Sayha Tarihi – 4

Per, Oca 16, 2003

Dün'ler

16. 10. 1991

Hayattan hoşnud olmanın yolları zor ve sıkıntılı. İsyan, kanıma daha uyumlu akıyor. Kime karşı isyan edeceksin? Sevdiklerimden başlayarak “ölçü”de uyuşamadığım herkese. Elde edeceklerimin ne olup olmayacağı hiç umurumda değil. Önemlisi, karşı duruyor olmak.

Bizim cemaatin içinde de, Hakk’tan önce kendi menfaatlerini öne çıkaran insanlar var. Makam ve mevkîin, şahsiyet bozulmalarına hız kazandırması bir gerçek. Bunların dışında, bir şeyler ypabilmek için, içim içimi yiyor. Dört elle sarıldığın mücadelenin, zayıf karakterli insanlarca tarümar edilmesine şahit oluyorsun. Şahıslarla kaim değil bu mücadele ama şahıslar, mücadelenin köküne kibrit suyu döküyor.

Kendimden tereddütlüyüm.

Boğazıma kadar çıkan kargaşada, tavrımı yine az, zayıf ve hak bildiğim yönde kullanacağım.

Ümidimi kaybetmek istemiyorum. Bana karşı ümidini, güvenini kaybedenle yine bana karşı ümid, güven kazanan insanlara karşı nasıl ki davranışım aynı, hayata karşı da iki yüzlü değilim. Vicdanen de o derece rahatım. Şahıslara karşı, arazinin yapısına uyarak davranmıyorum. Amacım, sadece doğru bildiğimi yapmak. Hata, kula mahsustur. Doğrum, yanlış olabilir. Yanlışta ısrar edecek kadar at gözlüklü değilim. İnşaallah doruda ısrar edenlerden olurum.

18. 10. 1991

Meşhur mitingden geriye kalan sadece iki mısra:

“yabancı bir ülkenin / denizaşırı bakışlarındayım”

Alt ranzada yatan Hakan’a, o anın ilhamıyla söyleyip de arkasını getiremediğim iki mısra…

22. 10. 1991

Büyük bir heves ile oturduğum yazı masamın başından kapının zili ile kalkmak zorunda kaldım. Erol Ağabey gelmişti. Başbaşa oturduk. Azca seçimlerin değerlendirmesini; çokça içinde bulunduğumuz durumu müzakere ettik. Akşamın ilerleyen saatlerinde ev ahalisi toplandı; Hakan geldi; sohbet derinleşti.

Bir balık lafı geçti. Sıradan, sade bir kelime “balık”. Hani, ah olsa da yesek mânâsına. Konya’da balık nerede yenir? Beyşehir’de. “Haydi kalkın gidelim” dedim. Bir deli saçması idi benimki. Sadece söz söylediğimi zannediyordum. Öyle değilmiş. Millette bir torpil, bir alev etkisi yaptı. Hararete geldik. Her bir ağızdan: “Kalkın gidelim”. Allah Allah , millet delirmiş olmalı. Deli deliyi gözünden tanır diye boşuna dememişler. Hepsi deli bunların. Ben? Eh, geri kalmam elhamdülillah.

Akşamın sonlarına doğru, 22.00’den sonra Beyşehir’e gidip balık yemek!!!

Bir araba dolusu “Haydi” denilince kalkıp “nereye” diye sormayan, sorma ihtiyacı hissetmeyen, birbirine güvenen ve birbirini seven insanlar olarak düştük yollara. Erol Ağabey, Hakan, Doktorumuz Ercan, Güney Müftümüz Hasan, Uzatmalı Harita Mühendisimiz Adem ve acizane bendeniz, mehtabı da yanımıza alarak süper bir yolculuktan sonra, evet, hakikaten, gittik; balık yedik; döndük.

“Biz böyleyiz işte” anlatmadıklarımın ön ve son sözüdür…

Hepinize teşekkürler…

24.10.1991

Sonunda razı oldum, Sayha’yı yeniden çıkaracağım. Böylece ikircikli yaşamaktan da kurtulmuş olacağım inşaallah.

2. Dönemde Sayha’yı kapaksız düşünüyorum. Kapağın maddi külfeti bir yana, istediğim şekilde olmaması hep problem teşkil ediyordu. Kapak olmayacağı gibi bazı şeyler de olmayacak yeni dönemde. Hatır için yazılar, matbaanın eline yüzüne bulaştırdığı resimler vs.

