi – 1

Pts, Oca 13, 2003

Dün'ler

Su Akar Yatağını Bulur

1990 senesinin kış mevsimi sert geçmişti. Durmadan caddeleri, sokakları dolduran kar, uzun seneler unutulmayacak bir kışın resmini çizdi insanların zihnine. Gurbette idi. Lakin o da alışmış, o da benimsemişti Konya’yı. Çünkü ikinci senesini doldurmak üzereydi. Yabancılık çekmiyor, yaban olarak görülmüyordu. Gerçi on sene önce ablasını bu diyara gelin etmişler, o zamandan sonra gidip gelmeleri hiç eksik olmamıştı. Kâh yeğenlerinin doğumu kâh hastalık – sağlık… Ama bu sefer durum farklı idi. Eniştesi ve ablası, tersine dönen işleri yüzünden baba ocağına zorunlu dönüş yapmışlardı. Bir senedir tamamen yalnızdı. Binlerce, milyonlarca evinden barkından ayrılan, kısmet ve istikbal gayretine düşen gençlerden biri gibi. Tek başına.

Edebiyat Fakültesi 2. Sınıfta idi Kerem. İlk seneki acemilik ve gariplik tamamen gitmişti. Okuldaki arkadaşları arasında samimiyet tesis edebildiği, bu uzun boylu, kıvırcık saçlı, gözlüklü ve içine kapanık insan ile diyalog kurabilen, kendisi gibi içine kapanık ve gelişmeleri endişe ile izleyen birkaç kişiden ibaretti. Aslında kimsenin de bundan bir şikayeti söz konusu değildi. Anadolu insanında mevcut olan kan ısınması, herkesin safını hemencecik tayin etmişti. Gayri iradî birkaç kez ön plana çıktı. Osmanlıcası, bunların ilkidir. Sınıfta yazılan ve hoca tarafından takdirlerle karşılanarak yine sınıfta okutulan hikayesi ikinci oldu. Ön yargılar değişmeye, samimiyet kurmak isteyenler artmaya başlamıştı. O, bunlara aldırmadı. Utana sıkıla sınıfta, en arkada, kendi gibi birkaç kişi ile oturdu. Beyşehir’in Doğanbey’den Süleyman, Bozkır’dan İsmail, Edirne’den Hüseyin, Salihli’den Orhan … Sınıfta okuduğu Kaldırımlar şiiri ve Bölüm Başkanı ile giriştiği kadınlara öncelik verilip verilmemesi meselesi, zaten mevcut olan çizgiyi daha da kalınlaştırdı: Herkes kendi grubu içinde kaldı.

Şerafettin Camii’in arkasındaki yurtta kalıyordu. Buraya kaydolması da ablasıgile yakın olmasındandı. Başka bir düşüncesi yoktu. Gerçi yurtta İslâmî hassasiyetin ön planda tutulması gizliden gizliye mesud ediyordu fakat esas olan iç dünyası idi. Huzur ve sessizlikti aradığı. Okulla yurt arasında gidip gelmek, bir an önce mezun olarak vazife almak ve bu arada durmadan, ara vermeden okumaktı isteği. Yurtta aynı odada kaldığı arkadaşları onu daima ranzasında elinde kitap ile gördü. Bu aşinalık aylar boyunca devam etti. Durmadan okuyor, kalın deftere durmadan bir şeyler yazıyordu. Kimse ile bir alıp veremediği yoktu. Okumaktan başka…

Yurtta da ikinci senesi idi. 207 numaralı geniş odadan 204 numaralı küçük, dört kişilik odaya geçmişti. Okul, rayında gidiyordu. Okuyup yazmaya devam ediyordu.

Bir gün bu küçük odada, bu güneş görmeyen fakat her açıdan sıcak odada bir fikir geldi aklına. Yurdun girişindeki ziyaretçi odasında , okullarda olduğu gibi, boş duran bir pano vardı. Gelen ve gidenin eksik olmadığı bu odanın, bu panonun bir kelime, bir cümle ile de olsa değerlendirilmesi gerektiğini düşündü. Bir ayet, bir hadis, bir kısa yazı, bir slogan dahi bekleyen, beklenen kişiler için faydalı olabilirdi. İnsanlara şöyle veya böyle faydalı olmaktı amacı. Kimseden bir şey istemediğini, ama iştirak etmek isteyenlere de bir deneme olması açısından memnuniyet duyacağını, bütün mesuliyeti üstüne alabileceğini yurttaki öğrenci temsilcisi arkadaşlarına açıverdi. Aradan birkaç gün geçti. Kış yerini yavaş yavaş sıcak günlere bırakıyordu. Her ne kadar kar aralıklarla yağmaya devam ettiyse de öğle olmadan eriyordu. Baharın gelmek üzere olduğuna inancı arttı. Okulda ikinci senenin ikinci yarı yılı başlamıştı. Bir akşam yemekten önce öğrenci temsilcilerinden Abdurrahman, karadeniz şivesi ile Vakıf Başkanı’nın (Yurt bir vakfa aitti) onu istediğini söyledi. Beraberce Başkanın odasına gittiler. Başkan, oturduğu masayı pek doldurmayan, otuz yaşlarında, saçları düz ve yana taralı, bıyıklı sıradan bir kişi görünümündeydi. Gözlerinden başka hiçbir farklılığı , hiçbir olağandışlığı yoktu. Gözleri, yerinde duramayan, herkeste olmayan bir fıtratın ipuçları gibiydi. Koltuktan kalkınca boyunun da pek uzun olmadığı, hatta kendine göre kısa bile sayılabileceğini gördü. Hele Abdurrahman ile yan yana geldiklerinde çok cılız kalmıştı. Abdurrahman, “Kerem bu ağabey” dedi. Hafifçe başını salladı. “Kendisinden pek umulmayan ses tonu ile “Pano hazırlamak yerine matbaada bastırıp dağıtacağınız bir dergi hazırlasanız daha iyi olmaz mı?” dedi ve soluklanmadan arkasından ekledi: “Finanse işini hallederiz, reklam ve satış açısından yardımcı oluruz.” Kerem, dışarıya pek belli etmemeye çalışsa da kısa bir şok geçirdi. Ummadığı, beklemediği bir teşvikti bu. Hem çıkabilir miydi bu işin içinden? Sade bir okuyucu olarak kalmak daha bir yakın göründü. Ama Başkan ve Abdurrahman, ışıltılarla bakıyorlardı gözlerine. Yutkundu. Başını hafifçe yere eğdi. Sonra aynı hafiflikte kaldırarak Başkan’a baktı. Duyulur duyulmaz bir tonda: “Bir araştırıp düşünelim” diyebildi. Aslında bu sözleri söylerken hem için için seviniyor hem de böyle bir lokmanın boğazdan geçip geçmeyeceğini düşünüyordu. Başkan, “En kısa zamanda bildir” diyerek çıktı. Öylece kalakaldı Kerem…

Gayret Sofrası

Başkanın ayrılmasıyla derin düşüncelere daldı Kerem. Ne yapacağını tam kestiremeyen insanların kararsızlığı vardı. Yanı başında durmadan konuşan Abdurrahman’ın söylediklerinin bir kelimesini bile duymamıştı. İri yarı biriydi Abdurrahman. Trabzonluydu. İlk tanıştıkları günlerde, bir çok arkadaşı gibi, o da ne konuştuğunu anlayamıyor, sık sık ya tekrar ettiriyor ya da yavaş konuşmasını istiyordu. Bazen tane tane konuşur, karşısındaki kişinin gözlerine bakarak anlaşıldığını gözlemlemeye çalışır, lakin bu durum fazla uzun sürmez, tekrar eski hızına kavuşurdu. Ne kadar anlaşılmasa da tatlı bir şivesi vardı. Belki şivesi kadar hararetli konuşmasını el kol hareketleri ile tamamlaması hoşuna giderdi arkadaşlarının. Girişken, lafını esirgemeyen ve çokça patavatsızdı. Çok büyük, çok hayırlı bir iş yapacaklarına, büyük bir kısmetin geldiğine, hiç düşünmemeleri gerektiğine dair Kerem’in hiç de dinlemediği bir konuşma yaptı.

Kendi dünyasındaydı Kerem. Önünde tercih yapması gereken bir durum vardı ve hayatta böylesi ikilemlerden ne kadar nefret ettiyse hep üzerine geliyordu. Ortada bir teklif vardı. Bunun karşısında teklifin çok daha farklı karşılığı. Kitaplardan çok şey öğrenmişti. Şimdi bir işe yaramıyordu lakin. Tamam dediğinde, karşısına çıkacak zorluklar geldi gözünün önüne. Öncelikle hiçbir tecrübesi yoktu bu işte. Sonra, nihayetinde bir öğrenciydi. Memlekettekilere karşı sorumluluğu vardı. Eline yüzüne bulaştırmak, başarısız olmak vardı. Hem kimle yapacaktı bunu? Ne aklına ne gözünün önüne bir kimse gelmiyordu. Boyundan büyük görünüyordu. Tarttı, biçti. Olmadı bir daha. Olmadı bir daha…Kafasında az çok şekil almaya başladı. Eninde sonunda bir yerden başlaması gerekmeyecek miydi? Gözlerinin ferini tüketinceye kadar okumaları boşuna mıydı? İşte bir fırsattı bu düşünmek, düşünceleri paylaşmak, daha çok okumak, daha çok yazmak ve belki insanlara faydalı olabilmek için. Üç aşağı beş yukarı kararını vermişti artık. Yükleneceği bu mesuliyet ya ilk muvaffakiyeti ya ilk hezimeti olacaktı.

İki gün sonra Abdurrahman’a “Tamam” dedi. Bu tamam birkaç dakika sonra Başkana ulaştı. “Hemen başlayın” emri geldi aynı dakikalarda.

* * *

Birkaç gün sonra hummalı bir gayretin içine daldılar. Önce, yurtta böyle bir dergi çıkartılacağı ilan edildi. Öğrenci temsilcilerinden Mehmet Doğramacı’nın teklifi ile derginin adı “Sayha” olarak kabul edildi. Eli kalem tutan, yazmaya hevesli herkes buyur edildi gayret sofrasına. Her ilkte olduğu gibi onlarca genç şevkle atıldı. Kerem ve Abdurrahman, eserleri için reklam telaşesine düştüler. Bazen çıktıkları kat kat binalardan büyük, tarifsiz bir sevinçle iniyorlar, bazen ümitvar ve arzulu girdikleri dükkanlardan, yazıhanelerden gönülleri kırık, sitemkâr bir vaziyette çıkıyorlardı. Yeterli olmasa da epeyce reklam birikmişti ellerinde. Artık iş çok ciddi boyutlardaydı. Kesinlikle geri dönüşü yoktu. Herkes duymuş, reklamlar alınmış, yazılar toplanmaya başlamıştı. Kerem, kendini bu işin piri, üstadı olarak görmese de çevresindekiler öyle görmek istiyordu. Utana sıkıla yazı getiren, daha defterinin sayfasında müsvedde şiirini, olur mu olmaz mı diye okutana, Kerem’e okutmadan temize çekmeyene, sahi çıkacak mı kelimelerini istihza ile soran, çıkacağına inanmayanlara kadar bir anda gündemin birinci maddesi oluvermişti. Bu veya buna benzer faaliyetlerde daima geri planda kalmak isterken öyle bir meydana düşmüştü ki böylesi yük altına girecek ondan başka kimse yoktu piyasada. Allah’tan inayet istiyordu Kerem…

Birkaç gün içinde Kerem için durum biraz çetrefil hal aldı. Yurt içinde sevenleri ve sevmeyenleri anormal hızla arttı. Yazılarının kesinkes yayınlanacağı düşüncesiyle getirenler, yağ yakanlar, çekemeyenler zor durumda bırakıyordu. Profesyonel değildi lakin yazıdan anlıyordu. Gelen yazılar kalite açısından moral bozmakla kalmıyor bir de şu sayfaya şöyle konsun emriyle geliyordu. Bu arada eski halini, eski havasını aramıyor değildi. Bu koşuşturmaca içinde kitap okuyamaz, derslere çalışamaz duruma gelmiş, reklam koşuşturmacası için okuldan da kaçar olmuştu. Gece yarılarına kadar daktilonun başında gelen yazıları hem tashih ediyor hem temize çekiyordu. Tereddütlerini ve endişelerini içine atarak hazırlıkları bitirmeye çalışıyordu.

