Sayha Tarihi – 3

Çar, Oca 15, 2003

Dün'ler

Kerem’in Hatırâtı’ndan Bölüm 2

26. 06. 1991

Hem okuyor hem yazıyorum. Çünkü bolca okuyup bolca yazmam lazım. Her ne kadar günümüzün yazar ve şairleri çok okuyup az yazma fikrini savunuyorlarsa da ben çok da yazmak mecburiyetinde olduğum için es geçiyorum.

Ateş attım samana / Bak dumana dumana

Gün boyu elim yanağımda, çalan teybi duymadan düşündüm, durdum. Bir yanda yazma mecburiyeti, bir yanda istediğim düzeni oturtamamanın sıkıntısı.

Sayha’nın 16. sayısını “Edebiyat” sayısı yapalım istiyorum. İlk etapta D. Mehmet Doğan ve Murat Kapkıner var röportaj için düşündüğüm. Ama ikisi içinde bir hazırlığım olmadı daha. Sıkıntılısın. Okul, problem olmaya başlamış. Bazı meselelerden rahatsızlık duyuyorsun. Aileni, memleketi fazlaca gündeme almışsın. Yazmak ve okumak için yeterince mazeret bunlar. Sürekliliği yaşatman lazım.

Öyle yaptım.

27. 06. 1991

Yakın – uzak, yeşillik – bozkır ne olursa olsun, nereye olursa olsun yolculuğu çok severim. Bu yolculuktan zevk alabilmem için de ya yalnız olmam gerekir ya da sevdiğim insanlar…

Bugün gittiğimiz Beyşehir, ikinci şıkkı temsil ediyor.

Sabaha yakın yattığımdan çok geç kalktım. Evdeki Adem’den sonra gördüğüm ilk insan Erol Ağabeydi. “Beyşehir’e gidelim haydi” dedi. Bizde adettir, nereye, niçin, ne zaman diye sorulmaz.

Hemen yola koyulduk.

Sevgili doktorumuz Ercan’a telefon ettim çıkmadan, Beyşehir’de köprünün başında karşıladı bizi. Onu da alarak uzun bir arayıştan sonra piknik yerimize vardık.

Göl, hemen burnumuzun dibinde. Koyu gölgeli bir ağaç altındayız. Çevre maki dolu. Hava önce bulutlu, sonra berrak ve masmavi. Teybimiz çalıyor. Kendi elimizle hazırladığımız yemeği zevkle yiyoruz. Sonra göl çekiyor bizi. Ben dayanamam denize, göle. Ercan’dan kaptığım haşema ile dalıyorum. Biraz o yana, biraz bu yana. Su yutmanın bile gölde fena bir iş olmadığını tecrübe ediyorum. Erol Ağabey de dayanamıyor. Pantolonuyla o da suda. Adem’e de üst başıyla atlamak düşüyor. Ercan ev sahibi olmanın verdiği sorumluluk duygusu ile hem arabanın ve eşyaların nöbetini tutuyor hem de çıkışımıza çay işini hallediyor.

Göl ile bütünleşiyoruz. Çıktıktan sonraki halimiz ise daha gülünç. Pantollar çalılarda. Battaniyelere sarılmış güneşleniyoruz.

Böylesi bir günü nasib eden Alemlerin Rabbına hamdediyoruz.

29. 06. 1991

Geçenlerde Nurullah Genç’in “İntizâr” isimli romanını aldım. Daha önce okumuş olmama rağmen, yeniden para verip almam ve bugün ikinci defa okumam, elbette izaha muhtaç. İslâmî aşk romanı olması mı, her romanda olduğu gibi, kendimden fazlaca bir şey bulmam mı buna sebep oldu? Galiba her ikisi birden.

Bir zamanlar bisikletim vardı memlekette. Ağabeyim dükkanın önünde akşam vakti açık bırakıp eve gelinceye ve hırsızın da herhalde teşekkürlerle götürdüğü zamana kadar, gece – gündüz üzerinden inmezdim. Bazan şehrin dışına çıkar, bir gölgelikte zamanı ve tabiatı dinler, bazan birbirine geçmiş cadde ve sokaklarda avarece dolaşırdım. Ayrı bir dünyası vardı bisikletin.

Şimdi de elimin altında bisiklet var. O eski günleri küçük bir farkla da olsa yakaladım. İçimdeki yaban duygusu. Ne kadar Konyalı oldum, yeni memleketim diyorsam da içime ukde gibi oturan gariplik bazan acı koyuyor. Halbuki memlekete dönsem, memleketimin sokaklarında asıl yabancı ben olacağım. Batacak her yer. Sudan çıkmış balık gibi olacağım.