Yeni dönem, yeni Sayha. Hoş olacak inşaallah.

Hakan’ın, bizim için daktilo ettiği yeni, taptaze bir şiiri:

ORDA BİR SAVAŞ VAR İÇİMDE

kokla şair
bu taşı gazzeden getirdim
bu görmüş olduğun kurşun
filistinin göğsünden çıktı
sen oğuz atayda yüzerken
intihar yeyip intihar kusarken
bir çocuk
adam gibi öldü.

26.10.1991

Sayha için pratikteki hazırlıklarımız sürüyor. Kim ile? Tabii ki Hakan ve ben. Eski döneme nazaran inanıyorum ki daha kaliteli yazılar ve orijinal bir mizanpaj olacak. Mizanpajımız, Müşteşir Karakaya’nın bir zamanlar çıkardığı “Kardelen” e benzeyecek.

İlk planımız 24 sahife üzerine. Tasarımda neler var?

Evvela Hakan’ın ve benim yazılarım ihtilâl önsözlü olacak. Muhalefet yapacağız. Öyle bir muhalefet düşlüyoruz ki kimsenin ummadığı, beklemediği şekilde olacak. Devrim diyeceğiz. İran’dan, Küba’dan bahsedecek, Devrimcinin rehberi gibi bir bölüm yapacağız. her ne kadar 3. çoğul şahıs ağzından yazıyorsam da bunları 2 kişi planladığımızı daha önce de yazdım. Ama Hakan’ın devamı, hatta başlaması dahi şüpheli. yani tekrar bana kalacak yük. Hayırlısı bakalım.

Başkaca Sayha’da: Kitaplık, Sayha Radyosu, sayha Sohbetleri, Posta Kutusu, Derkenar (veya notlar) Siyer, Kur’an-ı Kerim Meali, Kısa Kısa… Ve elbet Şiirler, denemeler…

Havalar birden soğudu. Salonda oturuyorduk. Akşam küçük odaya geçtik. Yakında soblar yanmaya başlar. Akşamları genzimi yakan kömür kokusuyla vuslata erebilirim inşaallah…

29.10.1991

Akşam evde oturuyoruz. Ercan, her zamanki gibi ders çalışıyor. Hasan yatsıyı eda ediyor. Adem ise mutfak cenahında. oturma odasında Sayha’nın yazılarını düzenliyorum. Saat 22.00 civarı. Dışardan bir şişe, bir cam sesi geldi. pencereden baktım. İnce Minare ile evin bulunduğu bina arasında küçük cadde boş ve karanlıktı. Bir şey görülmüyordu. Yerime otudum. Biraz sonra arkamızdaki kredi yurtlara ait kız yurduna giden kızları seslerini duydum. Pencereyi yeniden açtım. Kızlar, başkanın odasını işaret ederek yangın var diye bağırıyordu. Yalın ayak fırladım. Cemaat arkamdan. Binanın dış kapısını açtım. Başkanın odasından alevler yükseliyordu. Kapıyı kırıp içeri daldık. Müthiş bir duman. Banyodan kaptığımız sularla daha büyümemiş olan yangını hemen söndürdük. Molotof kokteyli atmışlar. Atmaya fırsat bulamadıkları bir şişeyi de çöpün yanında yanar halde bulduk.

Dış kapıya bir kağıt iliştirmişler:

“Siz emperyalizmin uşaklarını halk adına cezalandırıyoruz. Liseli Devrimci Öğrenciler. vs. vs.”

Polisler geldi. Resmi, sivil. Tutanak tuttular. Yarın bizi emniyete davet ettier. Hepsi o kadar. Geçen 29 ekimde kaza geçirmiştik. Bu 29 ekimde mezkur hadise. Hayırlısı bakalım.

30.10.1991

Sabah hava yağmurluydu. Hatta kar soğuğu vardı diyebilirim. Saat 08.30′ da Emniyete, Siyasi Şubeye gittik. Benim sorgulanmam oldukça yüzeysel ve kısa oldu. Hakbuki vak’anın asıl şahidi ve müdahalecisi bendim. Arkadaşlara 24 saat içinde ne yaptıklarını sorup iğne ile kuyu kazmaya çalışmışlar. Her neyse 12 ye kadar soğuk bir komiser odasında ve soğuk, itici insanların arasında vakit geçirdik.

Netice: Sıfır!

Öyle bir sorgulama yaptılar ki neredeyse suçlu bizler olacaktık. Demek metodları bu.

