Sayha Tarihi – 5

Cum, Oca 17, 2003

Dün'ler

18. 04. 1992
Kışı iyice geride bıraktık. Soğuktu, kardı derken bahara dayadı günlerini tarih. fakat şunu fark etmekten kaçış yok: Kış, uzun ve verimli çalışma zamanımı da alıp götürmüş. Saat 20. de hava kararıyor. bir iki hoş sohbetle gece yarısı. Haydi yatalım.

23. 04. 1992
Sayha’yı çıkarmama kararı aldım. Bu safhadan sonra yeniden çıkarmam zor. Uzun bir maratondu. Bitmesi gereken bir maraton. Bitti. Hayırlı olsun.

24. 04. 1992
Konya, ölçüsünü bilmeyen gelişmelerle çalkalanıyor.
Suçlamalar, sövgüler, ihanetler ve yıkılan insanlar sırasıyla manşete çıkıp iniyor. En az zararla atlatmaya çalışıyoruz bu fırtınayı.
Dalımızı budumuzu koparan bir fırtına.

14. 03. 1992
Anlaşılan yeni başkanı da hasımlar listeme ekledim. Sebep gayet basit aslında: Sayha. Teypteki adamın dediği gibi: “Olsun gözüm olsun, ne olacaksa olsun.”
Şimdi durgun dalgalar üzerindeyim. Birkaç gün önce elimi, geminin demirine attım. Oldukça derin ve ulaşılması zor bir yere gitmiş; ama olsun, çıkaracağım. İnşaallah çıkaracağım. Buna mecburum. Konya’nın ilerisi yok benim için.
Sadece bekliyorum…

28. 04. 1992
Yaşanan bunca olaya ve hisse rağmen yazılabilecek en güzel notumu yazıyorum:
“Afganistan İslam Cumhuriyeti ilan edildi.”

06. 05. 1992
Ekstra duygularla yüklüyüm. İçim yanıyor. Ve kimseye söyleyecek ne sözüm ne sitemim var. Her şey kendime. Susuşlarım da, yangınlarım da, isyanlarım da… Coşkunluk içinde bazen daktilonun başına geçip saatlerce yazıyorum. Sigaraya da haylice yüklendim. En iyisi okulu düşünmek ve 1,5 ay sonrasını hayal etmek.
“Uzaktan sevmek bizim işimizdir bayan…
Pencerelerin, meltem kokuları ile kıpırdayan tülleri, camı yumuşak bir el hareketiyle açan tenler, kaçamak bakışlar en büyük mutluluk kaynağımızdır. Acıdır bizim işimiz. Sevdalı yüreklerimiz vardır ve asla bıkmayız bu sevdadan bayan…”

14. 05. 1992
Bugün adamın biri: Seni arıyorduk, işimiz var” dedi. yeni bir şirket kurmuşlar. “Umarım benle olan işinizi halledersiniz de bana ihtiyacınız kalmaz” dedim. Adam bir şey demedi ama iyice aptallaştı.
Ne zevkli iş bu…

16. 05. 1992

Biraz okuma, biraz ders ve biraz da tv. ile çıkarılan bir günün özeti…
Konya’ya daha dün ulaşan Dergâh’ın son sayısını (27. sayı) okuyorum. “Hatıraların Gizli Tarihi” bölümünde Mehmet Kaplan’ın Ali Ölmezoğlu’na yazdığı bir mektup yayınlanmış. Yayınlayanlar Z. Kerman – İ. Enginün…
Çevremdeki yakın dost ve arkadaşlara yaklaşık iki senedir bu Mehmet Kaplan Hocanın dile getirdiği uzun ve zahmetli türküyü çağırmakla meşgulüm. Hüseyin, Hasan Erkan, İsmail vs. Çok okuyup az yazmak değil, çok okuyup çok yazmak gerekir diye. Egzersiz yapmalı, antremanlı olmalı ve sürekli yazmalıyız. Çok okuyarak olgunlaşmayı, kemale ermeyi beklemek hikaye. Bugün yazmazsın; yarın yazmazsın; ertesi gün hiç yazmazsın… Hocalarımın zıddıyım ama buna iman ediyorum. Ne çare?