Ama yine de böyle düşünüyorum.

30. 06. 1991

Bir insan ya yazar olur, ya denetçi, işin teknik yönleri ile uğraşan biri. Ben ne yapıyorum? Sayha’ya gelen yazıların seçilmesi, ilave veya çıkartmalarda bulunulması, yazı yazabilecek kimselerden yazı temini… Sonra başlıyorum sayfaların durumuna göre açık kalan yerleri doldurmaya. Hikaye eksikse hikaye, deneme, makale, şiir ne eksikse onları yazıyorum. haberleri dahi ben yazmak durumundayım. yazıları tamamladıktan sonra uygun resim, çizgi ve grafikleri temine koyuluyorum. Her ne kadar küçük çaplı bir arşiv oluşturmuşsam da eksik ve ihtiyaç bitmiyor.

Onları da temin ettik diyelim. Sıra dizgide. İki gün ve geceni, sağa sola ağız eğerek, rica – mihnet harcayacaksın. Aydıngerleri koltuğunun altına tutuşturup yolunu tutacaksın matbaanın. Kapak resmini, reklamları, amblemleri önceden hazırlamış olmalısın. Matbaacıya izah, en müşkil olanı.

Nihayet, kırk telefon ve uğraştan sonra dergiyi, gecikmeli olarak alırsın eline. kapak istediğim gibi olmamıştır. Amblemlerde yanlışlık vardır. İç sayfalara konan resimlerde ya karışma olmuştur, ya film ters basılmıştır. Hepsini mecburen sineye çekersin.

Dağıtımına oturursun daha sonra. Bu meyanda bir sonraki sayının konusunu tespit edersin. Kapak konusu ne olmalı? Nasıl işlersek güzel olur? Kapağa ne koyabiliriz? Kimler yazı verebilir? Kimlerle röportaj yapabiliriz? Kafanda yazı kalıpları oluşur. Yazmak istersin bir mania çıkar. Moralin bozuktur. Vesaireler pelesenk kurar dünyanın kör göbeğine…

05. 07. 1991

Elimin altında Sayha 15. sayı var.

Kapak her zaman olduğu gibi yine bozuk. Kapak resminin alt ve üst kısımlarında boşluk var. Halbuki ne kadar da özenmiş, çok güzel olacağına ne kadar da hazırlamıştım kendimi. Yine olmadı. En üstte “Döneceğiz Mekke” yazıyor. İç dizgi ise klasik çizgimizi muhafaza ediyor. Yeni ve farklı, daha orijinal arayışlarımız var.

Bu sayının bir diğer özelliği de 48 sahife oluşumuz. 32 sahife başladığımız yayıncılığımızı 48 ‘e kadar yükselttik. İçimden bu işi kıvırdık demek geçiyor. Ama ufuk biraz daha karanlık, vakfın akibeti biraz daha meçhul.

06. 07. 1991

Gam yemeden ölmeye ne kalmıştı ?

Dün yazdıklarımın üzerinden 24 saat bile geçmeden kötü haber duyuldu. Zannedersem artık büyük ihtimalle gidiyoruz. Hem öyle bir gidiş ki: Topyekün.

Hoca’nın emriyle yönetim olarak görevden alındık. Sebepleri ve adilikleri sıralayacak değilim. Defterime ve kalemime yazık. Önemli olan şu: Çalışan hem de gerçekten çalışan Milli Gençlik Vakfı Konya şubesi olarak görevden alınmamız ve yerimize 3 – 5 adi ve menfaatperest adamın getirilmesidir. Hani hep davanın neden kısır döngü içerisinde olduğu, tekamül edemediği serzenişlerinde bulunurduk ya onu daha iyi anlıyorum bugün. Bir vakfı bile ilerisi için bir yatırım gören insanlar, müslümanların değil menfaatlerinin hizmetinde olur her zaman. Milletvekilliğinin basamağı yapılmak istenen bir vakıf…

Nefsim açısından düşündüğümde yaşananlardan aslında mutluluk duymam gereken bir karar. Son bütünlememden sonra çeker giderim memlekete. Anamın, babamın yanında tatilimi geçirir, kafamı dinlerim. Meşakkatlerim büyük ölçüde azalır. Ne Sayha’nın hazırlanacak yeni bir sayısı, dizgi, matbaa koşuşturması ne de angarya olarak omuzlarıma yüklenen vakfın bir işi olur. Her ay muntazam eksik yerlere yazı yazacağım diye göbeğim de çatlamaz.