Evin bulunduğu caddenin köşebaşlarında şüpheli karaltılar dolaşıyor. Dışarı çıktığımızda takip ediliyoruz. Zannedersem okuldan da kapsamlı bir soruşturmadan geçeceğiz. Ne de olsa herşey olacağına varırmış. Bekleyip göreceğiz. Olaydan sonra doğru dürüst uyuyamadım. İster istemez tedirginlik oluyor. Kolay kapanacak bir yara değil bu. Biliyorum.

13.11.1991

Gençlik üzerine hazırladığım bir yazı vardı. İki gün oldu, tamamlayamadım. Aslında yazarken zorlanmıyorum. Masamın başına oturmam yeterli oluyor. Ama oturamıyorum ki…

Bir kısım yazılarını verdim Sayha’nın. Hepsi üst üste gelmesin, bir kısmını da olsa hazırlasınlar diye. İnşaallah kalanları da bitirince dizgiye koşturacağım.

15.11.1991

Cuma akşamları Eğitim Fakültesi’nde Formasyon derslerimiz var. Bu sene Özel Öğretim dersini alıyoruz. Hocası, Yrd. Doç. Mehmet Tekin. Aynı zamanda Yeni Türk Edebiyatçısı. Romanla uğraşıyor. Bu knuyla ilgili bir kitabı da vardı zannedersem. Hasılı ders içi aktivite olarak bizim de bir konu anlatmamız gerekiyor. Konu ve şahıs serbest, herkes anlatacağı dersi yazdırıyor. Namık Kemal, Araba Sevdası, Aşk-ı Memnu, Yaban vs. vs. Sıram gelince ben de ismimi söyledim ve ekledim: “Günümüz şairlerinden İsmet Özel ve Şiir Anlayışı.” Hoca dudak büktü. Sınıf, her zaman oturduğum köşeye doğru hafifçe başını çevirdi. Herhalde çoğu, kim bu İsmet Özel diyordu. Hoca, dudak büküşünü, kaynak temini meselesini anlatırken kelimelere döktü. Gol atacaktı aklı sıra. “Mesela” dedi, “ismet Özel’i anlatacak olan arkadaş kaynağını nasıl temin edecek?” Sınıfta alaycı bir sükut. Arkadan yine gürledim: “Kendi eserlerine müracaat edeceğim. Mesela Şiir Okuma Kılavuzu, mesela Sorulunca Söylenen, mesela hayatını anlattığı Waldo Sen Neden Burada Değilsin.” “Hıımm” dedi hoca, “Şiir Okuma Kılavuzu olur tabii.” Yelkenleri indirmişti. İsmet Özel’in şiir anlayışını anlatmak beni aşardı ama olsundu, kim biliyordu ki? Ofsayt da koksa pozisyon, golu ben atmıştım. Man kafalılara en azından İsmet Özel adını duyurmuştum. Sonra onlar derslerine döndü, ben de Nihat Genç’in Dün Korkusu’na…

Çok hissi bir gece yaşıyorum. Düşüncem bir memlekette, bir yapmayı düşündüğüm hikâye kitabında. Nedir bütün mücadelem? Neyin savaşını yapıyorum? Bütün insanları hasım bilmem neden? Sıradan bir insan olmak istemiyorum. Zannedersem bütün mesele burada. Sıradan olmamanın yolu nereden geçer? Onu da biliyorum. Yaşadıkça yazacağım inşaallah…

18.11.1991

Sabah, güzelce kalkıp okula gittim. Uykulu ve soğuk bir ortamda Ziya Gökalp zırvasını dinledikten sonra hemen dizgiye, Celalettin’ine koştum. Elhamdülillah akşama tamamen bitirdik. Yeni dönemdeki Sayha’nın bu sayısı, dizgi ve mizanpaj açısından benim hoşuma gitti. İsteyen beğenir, isteyen beğenmez.

Bu sayıda kapak için “Genç – Öğretmen – İnkılap” başlıklı bir yazı yazmıştım. Önümüzdeki sayı için “Saltanat, Dikta Yönetimi ve Günümüz üzerine bir yazı yazmayı planlıyorum. Nasip meselesi tabii.

Dışarda güzel, yağmurlu bir gece var. Arkası – Allah bilir – kar gibi. Bu gece, yapmam gereken bir vazifeyi tamamlamış olmanın rahatlığını yaşıyorum. Bu rahatlık, bir sonraki vazifeye iteliyor beni.

24.11.1991

Memleketten döndüm.