Allah büyüktü.

* * *

İdaredeydi. Kimse yoktu. Hızla tükenen balyalardan bir tanesinin ağzını açtı. İçinden bir dergi alarak geriye yaslandı, ayaklarını uzattı. Gecenin bir vakti, tek tük geçen arabaların sesinden başka çıt yoktu. Bütün uğraşların, koşturmaların neticesi Sayha 1. Sayısı ile arz – ı endam eylemişti. Kapağından reklamlarına, yazılardan resimlere kadar ilk kez görüyormuşçasına baktı. Siyah rengin hakim olduğu kapakta, Mevlana müzesi ve hemen yanı başındaki Selimiye Camii vardı. Üst tarafta, ortada Sayha logosu, logonun sağında beyaz çizgilerle Kubbe-i Hadra, solunda ise Milli Gençlik Vakfı’nın amblemi bulunuyordu. Bu kapak kompozisyonunu Hz. Mevlana’nın Farsça dört mısraı tamamlıyordu:

Men bende-i Kur’ân’em eger can dârem
Men hâk-i reh-i Muhammed Muhtârem
Eger nakl koned be coz iyn kes ez goftârem
Bîzârem ez u vezan suhen bîzârem

Reklamları, jeneriği, içindekiler kısmını, yazıları, sayfa numaralarına varıncaya değin okudu. Hâlâ inanamadığı oluyordu. Silkindi. İstedikten ve gayret ettikten sonra demek oluyormuş dedi, kendi kendine. Eleştirilere hazırdı. Takdir edenler kadar eleştirenler; benimseyenler kadar hasım kesilenler olacaktı. Olağandı bunlar.

Öyle de oldu. Her ağızdan bir ses çıkıyordu. Seviyesiz bulanlardan anlayamadıklarını ileri sürenlere kadar, herkese sabırla cevaplar yetiştirdi. Sayha’nın geri planını, nasıl hazırlandığını, kimlerin hazırladığını, zorlukları bir anda uçup gitmişti. Hâce-i Evvel’siz, ellerinden tutan biri olmadan ilk tecrübeyi atlatmışlar, mevsimin yaza ve tatile meyl eylediği günlerde Kerem, ikinci sayının hazırlıklarını hemen hemen neticelendirmişti. Ondaki bu inadı ve azmi görenler, seslerini kısmaya, gelişmelere izleyerek açık kovalamaya koyulmuşlardı.

Bu arbede içersinde ikinci sayı 15 Mayıs 1990’da İstanbul’un Fethi’ni kapağa alarak çıkmış, Kerem ilk röportaj tecrübesini yaşamış, sayfa adedi 24’ten 32’ye çıkartılmış, ilk sayıdaki yavanlık üniversitedeki hocaların da katılımıyla minimuma indirilmiş ve hepsinden önemlisi reklam sayısı artarak yazı seçebilecek konuma gelinmişti. Bunda ilk sayının çok iyi dağıtılmış olması ve reklamın etkisi gözle görülür derecedeydi. Artık sadece yurtta kalanların değil, üniversitenin değişik fakültelerinde okuyan ve farklı cemaatlerin yurtlarında, evlerinde, hatta Kredi Yurtlarda kalan öğrencilere kadar yazı gönderen, dergi isteyen, ilgilenen kimseler mevcuttu. Tam bu sırada, vizelerle çakışan 15 Haziran 1990 tarihinde Sayha, cemaatleşme şuurunu kapağına taşıyarak Türkiye’deki mevcut cemaatlerin Konya’daki temsilcileri arasında bir soruşturma yaptı. Altınoluk adına İlhan Armutçuoğlu; Ribat adına Abdullah Büyük; Gözyaşı adına Haşim Akten; Teklif adına Sezai Çiçek; İcmâl ve Öğüt adına Faruk Özcan bu soruşturmaya iştirak ettiler. Özellikle 3. Sayı, umulanın üzerinde bir ses getirdi. Günlerce konuşuldu bu sayıda yazılanlar. Aynı zamanda yeni şairlerin, yeni yazarların boy gösterdiği bir sayı oldu. Her kes mutlu idi. İşler rayında gidiyor, Sayha oldukça hızlı büyüyordu.

* * *

Anadolu’ya yaz geç gelir, geldi mi hemen varlığını hissettir. Yazlığı, bağı, bahçesi olanlar en kısa zamanda şehrin sıcağından cevizlerin gölgesine, serin sulara kaçar. Okullar tatil olur, üniversite öğrencileri memleketlerine dağılır, eski yoğunluk, eski canlılık yerini durgunluğa ve sıcağa bırakır şehrin caddelerinde. Bir miskinlik sarar şehri. Böyle günlerin arifesinde, yurtta bütün öğrenciler, finallerini tamamlayıp bayram öncesi memleket yollarına düşmüş iken Kerem, Başkanın yanına vardı. Akşam yeni çökmüş, sıcak günlerin muştusu hafif bir serinlik yayılmıştı. Başkan odasında idi. Kapıda gördüğü Kerem’i daha bir samimi, daha bir içten buyur etti. Sigarasından mavi, ince bir sızı yükseliyordu. Gelişi güzel mevzulardan bahsettiler. Yurdun, yurttaki öğrencilerin vaziyetinden, tatilin gelmesinden, Sayha’nın etkisi ve satış durumundan hatta yaz mevsiminin güzelliğinden bahsettiler Kerem, asıl söylemek istediği mevzuya gelemediklerini görünce:

“- Başkanım”, dedi.” Biliyorsun tatil geldi ve hemen herkes memleketine gitti. Eğer müsaade edersen biz de gidelim ve dergiyi tatil dönüşü kaldığı yerden devam ettirelim.”

Daha sonraları çokça karşılaşacağı, hafif tebessüm ederek kaşlarını “hayır” anlamında kaldırdığı bir bakış fırlattı başkan. Önce karşısındakine acı çektirmek isteyen sonra da gönlünü alan bir üslubu vardı. İstediği duygu erozyonuna uğradığını gördükten sonra, biraz önce muhatabını ümitsizliğe ve karamsarlığa bırakan kendisi değilmiş gibi tebessümünü biraz ciddiyet, biraz muhabbet arası sabitleyerek konuşmaya başladı:

“- Biliyorsun ki dergi, umduğumuzdan, beklediğimizden fazla bir etki yaptı. Belki sen koşuşturmaktan fırsat bulup fark edemiyorsun ama lehimizde veya aleyhimizde olan herkes dergiden bahsediyor. Kimse bizim böyle bir işin üstesinden gelebileceğimize inanmıyordu. Ben size güvendim. Siz de kendinize güvendiniz ve bunu başardınız. Şimdi böyle bir ivme kazanmışken buna fasıla vermek, yarar değil zarar getirir. Hem ara verdikten sonra aynı etkiyi yakalayamaz, belki de yeniden başlayamayız. İyisi mi aynı hız ile devam edin. Sen git, birkaç gün memlekette dinlen. Hasret gider. Gelince kaldığınız yerden devam edersiniz.”

“- Yalnız ağabey “dedi Kerem. Ağabey dedikten sonra bir müddet duraksadı. Hep Başkanım diye hitap ederdi. Bu telaffuzun Başkanda değil de kendinde bıraktığı intibaı dinledi bir müddet. Resmiyet dışı idi. Benimsedi. “Ağabey “diyerek konuşmasını aynı kararlılıkla devam ettirdi. “Bu işlerin böyle yürümeyeceğini sen de bilirsin. Bir, bilemedin iki kişi ile dergi çıkmaz. İşten kaçtığımı, zorsunduğumu düşünmeyesin. Bilirsin ki taşın altına elimi uzatırım. Fakat hem reklam, hem yazıların hazırlanması, hem dizgi – dizayn, hem matbaa koşuşturması, hem dağıtımı… bir de bunlara üstelik olur olmaz konuşanların eleştirilerini göğüslemek, insanı ister istemez yıpratıyor. Okulu, gurbeti filan şikayet olmaktan çıkardık. Lakin zor durumda olduğumu sen de takdir edersin, istediğimiz biraz ara vermek ve gerekli hazırlıkları yaparak yeni döneme girmek.”

Çok kısa bir sessizlik oldu. Başkan, bir plan kurgusu yapar gibi susuyordu. Kerem ise söylemek istediklerinin tamamını söylemiş olmanın huzuru içinde koltuğa iyice yaslandı. Bir sigara daha yaktı Başkan. Bütün konuşulanları yeniden gözden geçiriyor, bir değerlendirme yapıyordu sanki. Ağır fakat emin birkaç cümle ile meseleyi kapattı:

“- Ben sana gereken yardımı sağlarım. Sen hele memlekete git – gel… Çay içelim mi?”

Başkan Mehmet Bey’den Mehmet Ağabey’e

Kerem 1990 Temmuzunun hemen başında Konya’ya geri döndü. Tatildi. Küçük bir İngilizce problemi dışında bütün derslerinden yüz akıyla çıkmıştı. Gerçi önceki dönemlere nazaran okula devamda ve ders çalışmada çok önemli gerilemeler yaşadıysa da bir sene daha bitmişti işte. Tatil olmasına rağmen gidiyorsun diye annesi darılmıştı. Her şeye rağmen güveniyordu oğluna. Küçük Kerem, evin en küçüğü, hiç büyümeyeceği zannedilen ve hep son evlatlara has sevgi ile bakılan Kerem, büyümüştü demek. Hayır dualarla gönderdi annesi. Bu Kerem’in yegane sermayesi, huzur kaynağı idi. Ana duası aldım ya sırtım yere gelmez diyordu.