17. 05. 1992
Şu sıralar, soldan sağa giden latin alfabesi ile sağdan sola giden arap alfabesinin kıyaslamasındayım. Latin alfabesi ile yazarken, dikkat ediyorum, hem kağıdı eğri tutuyorum hem kendim eğiliyorum. Arap alfabesi ile yazarken kalemin nereye gittiğini, eğilip bükülmeden “adam gibi” yazmanın lezzetini alabiliyorum. Tuhaf…

02. 06. 1992
Hayatta karşılaştığım bazı hadiseler vardır ki dönüp üzerlerinde düşünme mecburiyeti hissederim. Mezuniyet tezim olan “Kaşıkçı Ali Rıza Efendi” hakkında bilgi bulamıyordum. hakikaten arıyor fakat ne hocayı ne de beni tatmin edecek bir malumata ulaşabiliyordum. vakfa, günlük Merhaba gazetesi alınıyor. Hâlâ benim hazırlattığım logonun kullanıldığı Kültür – Sanat’a baktım. Bir şair başlığı altında Ali Rıza Efendi. Metinde manayı kaybettiren bazı tashih hataları vardı. Telefon açtım. İlgilisinden doğrusunu öğrendim. İlgilisi hem de akrabalarından imiş. Bir kaç ilave bilgi daha bulabileceğini söyledi. Allah, aradığımı ayaklarıma dolandırıyor, çok şükür…

13. 06. 1992
Bazı günler isteksiz olduğumdan yazamıyordum.
Bugün istekli olduğum için yazamıyorum…

24. 06. 1992
Yolun sonuna iyice yaklaştık…
Dört sene boyunca beraber yiyip içtiğimiz, aynı acıyı ve sevinci paylaştığımız, çiledaşım Hasan, bugün eşyalarını topladı, helalleştik ve bundan sonraki hayatta muvaffakiyetler dileyerek ayrıldık. Bu iş bu kadar basit…
Her şey bu kadar basit…

26. 06. 1992
Bu, yeni açılan sayfa değil, bir kapanışın müjdesidir.
Masamın, yattığım kanepenin üzerindeki kitaplar, yerini tozlu bölümlere bıraktı. Çekmeceler, dolaplar hep boş. Seneler süren maratonun son metrelerini de geride bıraktık, şükür. Buradan, bu ortamdan, dost görmek istediğim bu insanlardan ayrılış ne kadar burkuyorsa içimi, bir defteri, hayatımın bir bölümünü kapatmış olmak da o kadar sevindiriyor.
Artık söylenecek tek söz kaldı:
Elveda Konya. Her şey için teşekkürler…

28. 06. 1992
Yeni bir dönemin başlangıcı.
Zannedersem Kayseri’de rahatsız olacağım tek şey, müstakil bir çalışma odamın olmayışı ve kalabalık. Konya’dan bir dönemi kapayarak dün akşam geldim buraya ve bu bir gün, hayatımda en çok konuştuğum günlerden birisi oldu. Halbuki ben, çokça susan birisiyim. Artık Konya’da şunu yapardım, bunu ederdim demek yok: çünkü Konya yok…
10. 07. 1992
Geçenlerde Konya’dan bir arkadaş aradı. Hafta sonuna kadar diploma için müracaat etmezsem, eylül mezunu sayılacakmışım. Çarşamba günü atladım, gittim. Bir gece evde kaldım. Diploma müracaatı, formasyon begesi vs. tamam olduktan sonra geri döndüm. Bu kısa seyahat bana şunu gösterdi: Konya’dan ayrıldığıma iyi etmişim.
14. 07. 1992
Güzel insanlar göğe kaldırıldı. Yaşamdan, heyecandan, mücadeleden zevk alan kimse yok gibi. Herkesin önünde bir yaşam mücadelesi; durmadan, usanmadan üç öğün onu kaşıklıyorlar.
Mevsimin ve şiirin kimseye bir şey verdiği yok. Gece de efkarlanmıyor nice zamandır. Yaşanan sadece: biraz motor sesi, kaba ve saçma sapan konuşmalar ve karmaşa.
Bana düşen bolca iç çekişler…
16. 07. 1992
Koskoca bir uğraş içerisinde, bütün bu karmaşadan sıyrılmak istiyorsun. Hayaller çoğu zaman kifayetsiz kalıyor. Mazi merdivenleri can simidin oluyor. Sessizce bir sigara yakıyorsun. Bakışların uzak bir noktada sabit kalmış. Dalıyorsun. Kimileri yakıştırmalarda bulunuyor. Bir o kadar ilgisizsin. Yaşadıklarından yorulduğunu hissediyorsun. Bir çok şey mantıksız geliyor. Yakmak için elini attığın ahşap saraylar da betonlaşıyor. Gülüp geçiyorsun. Herkes gibi konuşmaya hatta düşünmeye başlıyorsun. Artık onlardan birisi oluyorsun.
19 .07. 1992
Gözümde, yere göğe sığmaz idealler ve bitmez – tükenmez mücadeleler yok. Diğer insanlara karşı, kendimce bir faklılığım olsun yeter. Sıradan ve fazla özelliği olmayan bir şehirde, herhangi bir lisede görev almak kafi diyorum.
Şairliğimi ön plana çıkarmak, bir şeyler yazabilmek benim için doğrudan yaşamaya bağlıdır. Gecenin bilinmez ve yalnız saatlerinde çıkıp dolaşacağım. Özel eşyalarım, umutlarım ve yarına sarkacak kadar tükenmez hayallerim olacak. Şimdilerde, elime yakışmayan bir şey durumundaki kitap, gözümün önünden eksik olmayacak.