Sayha’ya devamlı yazan bir bayan yeni yazıları ile ilişiğinde tenkid ve tavsiyelerinin bulunduğu bir mektup göndermiş. Mektupta, hikâyelerde kullanılan bazı kelimeler, şarkı sözleri, yeni koyduğum posta kutusu ve şiirler hususunda tenkidlerde bulunmuş. Ayrıca eski halini istiyormuş yeniden.

Yolculuk boyunca otobüste geldiğim yere Sayha Sohbetleri için ne yazayım diye düşünüyordum. İşte mükemmel bir fırsat; Bu mektup vesilesiyle hem dergicilik görüşümüzü, şiir ve sanat anlayışımızı yazarım hem de yazı sıkıntım biter.

13. 12 1991

Bu gün, Sayha’ya dair düşüncelerim açısından güzel bir gündü. Yeniden sahaya inmemizden dolayı toprak kıpırdamaya başladı, bahara yol verildi. Sayha’yla piyasaya çıkmış iki şair ve yazar, hem genç hem güzel Müslüman, ziyaretime geldiler. Abdullah Harmancı ve İsmail Okutan. İsmail, Niğde Meslek Yüksek Okulunu kazanmış; Abdullah ise İmam – Hatip son sınıfta ve üniversiteye hazırlanıyor. Abdullah çok hisli bir çocuk. Adeta içiyle yaşıyor. İlerde önemli bir şair ve hikayeci olacak inşaallah. Kabiliyetli, çalışmayı bırakmazsa elbet. İsmail, zeki birisi. Gündemi yeni kelimelerle örmek istiyor. Şairliği İsmet Özel kadar sert ve allak – bullak edici. Nesiri de şiiri gibi. özel gayret istiyor anlaşılmak için. Ben, yarınlarından umutluyum.

Bugün vizeler bitti.

Bugün, derginin reklamcısı olarak Toptancıları dolaştım.

Akşam Yazı İşleri Müdürü oldum.

Bu ayın dosyasını da kapatmak üzereyim…

20. 12 1991

Cuma Mektupları’nı yeniden yazmaya başlayan İsmet Özel’e telefon açtım. Zannedersem memnun oldu. Sayha’yı alıyormuş. Nasıl bulduğunu sordum. Bir taşra dergisi, kültürel açıdan çalıştığınızı gösteriyor gibisinden yuvarlak laflar etti. “Taşra” sözü zoruma gitti. Ama haklıydı da. Yazılarının devamını dileyerek kapattım telefonu.

Birisi aklınca takılıyor bana:
“Üstadın yeniden yazmaya başlamış ha!”
“Yazsa da olur yazmasa da.”
“Nasıl olur, adamın ismini dilinden, kitaplarını elinden düşürmüyorsun, yazsa fena mı olur?”
“Benim için fark etmez, biz rabıta halindeyiz!”

Gülüşmelerle geçiştirdik sonunu…

20. 12 1991

Sayha Ocak sayısı ile matbaaya verilmeye hazır. Rahatlamış olmam gerekir. Üzerime aldığım bazı vazifeleri yerine getirdim çünkü. Ama adını koyamadığım bir gerginlik var. Başım ağrılı. Dışarıda yağmur da var oysa. Yine de, her şeye rağmen, mutluluktan bir pay çıkarabilirim kendime.

Böylesi bir oda kolay kolay ele geçmez gibi. Sobamdan çıtırdılar yükseliyor. Kitaplarım, hayallerim, çalışma masam ve yatağım bir bütünlük içinde. Okul, şimdilik problem değil. Şimdilik aşık da değilim. Sorumluluklarım kendimi ilgilendiriyor. Ailemle aram iyi. Çünkü uzağız birbirimize. Dostlar arayıp soruyor, hiç olmazsa selam gönderiyor. Hatırlar mükemmel bir yağlı boya portresi.

Şiir yazabilecek kadar yaşıyorum hayatı.

Öyleyse ışığı söndürüp koyu dumanlar altında derin derin ne düşünürüm hâlâ…

26. 12 1991

Sayha’nın nerelerde tanıtım yazısı çıkar, bilmiyorum; ama her gün bir iki mektup geliyor; dergi istiyorlar; abone olmak istiyorlar. Ben de mümkün olduğunca herkese bir cevap yazıyorum.

Murat Kapkıner’i ziyarete gittim. Gelmiyorsun diye kahırlanıyor. Ama haklı. Fırsat bulamıyorum ki….

08.01.1992

Belki bana yakışmıyor ama yoruluyorum galiba. bu kadar karpuzu taşıyamayacağıma inanmaya başladım.