Geceleri şehrin tenhalığı cezb eder insanı. Günün en canlı saatlerinde adım atmakta zorlanılan kaldırımlar, ıpıssız, sevecen ve davetkardır. Yeşilin yanmasını beklemeden karşıdan karşıya geçmek; gündüz, tıka basa dolu otobüs duraklarının turnikeleri arasında sekiz çizmek, geceye yakışır hasletlerdendir. Belki sırf bu sebepten sevilmeye değerdir gece. Belki bu sebepten çok seviyordu yalnızlığı Kerem. Yurdun okul zamanı cıvıl cıvıl oluşu, girenler, çıkanlar, ziyaretçi anonsları, terlik sesleri, yüksek sesle söylenen sevda şarkıları… hiç biri yoktu şimdi. 208 nolu odasını değiştirmedi. Uzun ve karanlık bir koridordan geçiyor, fırtınalı denizlerden gelen gemiler gibi, emin limana sığınıyordu. Odalar, yataklar hep boştu. Onu arayanlar, odasında, ranzasında buluyordu çabucak. Özellikle akşamları ranzasında, dizinin üstünde ranzaların birinden aldığı ve yazı masası haline getirdiği tahta, yatağın bir köşesinde küçük beyaz radyosu, rast gele konmuş kitaplar, kağıtlar arasında devamlı meşgul, devamlı bir şeylerin hazırlığında idi. Yurtta, ilçelerden gelen ve dershanelere devam eden beş – on öğrenci dışında, gündüzleri aşçı ve hizmetliler bir de Mehmet Ağabey bulunuyordu. Yoğun ve gayretli geçen gecelerin sabahında “Tırıvırı” lakaplı aşçı Tevfik’in, yukarıya çıkmaktan erindiği için aşağıdan “Kayserili Kerem kahvaltı hazır” veya “Çay saati” anonslarını, “Good moorning Vietnam” sloganına uyarlayarak aşağıya iniyor kâh yemekhanede kâh Mehmet Ağabey ile odasında Allah ne verdi ise kahvaltısını yapıyordu. İlk zamanların resmiyeti kalmamıştı aralarında. İkisinin de farkında olmadan meydana gelen samimiyet, ikisini de sevindiriyordu. Bazen kahvaltı sonrasında hemen hazır edilen ikinci çay fasılası saatlerce sürüyor, bazen gidilecek yerlere beraber gidiyorlar, devamlı beraber olmaya, beraber görünmeye alıştırıyorlardı insanları. Hayatı boyunca daima geri planda kalma şıkkını tercih eden Kerem’in bu arzusu hep geri tepiyor, ister istemez ön saflarda yaşamaya alışıyordu. Her şeye rağmen müsterihti. Sayha’nın Avrupa Topluluğu ve turizm kapaklı 4. Sayısı da bir çok zorluklara rağmen çıkmıştı. Bir çok zorluklara rağmen çünkü, yazar kadrosu olamayan bir dergi idi çıkarılan. Eli kalem tutan birkaç kişi de tatile gitmiş, bütün yük Kerem’e kalmıştı. Önce Mevlana müzesine gitmiş, oradaki turistlerin sayısız resimlerini çekmiş; kapak için bir tanesini seçerek renk ayırımına göndermiş; bazılarını iç sayfalarda kullanmış; yazıya uygun resim ve resme uygun yazılar hazırlamıştı. Derginin dağıtımını da eskiye nazaran daha organize yapıyordu. Her şeye rağmen çıkmıştı işte. İçinden söküp atamadığı bir ukdeyi fısıldadı Mehmet Ağabey’e karşılıklı sigaralarını kahvaltının üzerine tüttürürlerken:“- Arkamdan olduğu gibi yüzüme de enayi denilecek günü bekliyorum.”

Yaz uzadıkça uzadı. Dostluklar gibi. Akşamları Alaaddin’den Mevlana’ya kadar yürümeler bir alışkanlık oldu Kerem’e. Gündüz cayır cayır yanan ovada geceler bir teselli, bir merhamet olarak geliyordu. Ama nihayetinde yazın da sonu belirmeye başladı. Sona erecek her şey gibi yaz da yolculuğun hazırlıklarında idi. Buna rağmen geçen her günün, geçen her anın bir şekilde zabt altına alınması gerektiğine inanıyordu. Artık Sayha, rayına oturmuş, az ama öz reklam temin edilip dağıtım ve baskı işleri ağır aksak da olsa yürür olmuştu. Bir tek yazı problemi kalıyordu geriye. Yani can alıcı nokta. Birçok yeni yazar, Birçok yeni şair çıkartmıştı ortaya Sayha. Fakat yazı akışı gereğince olmuyordu. Ayın kapak konusunu çok önceden duyurmasına, en son teslim edilmesi gereken tarihi bildirmesine, her gördüğü yerde yazı verecek olanları sıkıştırmasına, gayrete getirmesine rağmen olmuyor; her ay muhakkak birkaç yazı, ayrılan bölümlere yerleşmiyordu. Bu yazılar ya hiç gelmiyor ya da matbaaya dergi verildikten sonra geliyordu. Bunun çözümünü müstearlarla bulmuştu. İhtiyaç hissedilen konularda yazılar yazıyor, resimler topluyor, araştırmalar yapıyor ve küçük çaplı da olsa bir arşiv meydana getiriyordu. Başka çaresi olmadığını kendine biliyordu. Belki Türkiye’deki makus talihi, bu idi dergiciliğin. Hep birkaç kişinin sırtında yürür; birkaç isimle sembolleşir ve yine yalnız, kendi halinde ölür giderdi. Hür tefekkürün kaleleri hep bu tevarüs edilmiş alınyazısını yaşadı.

Mutat akşam gezmelerinin birinde, kafasından bunları değiştirmenin hayali geçerek ağır adımlarla yurda yöneldi Kerem. Serinlik vardı yüreğinde. En azından ümidini ve gayretini kaybetmemişti. Bütün bunların yanında henüz okullar da açılmamıştı. Daha zamanı vardı. Öğrenci için en büyük nimetlerdendi okulların kapalı olması. Dilinde mısralar olduğunu kolayca anlardı yakınından geçenler. Başı öne eğik, elinde sigara, kafasında binlerce düşünce. Başkanın odasından kimsesiz ve karanlık sokağa yayılan ışığı fark etti. Gecenin bir vaktinde çıkıp gelmek gibi sürprizleri olurdu başkanın. Yine onlardan biri diye düşündü. Bir yaz boyu alışmıştı ona, tanıyordu artık. Daima deli ile devlet bildiğini yapar diyerek delilik şıkkını üstlenirdi. Bir onurdu bu yafta. Bir sıra dışlılık, bir teferruata dikkatti. Koridordan geçerken başkanın kendisine seslendiğini duydu. Aslında görülmeden yukarı odasına kaçmak, kafasında biriken düşünceleri kayt altına almak ve omuzlarındaki yükten biraz da olsa kurtulmak istiyordu. Yakalanmıştı. Ağır adımlarla yaklaştı, selam verdi. Başkanla beraber birkaç öğrenci daha oturuyor, çay içiyorlardı. Çayı görünce gülümsedi. istemeden çayı dolduruldu. Sevindi buna. Çay ve sigara olsun da yeterdi. Sohbetin mevzuunu anlamak için sustu. Başkan yeni sayının hazırlıklarının nasıl gittiğini sordu. Bakışlarını, çayın girdabından zor kurtararak :

“İyi, dedi. Öncekiler gibi.”

Bununla ne demek istediğini anladı başkan. Gülümsedi. Kerem de gülümsedi.

“Yoruldunuz, isterseniz gezmeye gidelim” dedi başkan ses tonunu hiç değiştirmeden, yüzündeki tebessümü eksiltmeden. Nereye demedi Kerem. Sadece kararlı, emin:

“Gidelim” dedi. “tebdil-i mekanda ferahlık olup olmadığını tecrübe ederiz hiç değilse!” diye ekledi.

Yerinden biraz doğrularak aynı tebessümlerle başkan:

“Öyleyse yarın sabah erkenden Denizli’ye gidiyoruz. Mehmet, sen ve ben. Bir toplantıya katılıp döneceğiz.” Bunları söylerken Kerem’e bakıyordu. Gözlerinden, yüz hatlarından sevindiğine dair bir ip ucu yakalamaya çalışıyordu. Olur mahiyetinde başını salladı Kerem. Mehmet de onayladı. Olurdu, yeter ki yolculuk olsundu. Olurdu çünkü bir yaz boyu biriken sıkıntılar, içini bunaltıyordu. Olurdu. Gidelimdi…

* * *

Sabah namazını yeni kılmıştı ki hızla gelen başkanın arabasından saçılan ışıltıların koridorları aydınlattığını gördü. Doğruca dış kapıya yöneldi. Kapıda karşılaştılar.

“Hazırsanız hemen çıkalım”

“Hazırız Ağabey, Mehmet’i çağırayım, çıkalım.”

İplikçi camiinin önünden geçtiklerinde cemaat yeni çıkıyordu. Bomboş sokaklardan ve şehrin ışıklarından çabucak kurtuldular. Tıp Fakültesi’nin şehre dair son alamet olduğunu konuştular aralarında. Kerem, sağına düşen Konya’nın ışıklarına dalmıştı. Binlerce ışık diye geçirdi içinden. Akyokuş, Konya’ya en hakim yerde ve alabildiğine düzlükteki ovayı her şeyiyle görmek mümkündü. Beğendi burayı. Belki daha önceden de görmüştü fakat şimdiki kadar etkilememişti. Yumurta pişirdiğim tavayı hatırlatan bu ova gerçekten insanı etkiliyor diye geçirdi içinden. Sonra Tanpınar’ı hatırladı. Saatlerce gittikten sonra çölde vaha gibi insanın karşısına çıkan bu şehrin efsunlu yanlarına dikkat çeken Tanpınar’ı. Konya Özel Sayısı hazırlamak fikrini düşündü. Kafasına yatmıştı. Daha ilk kilometrelerde bu yolculuğun zevkli geçeceğine inancı arttı.

Şen kahkaha güneşin doğuşuna doğru kanat süzdüler. Yollar çok da kalabalık değildi. Belki erken çıktıklarından kalabalığa kalmıyorlardı. Bir saatten biraz fazla zamanda Beyşehir’e ulaştılar. Sokak lambaları yeni sönmüş, günün ilk ışıkları sarmıştı her yanı. Yani şehirlerin şehir olduğunu bildikleri zamandı. Beyşehir’in gölünün kıyısında, bir sabahçı lokantasında kazınan midelerini sıcacık mercimek çorbası ile yatıştırdılar. Üçünün de yüzü gülüyordu. Biri Konyalı, biri Eskişehirli, bir diğeri de Kayserili idi fakat kader bu üç insanı, bir sabah vakti, bir vesile ile buraya getirmişti işte. Her birinin mizacı farklı, zevkleri farklı, endişeleri farklı idi. Ağabey – kardeş olmuşlardı. Bu yetiyordu onlara. Özellikle Kerem, Mehmet Ağabey’e karşı içinden yükselen bir şeylerin olduğunu hissediyor, uzun zamandır bunun tahlilini yapmaya uğraşıyordu. Ruhların dostluğu budur her hal zannındaydı. Mercimek çorbasının üzerine içtikleri çay, hakikaten gözlerini açmış, sigaranın dumanı masalarından yükselen muhabbetle birlikte güneşe karışmıştı.

Yeniden koyuldular yola. Mehmet’in talip olduğu bir kız vardı. İki de bir onu gündeme alarak kafa buluyorlardı. Mizacı itibariyle kafa bulmaya müsaitti Mehmet. İlahiyatta idi ve mezuniyet hazırlıkları, evlilik hazırlıkları ile beraber yürüyordu. Aileler görüşmüş, iş hemen hemen bitmişti. Buna rağmen Mehmet’in bu nazik konulardan bahsedilmesinden hoşnut olduğu ikisinin de gözünden kaçmıyor, bunu bir fırsat biliyorlardı. Teypten yükselen o zamanların meşhur marş kasetlerinden Çağıltı idi. Kâh eşlik ediyorlar kâh Mehmet Ağabey’in Hoca Merhum diye başlayan fıkralarına karınlarına ağrırcasına gülüyorlardı.

İkinci molayı dünyanın harika köşelerinden biri olan Eğridir’de (Eğirdir) verdiler. Yine çay, yine çay… Isparta. Denizli. Denizli merkeze varmadan önce Pamukkale’yi çıkarıyorlar listeden.

“Burası fotoğraflardakine benzemiyor” diyor Kerem.

Traverterlerden fotoğraflarda, televizyon ekranında olduğu gibi sular çağıldamıyor, kar yağmış izlenimini vermiyordu. Şoke olmuşlardı. Gözlerine inanamadılar bir müddet. O beyazlık yerini kirli renklere bırakmış, biriken, durağan sular sarının hakim olduğu kötü bir görünüm kazanmıştı.

“Zaten” dedi Mehmet Ağabey, “zaten kendimize göre düşündüğümüz için hayal kırıklığına uğruyoruz.”

Doğrular mahiyetinde başlarını salladılar, hevesle geldikleri Pamukkale’den umduğunu bulamayanların hali içinde ayrıldılar.