22. 06. 1992
Beni bir yangının ortasına attılar.
Ateşinden çok dumanı ile boğuyorlar beni.
halbuki ben, gül resimleri çizen, güle dair şiirler yazan biriydim.
Beton abideleri olan insanlar, lanetlediler beni.
Bir eylem öncesi sessizlik dolaşıyor damarlarımda. Mayın döşedim damarlarıma gül şeklinde. Kanayamıyorum.
Bilmem ki bu şarkıları söyleyip geçen kimdir?
Yine bilmem hüzzamdan başka makamı.
Patlayacağım.

07.06.1992

Konya Sosyolojiyi kazanmış bir çocuk, komşu dükkanda bana Konya’yı sordu. Biraz anlatmaya çalıştım. Sonra kız – erkek ilişkileri nasıl dedi. Sigortalarım attı. Bak dedim, onu yanlış adama soruyorsun… kalktım, gittim.

22. 07. 1992
Günün altı çizilecek en mühim olayı, elime yeni ulaşan “İkindi Yazıları” ve geçmişe yönelik uzunca bir sohbet. Hepsi bu kadar.
26. 07. 1992
Ağustos’un ilk haftası, öğretmenlik için müracaatlar başlayacak. Bu ister istemez bir Konya yolculuğu daha demek. Ve her hal okula dair son yolculuk.
Ananın – babanın sevap ve günahlarını çocukları da yaşıyor mu? Bir çocuğun arsızlığını, yaramazlığını görüp de “tıpkı babası” demek neyi ifade ediyor? Bir takım fiziksel rahatsızlıkların olduğu gibi, ruhi rahatsızlıklar da sirayet ediyor mu acaba?
04. 08. 1992
Bir kitabın tümü olabileceği gibi, bazı bölümleri de okuyucunun çok hoşuna gider. Kısa zaman aralıkları ile sık sık, o bölüm açılır ve usanç gelmeden okunur. Bu, bazı kasetlerde de sıkça rastlanan bir olaydır. Bir şarkı vardır ki bütün kasete bedeldir. Tekrar tekrar aynı kaset, aynı şarkı dinlenir.
Yaşamın da buna benzer bölümleri vardır:
Kişiye yönelen bir bakış, hep o anın tekrarına sebep olur. Ulaşılması zor bir muvaffakiyette bunun gibidir. Benim de şu an, yaşadıklarımı gözlerimin önüne getiren saplantılarım var: Konya gibi…
Sıkıntı ile ülfetin eksik olmadığı günlük gıdamızda, mücadelenin tadını doyasıya alırdık. Yapmak istediğimiz şey, hemen icraata konardı. Günde üç öğün yumurta dahi yemiş olsak, bulaşıklar dağ gibi yığılmış olsa da ve parasız kalsak gülecek bir şeyler bulur, mutlu olurduk.
Her açıdan özlemiş de olsam yapacak bir şey yok. Başladı ve bitti. Erol Ağabey ile Akyokuş’a çıkıp Meram’a künefe yemeye geçişler, Sayha Sohbetleri, eylemlerimiz, sövmelerimiz, otobüste gördüğü kızlara her gün vurulan birinin aşk yakınmaları, vakıfta gelişen olaylar, kaçamaklarımız, efkarlanışlarımız… Hepsi de bitti.
Buradaki yaşantımı beğenmiyorum. Rahat, rahatsızlık veriyor. Severek yaptığım işler, kısa bir süre sonra tat vermez oluyor. Her şey sıradan, tatsız, tuzsuz…
Böyle mi olmalıydım?
Bu utanç yeter bana.
Bu türkünün devamı ağıta meyyal. Şiir yok. aşk yok, eylem yok, arkadaşlık yok… Nefes alamıyorum.
06 .08. 1992
Bu baş, bakışlarının peşinden ayrılmaz. Bu baş, ifadesi olmayan her şeyin kendisidir. Bu çizik çizik surat, umursamaz bakışlarının eseridir. Bu yüzü, şaşkınlıklar büyütür.
Ben demiştim sana izimizi bulurlar diye. Klak gidelim sevdiceğim. Bakışları namlu olmuş insanlar, ayrılık namlı bir mahşerimiz var. Bu bozkır, göz yaşlarımıza susuz. Yapış canıma. Bu sürgünü sevda aşkına kabullendik. Kalu bela’dan beri…