Sayha, başlı başına bir muamma. Nasreddin Hoca’nın, eşeğin kuyruğunu el alemin ortasında kesmesi gibi bize de kimi şöyle diyor, kimi böyle…Ne yapacağımı ben de şaşırdım. Yazıların sorumluluğunu mu taşıyacağım, baskı işlerini mi takip edeceğim reklama mı koşacağım?

Geçelim bu işleri…

Bu ay Sayha Sohbetleri için “Werner Hügo ve Ben” başlıklı bir yazı hazırlıyorum. Sohbet üslubu ve konu hoşuma gitti. İnşaallah tamamlarım.

11.01.1992

Kafamdakileri yazmak zorunda mıyım? Evet. Bu cevap öldürüyor beni. Ama şükürler olsun ki yazacak bir şeylerim var.

Öyleyse yazmaya Sayha’dan başlayalım:

Kim ne derse desin, Sayha’da bazı şeyleri gerçekleştirdiğimize inanıyorum. Evvela elle tutulur gözle görülür bir takım işler koyduk ortaya. iyi veya kötü onun muhasebesinde değilim. 18. sayının “Bu Vesileyle” köşesinde yazdığım gibi, “İnsan, çalışmakla mükellef, muvaffak olmakla değil.” şuurundayım. Çalışıyor muyum, didinip çırpınıyor muyum? Herkes derslerine bakarken, okuluna devam ederken Sayha ile uğraşarak gecemi gündüzüme katıyor muyum? Evet. Öyleyse mesele yok.

17. sayı istediğim gibi olmadı. Kapak zoraki konunca, tok karına yemek gibi sırıttı. Yazılar da keza öyle. Ve Hasan Erkan’ın “Sana” isimli şiiri müthiş tepki aldı. Çünkü şiir bana yazılmıştı. Dosttan çok düşmanımın olduğuna zaten inanıyorum. Bunun kasıtlı abartıldığını da biliyorum. Ama mühimsemiyorum.

Kulak arkası etmek için çok sebeplerim var…

Çünkü ben denize hâlâ inanıyorum…

13 .01.1992

Birinci dönem, farkına varamadığım bir koşuşturmaca içinde bitti. İnsan, ister istemez ikinci döneminde, yani okulun da böyle çabucak biteceğini düşünüyor. Sonra hesaplar giriyor iin içine. Bu ortamı terk etsem, dönüşümde yıkıntısıyla karşılaşacağımı zannediyorum. Konya’da kalmam için cazip teklifler almıyor değilim. bu arada. Evlendirilmem de bunun içinde.

Ama ben, her halde gideceğim. Sayha yetmez gibi vakfın da bütün işlerine dalmama rağmen okulu zamanında bitirmek ve ayrılmak istiyorum bu şehirden. Arkamda bırakacağım büyük bir çevre ve güzel hatıralar… Bu hatıraların heder olmaması için gideceğim…

Tabi ki yarının ne getireceğini ancak Allah bilir. İnsanız nihayetinde. Yarına yönelik planlar oluyor.

Neyse, tul-ı emeli bir yana koyalım. Bu sene staj var. Bana Gazi Lisesi düştü. Öğretmencilik oynayacağız. Bakalım nasıl olacak…

02. 02. 1992

Kimsesiz, yapayalnız ve donuk bir gündü.

Üç gündür aynı yemeği yiyorum. Elimde, yine çok önceden okuduğum bir kitap. Aynı, hep aynı. Yalnızlık Allah’a mahsus derler; daha iyi anlıyorum.

Düşüncelerim dahi yalnız.

Başka ne söyleyebilirim ki…

04. 02. 1992

Şimdi, bir sevgili olmalı bir yerlerde. O düşünülmeli. Ona şiirler yazılmalı. Akrostişler yapılmalı şiirde. Ve penceresinin önünden geçilmeli. Odasından süzülen ışığı gönlüme ve ümidime yoldaş kılarak sevinilmeli.

Kapat gözlerini ve onu zikret…

07. 02. 1992

Soğuk, yalnız bir kış gecesi.

Ve benim moral namına bir şeyim yok.

İki gündür başım ve gözlerim ağrıyor. Midem gerçekten çok berbat. Zaten fazla bir şey yiyemiyorum. Akşam, ayaklarımı buzdan farkı olmayan suya sokarak banyonun odalara yürüyen taşkın suyunu kovalarla dışarı attım. Hasan’ı aradım, kimse çıkmadı. Bürokrasiye kinim artıyor. Sayha diye ikinci plana atamadığım gönül derdim, infilak noktasına getirdi beni.