* * *

Sayha’nın 6. Sayısını Kerem Eylül ayında ve eylüle yakışır bir ruh halinde hazırladı. “Çıkmaz Bir Labirent: Eğitim” kapaklı bu sayıda, yaz aylarında çıkan sayılarla aynı kaderi paylaşmıştı. Birkaç kalemden çıkan bir dergi. Okullar açılmamış, fakat yurtta kayıtlar başlamıştı. Bir yandan dergi, bir yandan yurdun işleri el ele yürüyordu. Özellikle akşamları iç dünyasına yönelebilen Kerem, okulların açılmasını yeni bir dönem olarak görüyor, bu yönde planlar yapıyor, taslaklar çıkartıyor, görev dağılımları, bir sonraki sayının hazırlıkları, yurtta kalan öğrencilere yönelik bir oturma grubu hazırlıkları birbirini izliyordu. İşin evveli ve ahiri devamlı bir koşuşturmaca idi Kerem için. Ayda biri sektirmediği memleket ziyaretleri de bu arada düzenini kaybetmiş, iki, hatta üç aya çıkmıştı. Belki koca yaz döneminin en kayda değer tarafı, fasıla verilmeden derginin çıkması ve Kerem’in gün günü artan okuma ve buna orantılı yazma aktivitesinin ivme kazanması idi. Hayatta daima inandığı düsturlardan biri: “İnsana ancak çalıştığı vardı…” Yetiyordu.

Ölümün Eli Ne kadar Soğuktu!

Bir şafak vakti Akyokuş’tan Konya’ya bakarken gönlüne düşen Konya sayısının hazırlıklarına başladı Kerem. Derginin 8. Sayısı olacaktı. Sırf Konya’ya değil bir başka şehrimize de özel böyle bir sayının hazırlanıp hazırlanmadığını araştırdı. Elini attığı bütün yayınlar, yaptığı bütün araştırmalar boşa gidiyordu. Bir çoğu, birkaç yazı ile geçiştirmişti şehir yazılarını. Halbuki daha şümullü, daha orijinal çalışmalar olmalıydı. Bulamadı. Elinde bir tek Tanpınar’ın Beş Şehir isimli eseri vardı örnek olması açısından. 1990 yılının Ekim ayında 7. Sayının dağıtımının yapıldığı gün kararını çoktan vermişti. Arkadaşlarına:

“Böylesi bir örneğe ulaşamamış olmamıza rağmen, kesinlikle yok kabul etmiyoruz. Ama şu bir gerçek ki Konya’da yayınlanan dergilerin bizim yapmak istediğimiz doğrultuda bir çalışması olmamış. Bunu ilk biz yapacağız. Konya Sayısı…”

Hazırlıklar, okulların açılması üzerine daha rahat yürüyordu. Çünkü kafa dengi, elinden iş gelen ve hakikaten yardımcı olmak isteyen arkadaşları gelmişti. Kısmen de olsa yükünün hafiflediğini hissediyordu Kerem. Hasaneynler bunların başında geliyordu. Uzun namlı Hasan Kemerci Konya’nın Kadınhanı ilçesinden, samimi, riyasız bir dost idi. İlahiyatta okuyordu ve hakikaten imrenilecek bir sosyal çevresi vardı. İnsanlarla diyalog kurmada üstüne kimse yoktu. Reklam işini tamamen üstlendi. Kerem’in sıkıştırmaları neticesi her ay olmasa da sıkça yazılar da yazıyordu. Kerem için bulunmaz nimetlerdendi. Bütün yaptıklarının yanı sıra Uzun Hasan, Şems camiinin karşısındaki çay ocağında, yurttaki odalarında, sokakta, caddede velhasıl her yerde bir dert ortağı, bir sırdaştı.

Hasanların ikincisi ise Karamanlı Hasan Er idi. Uzun’un zıddına kısa, fakat dostlukta Uzun’la yarışır bir şairdi. Aynı yurtta kalmamalarına rağmen aynı bölümde okumaları bir avantajdı ikisi içinde. Gerek dergiye yazı hazırlanması gerekse okuldaki sınavlarda hangi hocanın nasıl ve nerelerden sorular soracağı hususunda Kerem’e büyük yardımlarda bulunuyordu. Bu koşuşturmaca içersinde okula doğru dürüst uğrayamayan Kerem için ders notlarını temin ediyor, yoklamalarda yerine imza attırıyor ve dostluğun en nadide örneklerini veriyordu.

Manevi desteklerini esirgemeyen Beyşehirli Ercan ve Bulancaklı Orhan, derginin makam şoförlüğüne gönüllü koşan Karabüklü Adem, Kerem’e başlangıçta yardımcı olup sonradan yüz üstü bırakanlara nazire yaparcasına canla başla gayret ediyorlardı. Sayha artık sırf Kerem’in çalışmaları ile değil bir ekip çalışması ile çıkıyordu. Bu seviyeye gelmenin çokta kolay olmadığını biliyordu.

Bu hazırlıklar esnasında vakfın genel Başkanı Konya’ya gelmiş, Konya’nın ilçelerindeki temsilcilikleri ziyaret etmek istemiş ve bu arada bazı ilçelerde konferanslar düzenlenmesini istemişti. Kerem ve arkadaşları da bu gezilerde hem Mehmet Ağabey’in isteği hem de derginin haber sayfalarını hazırlamak, önceki sayılardan kalan bakiyeleri tahsil etmek ve yeni sayıların adetleri üzerinde konuşmak fırsatını temin için katılıyorlardı. Ereğli, Karapınar, Beyşehir, Seydişehir, Kadınhanı programları tamamlanmış, son birkaç ilçe kalmıştı. Bu arada Kerem ne ders ne okul hiçbiri ile ilgilenmeden, baştan sona programı takip ediyordu.

Sondan bir önceki ilçe Doğanhisar’da, Genel Başkan’ın konuşması başlayınca Mehmet Ağabey, oğlu Ali Sami ve Kerem hemen bir başka odaya kaçtılar. Artık aynı konuşma metinlerini bir daha dinleyecek halleri kalmamış, gına getirmişlerdi. Bulundukları ev, Doğanhisar’a hakim bir yerde, her yeri, her şeyi rahatlıkla izleyebilecek konumda idi. Karşı yamaçlara karışan sarılık ve yağmur bulutları, eşsiz bir sonbahar kartpostalı oluşturuyordu. Uzun süre manzaradan konuştular. Sonra cama vuran yağmurdan. Çayların ardı arkası kesilmeden geliyordu. Uzun Samsun’un bulunmadığı zamanlardandı. Mehmet Ağabey, Uzun Samsun yerine Silahlı Kuvvetler bulur, ikisi birden nasiplenirdi. İçtikleri Silahlı Kuvvetlerdi. Birden programın bittiği haberi geldi. Bir şey yokmuş gibi, programın olduğu mekandalarmış gibi sessizce kalabalığa karıştılar. Gidelim dendi. Akşam Akşehir’de son bir konferans kalmıştı. Oraya da yetişilmesi gerekiyordu. Gruplar halinde aşağı indiler. Arabalara yerleşildiği sırada akşam ezanı okundu. Yol üstündeki camiiyi işaret ederek namazdan sonra gidilmesi teklif edildi. Abdesti olmayanlar, hemen abdestlendi, cemaat olundu, akşam namazı eda edildi. Akşamın ilk karanlığı çökmüştü bu arada.

Programın ilk gününden beri Kerem Mehmet Ağabey’in yanında idi. Camiiden çıkınca Kerem, yine Mehmet Ağabey’in sürdüğü steyşın arabaya yöneldi. Artık program bitiyordu. İşin sonuna gelmişlerdi. “Ben bagaja oturacağım arkadaş” dedi. Bindi. Yola koyuldular. Ayaklarını rahatça uzatabiliyordu. Elinde konuşmaları kaydettiği küçük teyp vardı. İçine özenle İsmet Özel’in şiir kasetini yerleştirdi. Artık Doğanhisar’ı iyice geride bırakmışlardı. Alacakaranlıktı. Gittikçe zevk alıyor, keyifleniyordu Kerem. Şiirleri, arkadaşlarının ne anlarsan bu sözlerden yüklü bakışları arasında tekrarlıyordu.

“…….
çünkü çoktan ölüm götürdü seni
ölüm ölüm
gündelik sözlerimiz arasında
geçecek kadar kaba.”

Kerem, o an dünya ile ilişiksizdi. Şiirin maneviyatına teslim olmuş, belki geleceğe yönelik düşüncelerle oynaşıyordu. O an, büyük bir gürültüyle, fena bir iç yanması ile oturduğu yerden diğer köşeye fırladı. Araba 30 – 40 metre kadar zikzak yaparak gitti, durdu. Zaman da durmuştu. Bagajın kapısı kendiliğinden açıldı. Ne ses ne renk hiçbir şeyin ayrımında değildi. Aklına nereden geldi, nasıl dedi, farkında olmadan, bilinçsizce, bir şok tonunda:

“Bir şeyiniz var mı, Mehmet Ağabey, Mehmet Ağabey?

Gayri ihtiyari çıkmıştı bu sözler. Kimseden bir karşılık alamadı. Belki cevap vermişlerdi fakat duymuyordu. Hâlâ çalmakta olan teybi kapattı. Biraz önce çıkarttığı ayakkabılarını giydi. Ayakkabı ayağına olmadı. Tekrar çıkarttı. İçi, cam kırıkları ile dolu idi. Güzelce ters çevirdi, döktü. Hiç telaş eseri göstermiyordu. Mehmet Ağabey’in geldikleri istikamete doğru koştuğunu gördü. Bagajın açık kapısından çıktı. Peşinden koştu. Karanlıktı. Sadece Mehmet Ağabey’e bakarak koşuyordu. 4 – 5 adım gerisinde durdu. Yolun ortasında bir tır duruyordu. Mehmet Ağabey tırın kapısını açtı. Şaşkın gözlerle bakan bir adam vardı içinde. Bağırarak adamdan ehliyetini, ruhsatını istedi. Adam korkunun ve kazanın dehşeti içersinde hiçbir şey söylemeden istenilenleri uzattı. Aldı. Cebine koydu. İlk o an yüzünü gördü Mehmet Ağabey’in. Rahatladı. Görünürde bir şeyi yoktu. Aynı hızla geriye döndüler. Çarpan bir tırdı. Tırın dorsesi devrilmiş öte yanda da bir karaltı, bir inleme, hatta ağıt duyuluyordu. Traktör dediler, ölüler var dediler. Ağlayan bir kadının sesini daha iyi duyar olmuştu. Bindikleri arabadaki hasar dışında ölü veya yaralı yoktu. Bu haber onu rahatlatmıştı. Arka sol kapının yanında oturan Uzun Hasan’ın kolu darbe almış, bir yandan kolunu tutuyor, bir yandan da “Bir şeyim yok” diyordu. Arkadan gelmekte olan Genel Başkan’ın arabasına bindirerek kolunun filminin alınması için Doğanhisar’a, hastaneye gönderdiler. Kerem, yolun ortasında yatmakta olan karaltılara yaklaştı. Cansızdı. Karşılıklı tutup kenara almak istediler. Tuttukları yer ellerinde kalıyordu. Yüreği kaldırmadı. Geriye dönerek arabanın hâlâ açık bagaj kapısını biraz daha kaldırdı. Oraya oturdu. Bir sigara yaktı. Karanlıkta gölgeleri takip etti bir süre. Kalabalık artmaya başlamıştı. Bir iki, yoldan gelen arabalar duruyor, iniyorlar, ne olduğunu soruyorlar, kimi yardıma koşuyor kimi arabasına dönüyordu. Yardıma koşanlardan bir kadına bakakaldı . Annesi yaşlarda idi. Tipik Anadolu köylüsünün kıyafeti vardı üstünde. Başını beyaz bir yazma ile örtmüştü. Cesetlerin yanına vardı. Erkeklerle beraber kenara çekti. Üzerlerini örttü. Ağlayan kadına teselli verdi. Ayağı kırılmış gencin ağzına su verdi. Bu telaş içinde yarım saatten fazla zaman geçmiş, ambulans, vinç, dozer gelmiş, yolu kazadan önceki duruma getirmek için uğraşa başlamışlardı. Kerem, saçlarından cam kırıklarını temizliyordu ki jandarma karakola davet etti, gittiler…

Karakolda ifadesini verdikten sonra Kerem, çantasından çıkarttığı teybin play düğmesine bastı:

…………….
“bir soğuk uzay
parıltısıyla anılıyorsun artık
kuru bir bilgisayar tıkırtısıyla
açıyorlar taçyapraklarını ancak
bir alkol koması sırasında
senin yorgunluklarını
hastanelere makbuz yaptılar
çekingen duruşunu intihara karşı
kullanıyorlar koğuşlarda
çünkü çoktan ölüm götürdü seni
ölüm ölüm
gündelik sözlerimiz arasında
geçecek kadar kaba.”