23.09.1992

Ben türkümü söylemedim daha.
Dağlardan bakışımı kaldırıp denizin, yeşilin ve yârin gözlerine uzanamadım.
Kaldırımlarına hakaretler yağdırıp şehirleri yağmalayacak bir ben gelmedi daha.
Daha hiç kan akmadı.
Onun için ayağa kalkıp bir adım öne çıkıyorum.

Bugün yağmur yağdı.
Yağmur kimseye değil bana yağdı.
Ben yağmur olup yağdım.

25.09.1992

Zincirlikuyu mezarlığını hiç görmedim. Karacaahmet’in yanı başından geçtim de Zincirlikuyu’nun nerede olduğunu dahi bilmem. Şöyle bir söz var: Şişli Camii’nden cenazesi kalkan adam Zincirlikuyu’ya defnediliyorsa, bize uzak biridir. Ama cenazesi Fatih’ten kalkıp da Karacaahmet’e defnediliyorsa, Allah bilir ya iyi biridir.

Nereden geldim bu mevzuya?

Taha Toros’un, İletişim’den çıkan “Mazi Cenneti” kitabını okurken A.Hamid ile ilgili bölümde, Zincirlikuyu mezarlığının açılışını yapmak için – Batı’daki gibi – ilk olarak meşhur birinin cesedinin konması gerekiyormuş. Bu bedbaht, Abdülhak Hamid olmuş. Ahiretin yalnızlığına bir de uçsuz – bucaksız dünyevi yalnızlık! Allah korusun.

02.10.1992

Ülfetlenecek kadar olsun bir serin liman yok. Hiç bir limana, hiç bir koya yanaşmama izin vermiyorlar. İnsanlar hep savaş halinde. Savaşın bu türünü kastetmemiştim. Güneş, fikrin üzerine doğmuyor. Lağımlar sokaklarına taşıyor şehrin. Güya serinliyor insanlar. Yuvarlandığım uçurumlarda, umut için tutunacak bir tutam çalı yok. Asık suratlar gibi kaypak yamaçlar. Bu türlü yaşamayı da düşünmemiştim.

Sevdalısın, yani suçlusun.
Düşünüyorsun, giyotinler sana.
Ve baş kaldırıyorsun.
Şereflice ölmek yetmez mi?

07.10.1992
Beni, bilmediğim meydanlara attılar hasan. Dilimden anlayan kimseye rastlamadım gözleri oyulmuş kaldırımlarda. Spartaküs’ü, Attila’yı, kılıcı ve savaşı bilenler yoktu. Kimsenin yarından bir umudu yoktu Hasan. yaban toprakları küf kokuyordu. insanların içinden, konuşmalarından leşler dolduruyordu ulusal birlik günlerini. Sen bu halkın bir ceninisin diyordu, heykellerin dudakları.