08. 07. 1991

Gidişin hazırlıklarındayız. Şakayla karışık konuşuyoruz, küfürler savuruyoruz ama gel gör ki içimiz kan ağlıyor. Kimsenin ağzını bıçak dahi açma kudretinde değil.

Sayha’nın elimizde bulunan eski sayılarını dağıtıyorum. Arşivi temizledim. Yayınlanmış yazıların müsveddeleri banyoya havale olundu. Öylesine yerleşmiştim ki buraya, hep düşünmeme rağmen bir gün böylesine gideceğimizi hiç hesap etmemiştim. Ağlasan sızlasan ne değişecek sanki? Hasan, Adem ve Ercan ile eve bakmaya başladık. Uygun bir yer bulursak eşyaları hemen taşıyıp ver elini memleket diyeceğiz.

Her dem yeniden doğarız / Bizden kim usanası…

Kalk gidelim gönül. Bu iller bize kem gözle bakmaya başladı. Yaptıkların üç – beş inanç ve dirayet sembolü insan için değerdi aslında. Diğer boş insanlarla yüz göz olmadan kalk gideli, dar gelmeye başladı buralar…Onlar viran etmeden sen yık. Haydi gönül, sararmış tavanın altından kalk. Sigaranı ve çakmağını unutma. Kitaplarını kolile, gönder gitsin memlekete. “nereye koyacağım bunları” diye söylense de annen döneceğine elbet memnun olacak. Biliyorsun. Haydi kalk. Birbirimizi bıçaklamadan kalk.

Erol Ağabey son bir sayı daha çıkaralım diyor. 16. sayı. Ben pek taraftar değilim. Hem en güzel haliyle bırakmak istiyorum hem de çıkaracağımız sayının alabildiğine hasımane ve gaddarane olacağına inanıyorum. Böyle kalsın daha iyi.

19. 07. 1991 – Kayseri –

Türkiye’yi enlemesine didikledikten sonra aylardır uğramadığım baba ocağındayım. Giresun ve Karadeniz her zaman olduğu gibi yine büyüledi beni. Orhan’ın düğününü yaptıktan sonra önce Konya’ya oradan da Kayseri’ye geçtim. Hayatımın Konya ağırlıklı bölümünü yaşamaktan yoruldum. Bakalım Kayseri nasıl olacak? Görenler, çok değişmişsin diyor. Evet onlar fiziki açıdan değiştiğimi vurgulasalar da ben ruh yönüyle daha çok değiştiğimi “evet” lerle ima ediyorum. İlkbaharla sonbaharın farkı var iki şehirde.

Çocukların bir kaç senede çabucak büyüdüklerini görmek utandırıyor beni. Erkek çocukların sesleri kalınlaşmış, bıyıkları terlemeye başlamış. kızların evvela bakışları değişmiş. Uçmasını daha yeni öğrenmiş kuşların heyecanı var seslerinde. Bunalrı gördükçe içimde sessizce yürümeye devam ediyorum.

Akşamları, karanlığı delercesine bisikletle gezmenin ayrı ve dayanılmaz bir zevki var. Hemen her akşam bisiklete atlayarak içimi sızlatan sokaklardan, caddelerden geçiyorum. Bir iki halı sahaya uğrayıp maç yapanları seyrediyorum. Sonra İsmail’in karpuz bastasına düşüyor yolum. Acı, tatlı birazcık maziyi anıyoruz. Nihayet yine ev. Batmaya başlayan ev. Konuş diyorlar, niye konuşmuyorsun? İçimle konuşmaktan dışıma fırsat bulamıyorum ki.

05. 08. 1991

Yeni ve farklı hayatıma da alışıyorum sonunda. Sabah kahvaltıdan sonra ilk işim dükkanın yolunu tutmak oluyor. Şu veya bu şekilde zaman geçiyor. Boş kaldıkça gazeteleri tetkik ediyor, 4. sınıf sonunda teslim edeceğim mezuniyet tezimi şimdiden hazırlıyorum. 20 sahifesini yaptım, 40 sahife kaldı. Günde 2 – 3 sahife yaptığım zaman kısa sürede bitireceğimi zannediyorum.