Siz Hangi Cemaati Tutuyorsunuz?

İki arkadaş, karanlık sokaklarda, yan yana yürüyordu. Gece idi. Belki gecenin üçte biri, belki yarısı. Ayaklarındaki spor ayakkabıların dahi sesi duyulacak kadar sessizlikti ortalık. Konuşmadan karanlık sokaklardan, ışıklı caddelerden geçtiler. Yollarına çıkan gece vardiyasındaki işçilere, günün pisliğini temizlemekle meşgul çöpçülere, selam vermekten başka ağızlarından bir başka kelime duyulmadı.

Soğuktu. Tipik güz mevsimini yaşıyordu Anadolu. Üzerlerine bir şey almadan çıkamıyorlardı artık dışarı. Gündüz ne kadar sıcak olursa olsun gece, aynı oranda soğuk oluyordu. Birkaç gün önce, oluklardan delicesine akan yağmur suları çekilmiş, biraz daha yaprakları dökülmüştü sararan ağaçların.

“Kazadan sonra toparlanmak zor oldu sizin için.” Konuşan Karamanlı Hasan idi. Can yoldaşlarından. Hemen ertesi gün duymuş, yurda koşmuş, geçmiş olsun dileklerini ilk iletenlerden biri olmuştu. Yurttakiler, kazadan sağ salim kurtulanlara karşı biraz daha hoşgörülü, biraz daha anlayışlı bakıyordu. Acıyorlardı belki. Belki kendilerinin yapmaktan çekindikleri işlere giren bu insanlara gıpta ediyorlardı. Belki arabanın halini gördükten sonra iyi ki orada, o arabada olmadıklarına şükür ediyorlardı.

“Haklısın” dedi Kerem. “Haklısın ama beni asıl düşündüren bu değil. Takdir edilen ne ise o olur. Kaderden kurtuluş söz konusu mu ki? Bizim için en büyük endişe Hasan’ın durumu idi. Filmde fazla bir şey çıkmadı. Sol kolunun üzerine yatamıyor. Ağrıdığından bahsediyor. O da geçecek inşaallah. Tanımadığımız, bilmediğimiz insanların ölümleri etkiledi bizi. Hiçbir mesuliyetimiz olmamasına rağmen, ilk defa öyle bir manzara ile karşılaşmamız, üzdü. Allah mağfiret etsin.”

Kısık, düşünceli bir şekilde “Amin” dedi Hasan.

Kerem de katıldı. İlave etti sonra:

“Olan oldu. İleriye bakalım. Bu okuldaki durum ne olacak? Bölüm başkanının ne adam olduğunu anladık bu sure içinde. Başından ve makamının elinden gitmesinden korkuyor adam. Asistanların yaptıklarını da biliyorsun. Sonra şu Yakup denilen şövenist. Yıllardır kendi fikirlerine yakın buldukları öğrencileri kolladılar. Elifi bilmeyen adamlar var bizim sınıfta. Fakat Osmanlıcaları 90 – 100. Biz o kadar yapıyoruz 50’yi ancak alıyoruz. Hem bu sene dişlerini biraz daha gösterir oldular. Ülkücü geçinenler bir yanda, solcular diğer yanda. Bu iki grubunda hasmı namazlı abdestli gençlerin durumunu sen daha iyi biliyorsun. Yok şu vakıfta kalıyormuş, yok şu cemaatin evinde imiş… Birbirlerini sevmedikleri gibi korkuyorlar da yanı başlarında saf tutanlardan. Beni asıl düşündüren bu. Yoksa eski Edebiyatçı Ahmet Hoca kapısını kilitleyerek namaz kılıyormuş, Nurcu takılan Emine Hoca hanım okuldan sonra modern şapkalarla başını örtüyormuş, bunlar önemli değil. Dergiye yazı yazan, devamlı beraber olduğumuz Hüseyin’i tanırsın. Hani şu Edirneli Hüseyin. Üçüncü senede eve buyur edebildim, iftara gelebildi. Ağabeyleri izin vermezmiş diğer cemaatlere gitmelerine. Hak Yol’da kalanlar ile bizim vakfın durumu da ortada. Esat Hoca İskender Paşa’dan, Erbakan parti merkezinden yağıp gürlüyorlar. Bizle onlar Filistin – İsrail durumuna düştük. Çok hem de çok net ayrıldı saflar. İçimi kanatan bunlar benim. Ortak hareket edebilsek Fakültede çıt çıkaramaz kimse bize. Şimdi tepemize binmeye çalışıyorlar.”

“He yaa “dedi Hasan. “Bizim cemaat herkesle ılımlı geçinir. Bize bile saldırmaya başladılar. Doktor Ağabey’in ağırlığı olmasa Hekimler Birliği de bu kargaşanın içinde kalacak. Sen hedefsin hocaların gözünde. Son olay işin tuzu biberi oldu. Açığını arıyorlar. Aman haa! Beni de alenen uyardılar, bizim sınıftaki başkanları çocukla. Dergiye yazı yazdığımı biliyorlar. Hem onun için hem de okula getirip dağıttığımız için. Ne dersin dağıttığımız dergi sayısını artıralım mı? Biraz daha gocunduralım herifleri.”

Gülümsedi Kerem. “Yüzde yüz tiraj artışı yapalım öyleyse.”

Gece ilerlemişti. Kerem, Hasan’ı bıraktı evine. İkisinin de kaldığı yerler ayrı olmasına rağmen pek uzak sayılmazdı. Bir sigara içimlikti. Şimdi yalnızdı. Birkaç, başıboş sokak köpeği kaçıştı önü sıra. Sağ yanındaki Şerafettin Camiin ışıkları karanlıklara akıyordu. Bir şairin dediği gibi “gecenin anlamı tıkansın diye ıslık” çalmadı. Yüksek sesle Kaldırım’ları okudu, bir kaldırımdan ayrılırken. “Bir şehrin urgan satılan çarşıları” geldi sonra. Yurda girerken şiir de bitmişti. Dış kapının anahtarı, işte böylesi zamanlarda işine yarıyordu. Kapıyı açarken Mehmet Ağabey’e mihnet duydu. Belki bütün bunlara o vesile olmuştu. Yavaşça girdi içeriye. Mescitten gelen sesler vardı. Sivaslı Ali’nin sesini seçebildi. Sohbet ediyorlardı. Loş merdivenlerden yavaşça yukarı süzüldü. Dolaplara çarpmamaya, gürültü yapmamaya özen gösteriyordu. Uzun ve karanlık 207’nin dehlizinden geçerek 208′ e ulaştı. Ercan, Uzun Hasan kim bilir kaçıncı rüyalarında idi. Işığı yakmadı. El yordamıyla üstünü çıkardı, eşofmanlarını giydi, ranzasına çıktı. Sırt üstü yattı. Bir günün yorgunluğu ve koşuşturmacası geçiyordu gözünün önünden. Yaptıkları, yapamadıkları… Gözüne uyku girmiyordu bir türlü. Sıkıntılıydı. Sebepsiz de olsa sıkıntılıydı. Uzun süre yarının günlerden ne olduğunu düşündü. Sonra ayın kaçı olduğunu, memlekete ne zamandır gitmediğini. Okuldaki devamsızlığını… Sonra Bölüm Başkanı ile sınıfta giriştikleri münakaşa. Hoca, bir ders boyu, sınıfa girdiği zaman ayağa kalkılması gerektiğini, bunun bir saygı ifadesi olduğunu, bayan öğrencilere sınıfta, koridorda, otobüste yer verilmesi gerektiğini, bunun da bir terbiye işi olduğunu, toplum kuralı olduğunu uzun uzadıya anlatmıştı. Özellikle bayan öğrenci meselesine takılmıştı zihni. Hoca’nın bir nefeslik duraklamasından faydalanarak çıt çıkmayan sınıfta, sakin ve kendinden emin: “Niye Hocam?” demişti. Sadece iki kelime söyleyebilmiş, Hoca, dehşete kapılmış gibi fırıl fırıl dönen göz bebekleri ile bir Kerem’e, bir sınıfa, en çok yaptığı işlerden biri olarak sınıfın kirişlerine, tavana bakarak yağmış, gürlemiş hakarete varan sözler sarf etmiş, gözü kararmıştı. Bu yargısız infazdı. Söz hakkı bekledi Kerem. Kendisi muhatap alınarak söylenen bu sözlerin altında kalmak istemiyordu. Arkadaşlarından bazıları “nasıl böyle davranırsın” edasıyla kendisine bakıyor, bazıları başları önde Hoca’yı can kulağıyla dinledikleri havasında vaktin geçmesini bekliyor, bazıları da Hoca’nın her kelimesinden, her cümlesinden sonra başları ile onay vererek yağcılık faaliyetlerini yerine getiriyorlardı. Artık dayanamamıştı. Hoca’nın sözünü keserek biraz da istihzalı bir ses tonuyla:

“Tamam da Hocam, niye öyle davranmalıyım?”

Hoca, olanca siniri ile sınıfı ter etmişti bu son cümleden sonra. Demek istedikleri farklı da olsa Kerem suçlu konuma düşmüştü. Halbuki: “Bizim köylü yanımız vardır Hocam” diyecekti. “Toplum kuralları değişkendir Hocam, köyümün çamurlu, dar sokaklarında bir kadın, yaşı ne olursa olsun bir kadın, sokağın başında bir erkek görse yolu boşaltır, bir köşeye saklanır. Erkeğin başı öndedir, saklanan karaltıyı görmez” diyecekti. Diyemedi. Toplum değerlerinden, değişkenliğinden ve asıl kurallardan bahsedemedi. Öyle ya o Hocaydı, Keremse talebe. Yavaşça kapıya yönelmişti. Sınıftaki kızlar, kapıda yol vermişlerdi Kerem’e. İçinden gülmüş, diğer dersleri umursamadan ayrılmıştı kampüsten. Bu olayın tesiri nasıl olacak diye düşünmemişti hiç.

Sabah ezanları okunmaya başlamış, nöbetçi öğrenci odaları gürültüyle dolaşarak namaz için seslenmeye başlamıştı. Yattığı yerden lambayı yakarak odadakilerin uyanık olduğunu işaret etti. Işığa önce Hasan, sonra Ercan uyanmıştı. Adem’e her zamanki gibi seslenmek gerekecekti.

“Nerelerdeydin?” dedi Ercan uykulu bir sesle. Yine geç yattığı, yine derslerle boğuştuğu şişen gözlerinden belli oluyordu.

“Hasanla dolaştık biraz.”

Uzun da uyanmış, kolunu tutuyordu. “Yine sol tarafıma yatmışım” diye söylenerek kalktı yatağından. Kerem:

“Ben yarın memlekete gideceğim, Erol Ağabey’e haber verirsiniz” dedi.