25.10.1992

Rüzgar, ağaçları birbirine yaslıyor. Bulutların birliğe, beraberliğe doğru koştukları bir mevsim. Rüzgarın da tesellisi yağmur olacak. beni ne teselli eder?Defalarca yazdım. rahatlık bana batıyor. Temizlenmiş çamaşırlar, hazır edilmiş yemek… Bütün bunların toplamı yalnızlık ve müstakillik vermiyor. Yalnızlığın eksisine bütün bunların artısını değişemiyorum. “Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler…”

26.10.2000

İşte ben buradayım. Yani bu çakıllı, insanın etine batan rüzgarı olan yol ayrımında duran benim. İşte orada. Aşacağım bu vadinin hemen ötesinde gürbüz baharlar, bitmeyen sevdalar var. Orada aşk ve isyan birbirinden ayrılmaz. Eski çağ aşklarını kıskandırır oranın aşıkları. Ben daha önce o rüzgarı saçlarımla tanıdım. O yüzden gürdür saçlarım. Ben o yüzden sevdazedeyim. Ağaçlarda mısralar büyür, mef’ûlü, mefâîlü, mefâîlü, feûlün vezniyle içer kuşlar nehirlerden sularını. Deli dolu Nef’î geçer sert adımlarla. Hayalî okşarcasına çimenleri. Temrenler, çark-ı felekler, ol bî vefâlar, ağular, kadehler… dolaşır kelimeler yerine. Demek isteneni herkes anlar. Şerhe muhtaçsız hayatın derkenar duaları kalır dudaklarda. Orada, yaşamın altı çizilmiştir.

30.10.1992

Dergicilik güzel olay… Yoruculuğu kadar lezzet veren bir başka şey tanımadım dünyada. Buraya nereden geldim?
Yedi İklim’i aradım bugün. ekim sayısı daha bugün elime ulaşmıştı. Bunun sebebini sormak istedim. Öyle ya arıza kimden kaynaklanıyordu, postadan mı kadrodan mı? karşıma çıkan zata sordum: bana dergiciliğin klâsik sıkıntılarını anlattı. Bence en haklı yanları, çok hacimli çıkıyor olmaları. 112 sayfa yetmiyor gibi bu ay 142 sayfa… Dosya konularını yazan hocaların, yazarların zamanında yetiştirememeleri de bizim de başımızdan geçen problemlerdendi. Mesela hal olmuştu. Sonra adeti unutmuş birisi olarak sonradan sordum kimle görüştüğümü: A. Haydar Haksal dedi. Biraz mahcup oldum doğrusu.

Bir iki kişinin omuzlarında yükselen işler, hep böyle eksiktir. Ama bu eksikliklerdir yapılanı önemli kılan, vaz geçilmez yapan…

22.11.1992

Bir delilik yapmam gerekiyordu. Bu, nefes kadar, su ve ekmek kadar zaruri bir hâl almıştı. Erol Ağabey’in kardeşi Erdoğan telefon açtı. Kayseri’de olduğunu söyledi. Yanına gittim. İşlerini tamamlayana kadar beraber olduk. Akşam üzeri dönme hazırlıklarında idi. haydi Konya’ya gidelim dedi. Böyle tekliflere düşünmemek adetimdir. Gidelim dedim.

Konya’da bulunduğum iki gün boyunca tanıdık yerleri ve tanıdık insanları ziyaret ettim. memnuniyetim arttı. Şükürler olsun ki başım yerde ayrılmamıştım Konya’dan. Bunu, bir kaç aylık fasıladan sonra daha iyi anladım. Ercanların yeni mekanlarında patlattığımız sohbet gerçekten güzeldi. Adem memleketinde idi ama onun yerine kokumu alan Hasan gelmişti. Adet üzre Konya akşamlarında sokaklarda yerimizi aldık, gece yarılarından sonra çay demledik, sohbete verdik Konya’yı… iyi oldu iyi.