Çıldırma zamanım geldi mi dostlar?

02. 03. 1992

Yazmaya başlamadan önce, geçen seneye dair yazdıklarımı okudum. Yeniden, iyi ki “Hatırat” ı tutuyorum dedim. İyi ki…

3 haftalık staj maratonundan sonra, ikinci ve son dönem – inşaallah – için kampüsün yollarına koyulduk. Geriye sayma, resmen başladı.

Sayha’yı birkaç günden alacağız. 20. sayının kapağı da kafamın içinde hemen hemen şekillendi. 20. sayıyı son sayı yapalım arzuma pek iyi bakmıyorlar. En azından hazirana kadar, yani buradan gitme zamanına kadar çıksın isteniyor. Ama bu camiin imamı ben isen buna ben karar vereceğim. Nasip…

05. 03. 1992

Bundan bir kaç sene önce, özellikle yurtta kalırken Ramazan, evimi ve eski yazları hatırlatırdı bana. Sahur için annem kete yapardı; tok tutar, çabuk acıkmazsınız diye. Uykulu gözlerle ve üşenerek yerdik önümüze konanı. Yurtta sahur çok farklı idi. Umduğum gibi olmadı hiç. Sefalethanem ise, yurttan elbette iyi. En azından sahura kadar, rahatça oturmanın zevkini alıyorum.

Bu ramazan da, nasipse son ramazan olacak. Bu sebeple unutulmayacak derecede mükemmel olmasını istiyorum. Bulaşıkla uğraşan Hasan ile az sonra patates kızartması ve yumurtalı ekmek yapacağız.

Dedim ya unutulmuş olmasın için böyle yaşıyorum.

Tavsiye olunur.

11. 03. 1992

Son iki günüm yazarlık ve yayıncılık açısından yine oldukça hareketli geçti. Evvela Sayha’nın 19. sayısı çıktı, dağıtımı yapıldı. Önceki ay olduğu gibi bu ay da çok az sayıda dergi kaldı elimizde. Sayha’nın sorulması, aranması güzel bir şey.

Bir yandan eski sayı ile uğraşırken yeni sayıyı da ihmal edemiyorum. Gelecek sayı için çok güzel yazılar hazırladık. En ilginçlerinden birisi, Yeni Başlayanlar İçin Devrimcilik! Fidel Castro’nun Küba’sından bahsediyor. Ayrıca Yazı ve Muvaffakiyet ve Hilafet’e dair yazılar bence kaliteli. Bilemiyorum ne derece gerçekleştirebiliriz ama 20. sayıyı bayramdan önce dağıtmak en büyük dileğim. Kapak figürü ve taslağı tamam. İnşaallah yarın matbaaya vereceğim. Yazıların da şu an % 75’i hazır. Pazartesi son gün. Dizgiyi de 3 – 4 günde tamamlayabilirsek ayın 20 – 21’inde iç sayfaları da matbaaya vermiş oluruz.

Yine hayırlısı demekten başka bir şey gelmiyor elimden.

Gideceğim diye midir, nedir Sayha’ya yoğunlaşan bir ilgi ve alaka var. Şüphesiz herkesin muradı başka… Benimki hepsinden başka.

14. 03. 1992

Enes, Mustafa Çalışkan yayıncılığı geliştirmek için bir şirket hazırlığında olduklarını, yeni kredili sisteme göre bütün ders kitaplarını basmak için kurulların oluşturulduğunu, Milli Eğitim’den tavsiye kararı almanın problem olmadığını vs. anlattı. Benden ne istediğini sordum. Genel Koordinatörlük dedi.

Dedim ya herkesin hesabı başka başka… Askerliğimi paralı yaptırmayı dahi vaad eden bu adama ne demeliyim?

Ben gideceğim kardeşim. Kaderimin peşinde gideceğim…

19. 03. 1992

miladı hilalin kanadına bıraktık
eski sevdalar bitti yavrum.

29. 03. 1992

Anne, niçin ağladın?

Anne, gözyaşı akıttın mutluluğuma. Beni düşünme demedim mi Anne?

Göz yaşlarınla boğdun beni.

Sen de ana – baba ol da gör diyeceğini biliyorum Anne.

09. 04. 1992

Bahar geldi, biliyor musun?
Nihayet bir daktilo alabildim.

Yorum Yaz