Hiç biri de niçin diye sormadı. Başlarını salladılar. Bildiği bir şey vardır diyorlardı içlerinden. Her zamanki gibi…

* * *

Aylardır gitmediği memlekette birkaç günü zor geçirerek geri döndü. Kaçarcasına döndü. Artık ailesi de alışmıştı onun bu tavırlarına. Hiç üstelemediler. Biliyorlardı ki yaşının sorumluluğundaydı Kerem. Bu bilinçti belki onları bu kadar rahatlatan. Ne zaman telefon açsalar, acil bir durum olsa da arasalar, hemence ulaşabiliyorlardı. Yalnız sığınamıyordu eve. Konya’nın cazibesi çekiyordu. Tatilde, okul zamanı, iş güç zamanı kendini Konya’da ve bir Konyalı olarak görüyordu. Kişinin kendini huzurda hissettiği yerlerin, mekanların hakikatine gün geçtikçe daha çok iman ediyordu. Kimsesiz caddeleri benimsemesi, yığınların zıddına yalnızlığı tercih etmesi, el alem gülerken ağlaması, herkesin birbirine ihanet ettiği bir zamanda sadakatle dostlarına ve dostluğa bağlanması bundandı. Herkes yatarken o ayakta olmalıydı. O, kimsenin okula gitmediği zamanlarda gitmeliydi. Dünyayı o kadar da önemsememeliydi. Ve hatta variyet dahi herkesin tercihi olduğu için pek önemli değildi. Bir yüzü Konya idi. Diğer yüzü Kayseri. İçinin bir tarafı düz ova idi. Diğer tarafı anlı şanlı Erciyes. Bir yanı bahar idi. Diğer yanı zemheri. Onu onun kadar iyi bilen annesi bu açıdan rahattı. Onun için dualarla yolluyordu oğlunu. Gözü arkada değildi…

Yurttan Eve

Yurdun kantininde bunları düşünüyordu Kerem. Çayın biri gidip biri gelirken, sigaranın biri sönüp diğeri yanarken. Çehresine bakanlar, pek yaklaşılmaması gerektiğini anlamışçasına kendi hallerindelerdi. Mescitten çıkan Uzun’un başı göründü kapıda. Belki sadece kim var kim yok dercesine nazar edip çıkacaktı, işine gücüne varacaktı. Kerem’i görünce içeri girdi. Bir taraftan namaz takkesini katladı. Selamı herkesin duyabileceği, herkesin alabileceği seste verdi. Kerem’in yanına, dizine okkalı bir tokat yapıştırarak oturdu.

“Ne o üstadım sirke satıyorsun yine.”

“Sirkeciler grevde olunca iş yine bize düştü.”

İkisi de tebessüm etti. Hasan, bir küçük cümle, bir samimi yaklaşım ile güldürmüştü işte. İşte bu yönüyle dahi olsa dost olunacak bir insandı.

Biraz öncenin emaneti tebessümle Kerem devam etti:

“Uzun’um eve çıkıyoruz!”

Hasan’ı hakikaten dost yapan, candan bir arkadaş yapan özelliği hemen ön plana çıktı. Ne evi, delirdin mi, eşya ne yapacağız, nerede ve benzeri hiçbir soru sormadan teslimiyetçi yönü ile mırıldandı:

“Hayırlısı olur inşaallah.”
İki seneyi aşkın bir zamandır tanıyorlardı birbirlerini. yanında oturanın nerede nasıl tepki vereceğini, neyi isteyip istemeyeceğini ezberlemişlerdi. İzahat mecburiyetinde hissetti Kerem. Yavaş, sakin, kendinden emin konuşmaya başladı:

“İnce Minare’nin arkasındaki kız yurdunu geçenlerde taşıdı, malumun. O bina dört katlı. Tabanları tahta ve halıflex döşeli. Başkan, bir daireyi Başkanlık yapıyor. Başkanın odası, Muhasebe, Misafir salonu olarak tefriş edilecek. Bir diğer kat ki tahminime göre bodrum olacak, kız öğrenciler için ayrılacak. Otobüs bekleyecek olanlar, çarşıya çıkanlar veya bir iş gereği buluşacaklar o katı kullanacak. Mehmet Ağabey Sayha’nın idare yeri olarak da bir oda ayırmak istedi. Sohbet ediyorduk. Bina geceleri boş mu kalacak dedim. Evet dedi. Kafama yatmadı. Bir katını bize istedim. Hem Sayha idarehanesi olur hem de biz orada kalırız. Merkez de boş kalmamış olur dedim. Gecesi var gündüzü var. Hem bizim Sayha ile daima bir arada olmamız lazım. Git gel olmaz bize. Mehmet Ağabey de uygun gördü. İhtiyaçlarımızı tesbit edeceğiz, bir de temizliği var elbet. Katın birisi de konferans salonu olacak. Ne dersin, münasip mi?”

Hasan hiç söze karışmadan dinlemişti. Mütevekkil konuştu:

“Ne zaman çıkıyoruz?”

“O bize kalmış bir şey. Ben bazı eksiklerin listesini çıkardım. Ranza, yatak, nevresim gibi ihtiyaçları buradan temin edeceğiz. Yalnız kimleri yanımıza alacağız, bu önemli. Gerisi kolay. Hadi dedim mi üstesinden geleceğimiz şeyler. Aklımdan sen ve benden başka Ercan ve Adem de geçiyor. Kimseye bir şey söylemedim. Önce seninle istişare etmek, senin fikrini almak istedim. Bir de Muhasebeci İbrahim’i de yanımıza almamız gerekiyor. ”

“Hepsi münasip. Haydi bizimkilerle de konuşalım.”

* * *

Ertesi gün Kerem, Uzun Hasan, Adem ve İbrahim Sayha’nın yeni merkezinde hummalı bir gayrete giriştiler. Ercan, hem derslerinin yoğunluğu hem de işlerin rayına oturmasına kadar müsaade istedi. İmtihanları vardı ve gerçekten derslerin hakkını vererek çalışıyordu. Biraz da mütereddit idi. Geri dönülebileceğinden bahsediyordu. Zamana bıraktılar işin olurunu…
Sayha’nın Aralık 1990 tarihli 9. Sayısı yeni yerde çıktı. Bir diğer yenilik olarak da baskının Kombassan’da yapılması olmuştu. İlk sekiz sayıyı basan Konya Postası, gün geçtikçe kaliteyi düşürmüş, anlaşamaz olmuşlardı. Kerem yine reklam için gittiğinde Haşim Hoca, makinaların geldiğini, renk ayrımı yapabildiklerini, İstanbul’dan kalifiye elemanlar getirttiğini, Sayha’nın orada basılarak uygun bir fiyata anlaşabileceklerini söyledi. Anlaşmışlardı. Biraz gecikmeli de olsa Kombassan, kaliteli bir baskı gerçekleştirmiş, muhteva olarak da dolgun bir sayı vücut bulmuştu.

9. sayının kapağına “İslamî Bilginin Neresindeyiz? Başlığı atılmıştı. Kerem, uzun zamandan beri ilk kez bir yazı yazmış, diğer yazıların tamamı genç, hevesli ve araştırmacı kişilerin kaleminden çıkmıştı. Bu, Sayha’nın rayına oturduğunun bir işareti idi. Yine de eleştiri gelmiyor değildi. Kimi kapak resimlerinden, kimi yazılardan, kimi de eleştiri olsun için eleştiriyordu. Mümkün olduğunca bu eleştirilere ikna edici, olgun cevaplar yetiştiriyordu Kerem. Hiçbir zaman vize veya finallerini bahane etmedi. Eleştirenlerin zerre katkısı olmadığını yüzlerine vurmadı. Gurbette olduğundan, ailesine karşı da sorumluluklarının varlığından, gençliğinden, parasının olup olmadığından kimseye bahsetmedi. Biz bu kadarını yapabiliyoruz mealinde veya daha iyi olacak şeklinde cevaplar verdi. Editörden köşesinde bazen serzenişlerde bulundu ise de bu olağanlık içinde kaldı. Bir tek Başkanın ve arkadaşlarının kendisini anlaması ve yardımcı olması yetiyordu ona. O da bildiği gibi yapması için yeterliydi. Onların dediklerine kulak assaydı çoktan miadını tamamlamış olacaktı Sayha. Demek ki tuttuğu yol doğru idi. Demek ki vaz geçmemeli idi. Öyle de yaptı.

Bu arada Sayha’nın yeni merkezi, özellikle akşamları ziyaretçi akınına uğruyordu. Canı sıkılan, otobüsünü kaçıran, canı çay içmek isteyen kim varsa soluğu Sayha’da alıyordu. Herkes halinden memnundu. Birkaç ay içinde muhasebeci İbrahim ile uyuşmazlıklara bir son verdi Kerem. Eve, onun yerine, “gidersiniz ama tez zamanda geri gelirsiniz” diyen Ercan dahil oldu. Şimdi ekip tamamdı. Şimdi bildikleri gibi yapabilirlerdi. Sohbet müptelalarını baş tacı edindiler. Sayha’nın nasıl çalıştığını, ne şartlarda çıktığını bu ziyaretçilere de yansıtarak hem işi hafifletti Kerem hem de gönüllü ve bilinçli müdafiler olmalarını sağladı. Sayha’nın çıktığı gün evin salonunun ortasına dergiler yığılıyor, poşetleniyor, etiketler basılıyor, yapıştırılıyor, posta ile gönderilecekler postanenin yolunu tutarken elden dağıtılacaklar adetlerince istif ediliyor, sıraya konuyordu. İşi sevmeyenler ise Sayha Kanunları gereğince cezalandırılıyordu. Çay demlemek veya bulaşık yıkamak, parola gereği 2 + 2 getirmek, yani tatlı ve kola elinde kapıda görünmek bu kanunlardan sadece bazıları idi.

Ev hayatından herkes, kendi nispetinde memnundu. Bazı geceler Mehmet Ağabey de gelir, sohbetin halkası genişlerdi. Evde oturmaların yanı sıra Başkan ya Kerem’i alır ya bütün ev halkı ile beraber günün stresini ve yorgunluğunu atmak üzere Akyokuş’, Meram’a giderlerdi. Bu iç içelik aralarında sağlam bağların kurulmasına sebep oluyordu. Evde herkesin kendiliğinden oluşan bir görev taksimi vardı. Hasan ve Ercan genellikle yemek işleri ile uğraşırken Kerem ve Adem bulaşık veya dışarı işleri ile de meşgul olurlardı. Ayrıca mutfağın eksiklerinin düzülmesi, malzemenin temini Kerem’den, araba ile gidip getirmek Adem’den idi.

Bir gece yarısı Kerem, Mehmet Ağabey ile Akyokuş’ta aşinaları oldukları manzarayı seyrederken, uzun zamandır kafasında olup da çözemediği, içinden çıkamadığı mevzuları açtı.

“Ağabey” dedi, “Farkında mısın, Seninle ortak yönümüzün ne olduğunun bilincinde misin? Aşırı sevinçlerimiz ve aşırı kederlerimiz bizi, birbirimize daha yaklaştırıyor. Bazen burada veya başka yerde saatlerce hiç konuşmadan, bir çift laf etmeden otursak da dönüşte sıkıntılarımızın hafiflediğini, huzura kavuştuğumuzu hissediyorum. Eğri oturuyoruz, doğru konuşmak lazım. Konya ve sen beni tamamen değiştirdiniz. Ağabeylerimden farksızsın. Hatta onlarla dertleşemem, fakat seninle dertleşiyorum. Bunun sebebini ben bulamadım. Bulamıyorum.”

“Birbirimizi menfaat için değil Allah için seviyoruz da ondan. Bunun başka bir açıklaması yok”

Vakfın içinde bulunduğu durumun değerlendirilmesi, Sayha, düzenlenecek konferanslar, ramazan hazırlıkları ilk mevzuların gölgesinde kalmış, ikisi de buranın, bu mevzular için uygun yer olmadığında hem fikir kalmışlardı.