23.12.1992

Dışarıda, bir kaç gündür aralıklı yağan kar var. Ben, eve, masamın lambasına, lambamın ışığına sığınış, hayatın dışına taşmaya çalışıyorum. Bir zamanlar yağmur,kar oldu mu, beni arayan sokaklarda bulurdu. Şimdi…

Mehmet Kaplan’ın “Ali’ye Mektuplar”ı okuyorum. Zeynep Kerman’ın da önsözde vurguladığı gibi kaplan, devamlı surette günlük tutamamanın ıstırabını duymuş. Bunu bir nebzecik de olsa mektuplarla telafiye çalışmış. ben, o kadar sık mektup yazamıyorum. Telefon denen alet, buna mahal bırakmıyor. Bu rahatlığın ve konforun yanında kim kaleme, kağıda sarılır. Yazacaksın, zaten yazmak rafa kaldırılmış, postaneye götüreceksin. Uzun iş. Ama gelecek bir mektubu beklemenin zevkine değer diye düşünüyorum. Tabii telefonla karşılık verilirse mektubuna, bir daha sen de yazmaz oluyorsun. Sonra çekiyorsun günlüğünü. Kendinle konuşuyorsun; derdleşiyorsun ve teselli buluyorsun. Kalem ve defter hazır senin için.
İnsanlar, tuhaf varlıktır. Bir hali diğerine uymaz. Bir bakarsın nikbin, heyecanlı ve hevesli olur, bütün dünyanın yükü omuzlarında bazen. Birisini değerlendirmek için, ilk intibaları değil bütün halleri görmek gerek. Günlük bunu veriyor. En azından insan kendi hallerini görebiliyor.

26.12.1992

Sthendall: “Her gün yazı yazmak! Ya deha ya aptallık” demiş.

1 Ocak 1993

İnsanın idealini kaybetmesi, sıradan birisi olması demektir. İyi veya kötü, şöyle veya böyle bir ideali olan insan, hem kendine hem ictimai hayata verimli olabiliyor. İdeal kaybolunca, yani insanın beyni ve ruhu iğdiş edilince, her yanı durgun sular kaplıyor. Bir şeye karışmama, acizlik gösterisi yapma, yapacağına inanmama hastalıkları artıyor. Adi, anlamayan, fikretmeyen bir insan… ben idealimin neresindeyim?

14 Ocak 1993

“Aşkın şerbetinden içenler âildir” (Hatâyi, 15. asır)
Ailin bir kaç manası var. Ben mısradaki manasını yani “yoldan çıkmış”ı daha çok benimsiyorum. Hakikaten öyle midir? Aşk, nasıl bir kudrettir ki insanı yoldan çıkarmaktadır? İnsan, yoldan çıkacağını bildiği halde nasıl aşık olmaktadır? Aşk bir ağu mu? Ne çetin bir mesele aşk. izahı ne lkadar müşkil. Aşkı damarlarımıza enjekte eden bakışlar, bir sima, bir ses…ne büyük bir kudreti taşımaktadır yanında?

Bir kaç gündür Büyük Larousse’u okuyorum. Ansiklopedi okumanın çok ayrı bir tadı var. Bütün bilgiler, kısa, özlü, derli – toplu elinin altında. Bu güzel bir hadise. Kısa notlar çıkararak, fişleyerek, konular tespit ederek, yüzeysel de olsa malumat sahibi olmak… Ayrıca bu ansiklopedik sözlük sayesinde Türkçe’de kullanılan bir çok kelimenin köken itibarıyla aslında Türkçe olmadığını, yabancı dillerin bir mirası olarak ve belki de adına kültür – medeniyet denilen icraatın uzantısı şeklinde hayatımıza girdiğini müşahede edebiliyorum.

08 Şubat 1993
Bıçkınlığım kendime. Boralar durmak bilmiyor. Sanki beklediğim şey gerçekleşecek ve bengisu içeceğim. Dört bir yanım bahar olacak. Her şey sütliman. Masal bu. Benim olduğum yerde, benimle olacak birçok şey muhakkak ki olacaktır.