Şiir ve hikaye, hatta “yazmak” şimdilik hayatımın köhnemiş ve ıssız bölümlerine çekildiler. Belki hissizce yaşadığım söylenebilir. Konya’yı mümkün olduğunca hatırlamamaya çalışıyorum. Çağrıştıran sadece bir kaç telefon görüşmesi. Hepsi o kadar.

01. 09. 1991

Mısraları onlara verin.
Kelimeleri de
Söylenecek sözler de onların kabrine konsun
Alkışlar ve yuhlar onların
Bize şairce yaşamak miras kılınsın
Yeter…

20. 09. 1991

Bu kez memleket dışlamadı. Huzursuzluğum da henüz had safhaya ulaşmamıştı. Üstelik Kayseri’da daha yapacağım işler de vardı. Ama ben çıktım, Konya’ya geldim!

Niçin? Herşeyin hesabını yazmak zorunda mıyım? Evet, belki!

Buraya döndüm, içimde sırrını bilmediğim bazı boşluklar doldu. Gölgeme varıncaya kadar herşeyin manası değişti. Tutku bu hayatımın burada yaşanan kısmı. Sevda gibi. Yetimlik gibi.

Yalnızlık anaforlarının rahatlatıcı iklimlerindeyim.

Evde yiyecek namına hiçbir şey yoktu. Akşam yemeğine yurda gidecektim ki Erol Ağabey ile dolaşmaya çıktığımızdan gidemedim. Yatsı ezanlarına yakın çıktım; bir ekmek, biraz peynir – zeytin ve yumurta aldım. yanına güzel bir de çay. tadına doyulur mu bu yalnız başa yenilen yemeğin?

Partinin seçim çalışmalarında görev almam için başımı ağrıtıyorlar. pek de niyyetli değilim buna. Buraya gelince gördüm ki seçimde çalışacakların listesinde benim de adım var. Bana sorulmadan, danışılmadan yazıvermişler. Sonra yeni vakıf başkanı Süleyman Ağabey de muhakkak gidip çalışmamı istiyor. Onların muradı başka. Bütün vakfı temsilen banim de orada çalışıyor olmam işi bitirecek.

Bu iş bir tek benimle olur mu? Oluyor demek.

Halbuki bu işten müthiş derecede rahatsızlık duyuyorum. Beraber çalıştığım insanların menfaat avcısı olduklarını müşahede ettim. Arka dönünce ayyuka çıkan fısıldaşmaları ve o haince bıyık altı gülüşleri iyi biliyorum. Ama davam için katlanmak zorundayım. MI?

işte son zamanlarda düştüğüm şüphelerden birisi bu. Ciddi şüphe ve tenkidlerim var bu konuda.

“var git güzel var git işine
Vefasızın yüreğimde işi ne.”

22. 09. 1991

Nice hüzün şarkılarını söyledim, nice acıları…

Düşmek, hata imiş. hayat ise bu acizliği barındırmıyormuş sinesinde. Hatasız yaşamak mümkün mü?

Susmak, her zaman için tercihimdi. Ama sanırım tercihlerim de değişiyor. Deli olup cinnet geçirmemek için avazım çıktığınca bağırıyorum: Parasızım, neden böyle yaptın ey sevgili dost? Alçak…

Duvarlar manasızca bakıyor yüzüme. Keşke bir an önce okul açılsa da hesabı kapatsam.

Hasan Erkan öğretmenliği kazandı, tayini ise Niğde’ye çıktı. Henüz gidip gitmediğini bilmiyorum. Mehmet, İzmir’de askerliğini yapıyor; onu da İstanbul yolları bekliyor askerlik sonrası. Hasan Semerci bu akşam dünya evine giriyor. Ve bir sürü insan, bir sürü işlerle meşgul.

Ben ne yapıyorum?

HİÇ.

23. 09. 1991

Akşam ezanları okunmuştu. karanlık perdeler iniyordu şehrin üstüne. Başımı yere yığarak dışarı çıktım. her zaman olduğu gibi adımımı sokağa atar atmaz evime baktım. Gözleri simsiyahtı pencerelerin. Zaferden, kalabalık ve beyhûde insanların arasından liyakatsızca geçtim. Eski Belediye’nin bitişiğindeki dar ve karanlık sokaktan sıyrılarak sıkça uğradığım Konya Lezzet’e gittim. Her zaman yediğim Bezelyeli kebap kalmamış. Ciğer ve yoğurt yedim. Daima yemeğin üstüne yaktığım sigaramı yakmadım bu sefer. Bir sebep yoktu ama yakmadım işte. Alaaddin’in bitişiğinden ağaçların gölgesine yaslanarak geçtim. Dilimde bir şarkı vardı ama hatırlamıyorum şimdi. Az miktarda kalan paramı bitirmek istercesine Çamlıca’dan dondurma aldım. Yine karanlık sokaklarda, içimi üşüterek yedim. Yalnızlığın tek rutubetli ilacı olan televizyonun karşısına geçtim ve ruhumu uyutmaya kondum…