Sonra tekrar susmuşlar, tekrar kelimeler olmadan derin mevzulardan bahsetmişler ve gecenin en temiz ve berrak, en riyasız ve tenha vaktinde geri dönmüşlerdi.

Cemaat İçi Kavga

Vakıf, kimsenin istemediği olaylara gebe idi. Uzunca bir süredir vakfın gerçekleştirdiği çalışmalar ilginin buraya yoğunlaşmasına sebep olmuştu. Özellikle kurbanda vakfa gönderilen derilerin yekûnu bir hayli artmış, ramazan zekatları için ilk tercih edilen yerlerden biri olmuştu. Ayrıca aidatlar her geçen ay biraz daha artıyor bu sayede kültürel etkinlikler için maddi imkanlar temin edilebiliyordu. Sayha da aidat ödeyenlere, bir nevi abone sayılıp, ücretsiz postalanıyordu. Bu her ay, sayının biraz daha artması demekti ki Konya gibi bir yerde ve sadece Konya’ya hitap eden Sayha’nın tirajı 3 binleri geçiyordu. Vakıf her ne kadar müstakil bir kuruluş olsa da bilinen bir siyasi partiye yakınlığı da gözden ırak edilmiyordu. Mehmet Ağabey ile partinin söz sahibi kişileri arasında baş gösteren soğukluk, işin cedelleşmeye kadar gitmesine sebep oluyordu.

Kerem bu cedelleşmenin sebeplerini düşündü uzun zaman. İçinden çıkamadığı demlerde Hasan’a, Ercan’a, Adem’e açtı. Kendi zaviyelerinden yaşananlar, büyük bir saçmalıktan öte değildi. Amaç hizmetse, herkes elinden geldiği kadarı ile hizmet ediyordu ve vakfa gösterilen teveccüh bunun en bariz işaretiydi. Bir takım insanların bu gayretten rahatsız olmaları mantıksızdı. Anlaşılmazdı. En olgun dönemini yaşarken vakıf, vakfı bu seviyeye getirenler neden görevden alınmak isteniyordu.? İçinden çıkamadıklarında Kerem, bunun sebebini bir çay sohbeti sırasında arkadaşlarıyla beraber Mehmet Ağabey’e sordu. “Menfaat” cevabı ne düşünde ne de hayal dünyalarında şekillenemiyordu. Karşılıksız hizmet anlayışı öylesine yer etmişti ki, attıkları adımların, yaptıkların işlerin, oturup kalkmaların dahi hesabında değillerdi. Başkanın: “Bana başkanlığı bırakmam karşılığında milletvekili adaylığı teklif edildi. Biz sonuna kadar devam kararı aldık” sözleri de anlamsız kalıyordu.

Beklenen sonun ilk meyveleri görülür olmuştu. Partinin genel merkezi, Konya’daki ileri gelenlerin telkinleri ve tavsiyeleri neticesi vakıf yönetimini görevden almak üzereydi. Hemen her akşam Mehmet Ağabey ve arkadaşları nasıl bir strateji yürüteceklerini, kime nasıl davranacaklarını gözden geçiriyor, bu toplantılardan çıkan kararlar gerekli yerlere duyuruluyordu. Her ne pahasına olursa olsun görevi bırakmayacaklarını beyan ederek belli bir süre bu işin üzerine sünger çekilmesine vesile oldular. Parti, kendisine karşı böylesi bir çıkışı hiç beklememişti. Bir örneği daha yoktu. “Emre itaat” vs. umursanmıyordu artık. Ok yaydan çıkmıştı. Bu sertlik, bu kararlı karşı koyma, parti yöneticilerinin işi uzlaşma havası içerisinde zamana yaymalarını sağladı.

Yaşanan gelişmeler Kerem ve arkadaşlarını, Hasan’ı, Adem’i, Ercan’ı da doğrudan etkiliyordu. Etkilenmemeleri mümkün değildi. Çünkü bir çok toplantı evlerinin salonunda yapılıyor, direkt olarak hadiselere vakıf oldukları için gelişmeler hem endişeye hem de kahra sebep oluyordu. Hepsi, gelişmelere doğrudan müdahil olma konumlarında olmamalarına rağmen Mehmet Ağabey’in etrafında daha sıkça görünüyor, hasmını hasımları bilerek tuttukları tarafı alenen ilan ediyorlardı.

Kerem, Sayha’nın 10. Sayısında Ali Sami Burak mahlasıyla “Söz Konacağı Dalı Bilir!” başlıklı bir yazı yazdı. Spotuna taşıdığı cümlede dahi sert bir üslup vardı: “Siz, eğer uykunuzdan, evinizden, canınızdan, malınızdan ve “kendinizden” fedakarlık yapmıyor, bu fedakarlığı yapanlara karşı, hain bir yılan gibi zehrinizi arkadan uzatıyorsanız, vahlar olsun size!” Ve aynı tonda bir alıntı ile bitiriyordu yazısını: “Haddi aşanlar ve aşmaya devam edenler ikazımızın kıymetini bilecektir…” Bu cemaatler arasındaki mücadelenin dışında, aynı cemaatin kendiyle mücadelesi idi. Böylece olay, tavanı sararan odalardan dışarı çıkarak genele duyurulmuştu.

Herkesin kendine göre yorumları, gelişmeleri değerlendirişi vardı. Yorgancı Selahaddin, şahsıyla özdeşleşen küfürlerle konuşmaya başlıyor, Hoca’nın Konya’yı bilemediğinden, bunun da sebebinin bir iki zenginin ağzına bakmasından kaynaklandığını ifade edip gerçek Konya’nın, gerçek Konyalının kenar mahallelerde olduğunu, Konya’yı öğrenmek istiyorsa Hoca’nın, oralardan sorması gerektiği şiddetle savunuyordu.

Meram teşkilatından biri, bu işlerin para ile döndüğünü; Partinin kendisi gibi bir çulsuza elbet itibar etmeyeceğini alaylı bir üslupla dile getiriyordu.

Bir başkası Yorgancı Selahaddin’i destekleyerek söze başlıyor ve partinin kurulmasından bu yana Konya’da söz sahibi olanların artık çekilmeleri gerektiğini, hatta Genel Merkez’deki yaşlıların da yerlerini alttan gelenlere bırakmalarını söylüyordu.

Bu hengame içerisinde Kerem, okul, ev, vakıf ve Sayha arasında sıkışıp kaldığını hissediyordu. Başkanın halletmesi gereken bir çok işi de üstlenmiş, kısmen de olsa ona yardımcı olabilmek için koşuşturuyordu. Vakfa ait ne kadar matbaa işi varsa üzerindeydi. Bir gün imsakiye hazırlığı için Dizgici Celalettin’in yanında, bir başka gün vakfın tanıtım broşürleri için resim çekimlerine fotoğrafçı götürmekte, slaytlar için Ankara yollarına düşmekte ve bir yandan da Sayha ile uğraşmakta idi. Böyle yoğun ve dolu geçen günlerin nihayetinde belki tek ilâçları, tek kurtuluş reçeteleri vardı; oturup dertleşmek veya çıkıp bir boy Alaaddin ile Mevlana arasında turlamak. Çok sevilen bir şehri yıllar sonra yalnız ruhları ile değil, bedenleri ile de sevdiklerinin ayrımına, kendiliklerinden düştükleri, adımlarının götürüp gayri ihtiyari girip çıktıkları sokaklardan daha iyi anlayabiliyorlardı.

* * *

Mehmet Ağabey’in teşkilatçılığını bilmeyen yoktu. 12 Eylül öncesi daha lisede iken bir çok teşkilatın içinde bulunmuş, Ankara’daki üniversite öğrenciliği yıllarında edindiği bilgi ve tecrübeleri yerli yerinde kullanmayı öğrenmişti. Bu bilgi, vakıf başkanlığında olgunluğa ulaşmıştı. Elinden iş gelecek insanları gözünden tanıması, güveneceği insanları iyi seçmesi ve yanındakilere itimat etmesi ona haklı bir liderlik payesi veriyordu. Kerem ve arkadaşları gibi, 12 Eylül sonrasının, siyasi hareketlerden uzak yetişen nesli karşısında da yaptıkları ile bir önceliği vardı. Özellikle keyifli olduğu günlerde, solcularla ve ülkücülerle giriştikleri meydan muharebelerini ve silahlı çatışmaları anlatır, ihtilâl sonrası Mamak’ta geçirdiği altı ayı yeniden yaşıyormuş gibi çevresindekilerle paylaşırdı. Bu eyleme meyyallik, bu herkes tarafından bilinen mazi, yaşadıkları günlerde de ona olan güvenin artmasını sağlıyordu.

Hakikaten ekibini iyi organize ediyor, bu birlik ve beraberlik içerisinde hasımlarına göz dağı veriyordu. Kerem, bir başka yönünü daha keşfetti Mehmet Ağabey’in. Bütün toplantılardan istediği kararları çıkarabiliyordu. Herkes dilediğince konuşuyor, farklı düşünceleri dile getiriyor fakat sonunda Onun istediği karar çıkıyordu. Bu hükme varmasını, ahlak açısından pek de olumlu karşılamıyordu Kerem. Vebal yüklendiğini, yanlış sonuçlara ulaştığını düşündü uzun zaman. Ama içini kemiren bu dürtü sonunda dayanılmaz bir hal aldı. Yine gece yarılarına kadar süren bir toplantının akabinde yanlarına gelen Başkana, dayanamayarak ilişti:

“Mehmet Ağabey bu toplantıları niye yapıyorsun?”

Biraz şaşırmış olmasına rağmen pek belli etmeden Başkan uzun izahlara girişecekken yeniden lafı aldı Kerem:

“Nasıl olsa hep istediğin sonuçlar çıkmıyor mu?”

Sözün manası ortada idi. Eğip bükmeye dağlardan tepelerden gelmeye lüzum yoktu. Onay verdi Başkan. Hep emir vermek, iş istemek, görev bölümü yapmak kişilere usanç verebilirdi. Bunun ayrımını anlattı. Alacağı kararı, bir başkasına, bir başkasının ağzından aldırtıyor, oylama sonucu yine dediği olduğu gibi, istişare kurulundakilerden geldiği için karar veya teklif daha bir dört elle sarılmalarını sağlıyordu. Hakikaten işler gayet iyi yürüyordu bu sayede. Kerem, Sayha’nın ilk düşünüldüğü dönemde ayni taktiğin kendinde de uygulandığını bildiğini hissettirmekten geri durmadı. Başkan başka yere bakarak gülümsedi. Beraberce mevzuu değiştirmek için gülümsediler.

Rakip grubun olması Mehmet Ağabey’in işlerini hiç ummadığı derecede kolaylaştırdı. İkinci bir avantajı daha vardı ki o, birinciden de çok revaçtaydı: Parti temsilcilerine yıllardır içten içe beslenen bir kinin olması. Kişiler bunu hep bastırmış, karşı koyamamanın ezilmişliği altında seneleri geçirmişlerdi. Bunu da iyi kullandı ve semeresini hep kâr hanesine işledi. Partinin toplantılarına, baskına varırcasına iştirak ediyorlar; vakfın düzenlediği etkinliklerde hasımlarına büyük üstünlükler sağlıyorlardı. Kimsenin ummadığı bir mecraya kayıyordu gelişmeler. Vakfa yüklenildikçe Mehmet Ağabey güçleniyor, taraf etraf topluyordu. İl Başkanlığı için ülke genelinde de ilk olan bir uygulamanın sinyalini verdiler: Seçimlere ikinci bir liste çıkarmak!

Parti durumun farkına vardı, geri adım attı.

* * *

3. Sınıfın ilk yarısı bitmişti. Zamanın hâlâ hızlı geçtiği yıllardı. Tam o günlerde Amerika, Kuveyt’in işgali bahanesi ile Irak’a saldırıyordu. Hani şu Irak ki İran karşısında Amerika’nın uysal müttefiki; akıllı ve molla rejiminin baş düşmanı çocuğu. Hani şu İran karşısında vazifesini tamamlayan ve şimdi sıra kendisine gelen Irak. Bombalar altındaydı. Alaaddin ve İnce Minare’ye bakan çalışma odasında, masasının başında idi Kerem. Sokak lambalarından, yağan karın ihtişamı ayan beyan ortada idi. Kalktı. Montunu giydi. Cebinde sigara alacak parası vardı. İşte bu güzeldi. Çakmağını aldı. İçeridekilere bir şey söylemeden dışarı çıktı. Onlar da böylesi davranışlarına alışkındılar zaten. Saat sekiz gibiydi. İnsanların son gelişmeleri izlemek; Irak ile Amerika arasındaki savaş hakkında biraz daha malumat sahibi olup orijinal yorumlar getirmek; Irak’ı bombalayacak uçakların nasıl ve nereden hareket edeceklerini, İncirlik Üssü’nün kullanılıp kullanılmayacağını; füzelerin tahrip gücünü ve ölümleri konuşmak arzusuyla CNN’den naklen yayınlanan bu garip savaş için televizyonlarının başına geçtiği saatlerdi. Konuşlandırılmak kelimesini daha iyi öğrenmek; patriot ve scud füzelerinin grafik animasyonlarını seyrederek “vay anasını” diyecekti yığınlar.

Kar yağıyordu.

Ayağını kara atar atmaz bir ürperme, bir yanma aldı içini. Montunun yakalarını kaldırdı. Saçlarına konan şefkat taneciklerini, ayağının altından çıkan taze kar seslerini, gölgesine eğilmiş hatıralarını yanına alaraktan yürüyordu. Kendi olabildiği ender vakitlerden biriydi yine. Bilinçsizce ve kalabalıklara karışmadan tenha yollarda gezindi. Kara, kendinden başka ihanet edenin olmadığı, ayak basılmamış ıssız mekanları ziyaret etti. Nereye gittiği kadar, gitmediği yerler önemliydi belki. Belki üzerini kuru dallardan dökülen sarı yaprakların sardığı, küçük, dar ve dik bir patikada düşe kalka yürüyor olmalıydı. Tıpkı Karadeniz’de, Giresun’da olduğu gibi. Orhan geldi aklına. Basireti geniş, imanı tam, samimi arkadaşı Bulancaklı Orhan. İlk geldiği sene yurtta, kendi odalarının içinden geçilen yan odada kalıyordu. Ruhların yaratıldığı günlerden bu güne taşan, akan, ulaşan bir muhabbetle kaynaşmışlar, dost olmuşlardı. Orhan’ın daha sonra yurttan ayrılıp eve çıkması bu arkadaşlığın bağını kopartmamış bilakis daha da güçlendirmişti. Eve geri döndü. Hasan, Orhan’la aynı sınıfta idi. Hasan’ı da alarak Orhanların yolunu tuttu. Fuarın yanından kıvrılıp belediyeyi arkalarına alarak Hoca Cihan istikametine yöneldiler. Sıkıntıların ilacı, paylaşmak ise Orhan olsun, Hasan olsun, diğerleri olsun müstesna dostlardı. Sır çıkmazdı hiçbirinden ve oturup kalktıkları meclisler serinlik bahşederdi.

Beklenmedik misafirlerini, her zamanki samimi ve güleç tavırları ile karşıladı. Çayın üzerine varmışlardı. Uzun süre kitaplardan, Sayha’nın yeni sayısından, ev durumlarından ve vakfın dışarıdan görünümünden konuştular. 11. Sayının gündem ile alakalı olması gerektiğinde hemfikirlerdi. Kafasındaki Saddam ve Bush resimlerinin dizaynından bahsetti Kerem. CIA ile, Vietnam ile, Amerika’nın daha önceki işgalleri ile ilgili materyalleri ve bunların nasıl kullanılacağını uzun uzadıya izah etti. Ayrıca İlahiyatın hocalarından Orhan Çeker ile zekat hakkında röportaj yapma kararında idi. Bu işi Hasan üstlendi. Daha sonra hatıraları geldi ağır ve sert adımlarla. Ta Karadeniz’e kadar uzandı hatıralar. Orhan bir çok arkadaşını memleketine davet etmiş; geliriz diyenlerden kimse gitmemiş; bir konuşma sırasında Kerem, verdiği söz üzerine kalkıp Bulancak’ta Orhan’ın misafiri olmuştu. Bunu unutamıyordu Orhan. Ne zaman mevzu açılsa minnetle anıyordu bu ziyareti. O kadar söz verenin gelmediğini, Kerem’in ise bir çift sözle kalkıp geldiğini, diğerlerini yererek anlatıyordu. Orhan’ın annesi Saime teyzeden, düğünlerine katıldığı Aydın ve Nizamettin’den bahsettiler. Yeniden kavilleştiler, yeniden Karadeniz ziyareti planladılar okulların bitimine.

Bu arada Orhan, vakfın durumu konuşulurken, hem Kerem’in hem Hasan’ın belki o güne kadar pek dikkat etmedikleri, belki de sırf kuru iftira olarak değerlendirdikleri bir konuyu attı ortaya: Mehmet Ağabey’in kız öğrencilere yaklaşımı. İkisi de donup kalmıştı aslında. Aslında bazı şeyleri duyuyorlar fakat ihtimal dahi vermiyorlardı. Kendilerinin dışında konuşulan şeylerdi bunlar. İftira olarak telakki ediyorlardı bir çok konuşulanı. Çünkü Başkan’a en yakın kimselerdi Kerem ve diğerleri. Ne böylesi uygunsuz bir duruma şahit olmuşlardı ne de Allah biliyordu ya hissetmişlerdi. Fakat ateş olmayan yerden duman çıkmaz diyordu içlerini kemiren bir kurt. Şeytanın vesveseleri durmadan yokluyordu zihinlerini. Ayrılırken:

“Ben bunu Başkan’a sorarım” dedi Kerem, “Hem de hiç çekinmeden, hem de hiç durumumu önemsemeden sorarım. Biz hükmümüzü zahire göre verelim. Söyleyeceklerine göre davranırız. Allah büyük.”

Orhan da Hasan da uygun bulmuştu bunu. Öylece, hâlâ yağan karın altında, içlerinde merak ve endişe iki can dostu, susarak ve gölgelerini adımlayarak, belirsizlik içinde evlerinin yolunu tuttu.

Birkaç gün sonra Mehmet Ağabey, Sayha cemaatını eve, yemeğe davet etti. Hepsinin bir araya gelmeye ihtiyacı vardı. Yemekler yendi, kahveler, çaylar içildi. Meyveler ikram ettiler birbirlerine. Sohbetin kantarında tartıldılar uzun süre. İçini kemiren soruyu sormak için uygun bir halin oluşmasını boşuna bekledi Kerem Minderinin üzeriydi ve öyle birden bire sorulacak şeyler değildi kafasını kurcalayanlar. Hayırlısı deyip sonraya havale etti. Kalkalım dendi. Dışarıda hakkını veren bir zemheri vardı. Kar vardı. O kadar ısrar etmelerine rağmen Başkan, araba ile bırakmak için davrandı. Beraberce çıktılar. Eve geldiklerinde, arabadan inmedi Kerem. Bundan daha uygun ortam olamazdı. Hem tehir etmek alabildiğine zarar veriyordu yüreğine. Hemen atıldı:

“Biraz konuşalım ağabey” dedi. Sesinin tonundan önemli şeylerin olduğunun sezilmesini istiyordu belki. Gecenin bir yarısı idi. İki kafadar, iki sırdaş, iki dost gibi Konya’nın ıssız sokaklarında, bütün ışıkların yanıp sönen sarı veya kırmızı olduğu caddelerinde aheste dolaşırken mevzuya nasıl gireceğini hesaplıyordu Kerem. Başkan’a haksızlık ettiğini düşündü bir an. Hasımları gibi mi davranıyordu acaba? Kendisine güvenen bir adamın hayal kırıklığına uğraması doğru muydu? Kendisine böyle bir ithamı içeren soru sorulsaydı tepkisi nasıl olurdu? Soracakları, adı üzerinde bir dedikodu idi ve kimse uygunsuz bir şekilde görmemişti onu. Dayanamadı. Ama Mehmet Ağabey ondan önce davranmıştı:

“Seni dinliyorum”

Bu seste bir sevecenlik, bir samimiyet vardı. İlk hamleyi yapan bir adım önde demekti. Bir yandan arabayı kullanıyor bir yandan da Kerem’in gözlerinden bir işaret, bir ipucu yakalamaya çalışıyordu. İnadına sır vermedi ve ilk hamleyi boşa çıkarmak için, kendinden emin ve kaybedeceği hiçbir şey olmayan adam edasıyla konuştu:

“Ağabey, kız öğrencilerle aran nasıl?”

Bu sorunun ne manaya geldiğini herkes bilirdi. Mehmet Ağabey de bildi. Şimdi tepki ölçmek sırası Kerem’e gelmişti. Hiç sinirlenmedi. Hatta anormal derecede sakindi. Sigarasından bir nefes daha çekti. Arabanın vitesini üçten ikiye attı. Aynı ağırlık, aynı sükunet içinde konuştu:

“Sizle nasılsam, onlarla da öyleyim. Gerçi kız öğrenciler, erkekler gibi değil. Daha problemliler ve problemleri hiç bitmiyor ama… Hiçbir kız öğrenci ile yalnız, kapalı bir yerde kalmadım, kalmam da. Yurdun müdiresi ile dahi tek görüşmem. Halbuki kimsenin bilmemesi gereken bir öğrencinin durumu filan da olsa buna dikkat ederim. Söylentileri bende duyuyorum sağır değilim. Ama müsterihim. Allah şahidimdir.” Bunları söylerken artık ne o Kerem’e ne de Kerem ona bakıyordu. Arabanın aheste hızına dalmışlar; kâh buzda patinaj yapıyor kâh yanlarından aynı yavaşlıkta geçen bir arabanın plakasını okuyorlardı. Artık son hamlenin yapılması gerekliliği ile Mehmet Ağabey son noktayı koydu:

“Sizin bilmediğiniz bir şeyi daha söyleyeyim. Eve durmadan telefon açıyorlar. Bazen bir kadına da aratıyorlar. Tehdit ediyorlar. Özellikle ben evde yokken bizimkini rahatsız ediyorlar. Ama bu kadar öğrenci ile uğraşmak, maksatlı veya maksatsız dedikodulara sebep oluyor. Ama yapanları biliyorum. Hepsine gereken dersi vereceğim inşaallah. Göreceksiniz. Ben rahatım, siz de rahat olun.”

Ne Kerem’in ikna edilmek ne de Mehmet Ağabey’in ikna etmek gibi bir endişesi yoktu. Sadece bu söylentilerin aslı merak edilmişti o kadar. “Kim onlar ?”diye sormadı Kerem. Az çok tahmin ediyordu. Muhayyilesi böylesi bir işin yapılmasını kabullenemese de bazı şeyleri daha iyi anladığını fark ediyordu. Hayatında ilk kez böylesi dalaverelere, Bizans entrikalarına şahit oluyor ve çıldıracak derecede sinirleniyordu.

Dönüşte Hasan’a da anlattı konuştuklarını. Kimse, ben şöyle günah işledim demezdi. Diyemezdi. Zahire göre hükmetme kararına vardılar.

“Yine ikna etti” dedi Kerem.

“Her zamanki gibi” diyerek gülümsedi Hasan.

Cümlenin ve sabaha yaklaşan gecenin altını çizdi.

Yorum Yaz