Şimdi dışarda harikulade bir gök var. Enfes bir dolunay. Onu saatlerce yorulmadan, usanmadan seyretmek varken florasanların ışığına yönelmiş sahte mevsimleri yazıyorum…

04. 10. 1991

Balkona, çöp kovasından düşmüş kağıtlar… Bir o yana bir bu yana savruluyorlar. Yan apartmanın çürümüş yağmur olukları koptu kopacak. Sabahtan beri hatta dün akşamdan beri böyle hava. Alabildiğine kapalı ve alabildiğine rüzgarlı.

Yaprakların en çok istediği yağmur taneleri ile dalından kopmak. Rüzgar despot bir patron, zalim bir diktatör. Yaprağın gönlüne kim bırakır?

Bir uğultulu ses ve boşluğa savruluş!

CHE: İnsan on beşindeyken, neden ölmek istediğini bilir ve eğer fedakarlığa değer bir ideal bulmuşsa, yaşamını vermekten korkmaz.

Okumaya yeniden koyulunca ilk bu kitabı buldum elimde: Ernesto Che Guevara

Ve bir başka kitap: “Başkaldırının Haşarı Çocuğu Anlatıyor: Daniel Cohn Bendit, Hepinizi Öpüyorum.”

05. 10. 1991

Murat Kapkıner aradı bugün. Yaptığımız röportajı ve Sayha’nın durumunu sordu. Elaleme yaptığım izahlar bana kâ etmiyor!

Herşeye rağmen, Sayha’nın yayınına ara vermesine, yaşadığımız bunca badireye rağmen yazmaktan yine de uzak kalamıyorum. Ebu Bekir Bey, gazeteye her vardığımda bir köşede yazmam için ısrar ediyor. Birkaç yazı hazırladım; yayınlanması için verecek olursam, zorlamayla da olsa devamını getireceğime inanıyorum.

Kapındayım.

Ne olur kapını açıp da alma beni içeri “yalnızlık”!

06. 10. 1991

Merhaba’da, “Sayha” başlıklı köşede yayınlanmak üzere üç tane yazı verdim Ebu Bekir Bey’e. Hakan Albayrak da orada çalışıyor bir müddettir. Merhaba’nın çehresini değiştirdi Hakan. Hem gazete itibari ile hem de gidip gelmelerimizdeki samimiyeti ile. İkindi Yazıları’nın önümüzdeki sayısını Hakan yönetecekmiş. O da bir kaç yazı istedi. Baş göz üzere dedim. Yazı hazırlamaya çalışıyorum.

Bu sıralar Sayha ile ilgili söylentiler de çoğalmaya başladı. Yakın bir zamanda yeniden çıkartma kararı alırsam sürpriz olmasın!

Sonbahar geldi. Haberiniz var mı?

12. 10. 1991

Çok karmaşık, çok girift bir yol ayırdımına doğru sürükleniyoruz. Bir tarafta Erol Ağabey, diğer yanda vakfın yeni yöneticileri ve Süleyman Ağabey.

Erol Ağabey’in, duyduğum veya bizzat şahit olduğum birçok gafı oldu. Ama Allah biliyor ya ötesini görmedim, bilmiyorum. Hep kıyl u kâl…

Bununla birlikte dolu dolu bir maziyi paylaştık onunla. Vefa gibi bir sıkıntım var. Hatalarıyla beraber sevdiğim, saydığım bir insan. Ama artık davranışlarıyla ne beni ne Ercan’ı, Hasan’ı, Adem’i ne de diğerlerini ikna edebiliyor.

Her şeye rağmen bir tercih yapamıyorum. Pis bir durum. Hayırlısı deyip gelişmeleri beklemek gerek galiba.

Akşamları sıkça Hakan uğruyor. Çay içiyor, sigaraların koyu dumanları altında daha koyu sohbetler patlatıyoruz. Edebiyattan ve özellikle dergicilikten bahsetmek, gayrete gelmek ikimizin de hoşuna gidiyor.

Sıkıntılı anların tek tesellisi HAKAN ALBAYRAK.



Yorum Yaz