“El Yazılarına Vuruyor Güneş – İlhan Berk” bitti. Daha önce bitirmeliydim. Nedense sürekliliğim yok şu sıralar. Uzunca bir süredir beklediğim İsmet Özel’in “Tahrir Vazifeleri -5” çıktı. Kaç gündür elimin altında. Okuyamıyorum. Belki okumak için gerekli atmosfer, ortam kolluyorum. Çoğu yazar, yazdıklarıyla yaşamak ister. Ben, yaşadıklarımı yazmak istiyorum. Aptalca mı? Olsun. Önce yaşamalıyım. Önce yaşamalıyım ki yazmaya yüzüm olsun. Yaşamak kendini koyuvermektir diyor birisi. Bütün yazdıklarımdaki ben değil miyim?

18 Şubat 1993

Akşam yine sokaklara patladım. Eriyen kar suları çukurları doldurmuştu. Toprak kısımlar içinden geçit vermeyecek kadar çamurdu. Saatlerce gezindim. Bulmayı ümit ettiğim evlerin ışıklarında medet yoktu. Şehirli, kutucuklarına sığınmış, sokakları ve geceyi bana bırakmıştı. Bir binanın ikinci katından gürültülü ağlamalar sokağı dolduruyordu. Anladım ki bütün ışıkları yanan bu evde bir ahiret yolcusu vardı. İçim burkuldu ama nedense ölümü hiç düşünmedim. Hâlâ da düşünmüyorum. Sanki benim muhitime hiç uğramayacak. Belki ben ona gideceğim. Sonra gürültüsü ve ışığı bol mekanlara uğradım. İşlek caddelerden geçtim. Başımı yerden kaldırasım yoktu. Göğe bakma duraklarını nice zamandır es geçiyordum. Başımı kaldırıp göğü aradım. Bir sokak lambasından öteye gitmiyordu. Sarı ışıklardan süzülen bir beyaz lerze gelip omzuma kondu. Bir diğeri başıma. Eve döndüm. Sokakta yine ritimsiz bir kar vardı.

01 Nisan 1993

Sayha’nın eski sayılarına şöyle bir göz attım. Ne kadar yavan ve kuru imiş ilk yazılarım. Bunu şimdi daha iyi görebiliyorum. Sayılar ilerledikçe – tam olmasa da – güzel yazılarım olmuş. Ama her biri tek tek yeniden yazılmak zorunda. O günlerin telaşesini ve mecburiyetini ben biliyorum. Bu benim mazur yanımdır.

15 Nisan 1993

Sustuğun yerde kal ey hatıratım…

21 Mayıs 1993

– Esmer Hatıra – Binanın dış kapısını anahtarımla açıyorum. elektrik düğmesine uzanıp otomatiği yakıyorum. 5 – 6 basamaklı merdiveni çıkınca soluma düşen daire kapısı Erol Ağanın makamına açılıyor. Oyalanmadan 3. kata çıkıyorum. kapıda, eski dergilerin birinden alınmış “Sayha” logosu. Kapı, gürültüyle açılıyor. Evde kimse yok. Tv. nin bulunduğu odadan giriyorum içeri. Açık pencerelerden sıcacık yaz esintisi doluyor. Duvarı boydan boya kaplayan Sayha’nın eski sayıları, dışarıda İnce Minare’nin kubbesi ve Alaattin Tepesi… Odama geçiyorum. Yattığım kanepenin üzeri ve masamın bir bölümü itina ile yerleştirilmiş kitaplarla dolu. Sandalyeme oturuyor ve perdeyi tamamen açıyorum. Mevlana diyarı akşama yaklaşıyor. Mutfağa geçiyor, sabahın bulaşıklarını yıkamaya koyuluyorum. Önce Ercan, ardından Hasan geliyor. Hasan’ın keyfi yerine bugün, “yemeği ben yapacağım” diyor. Ercan, ekmek almağa çıkıyor. Arka binalardan, mutfaktaki annelerin sesleri geliyor. Bunu, kaşık – tabak sesleri, çocuk ağlamaları takip ediyor. Adem nerede kaldı yahu?..

07 Haziran 1993

Yine yağmurluydu bugün. Kitapçıda almak için uzandığım Cemal Süreye’nın “Üvercinka”sını beğenmeyerek geri bıraktım. Sonra havsalama yer eden bir çok şiirin “şiir” olmadığı kanaatine vardım. Bir başka kitapçıda da umduğumu bulamadım. Raflarda hep aynı yüzlerle karşılaşmak bıktırıyor insanı. Sonra, nasıl şair olunur gibisinden fikirler meşgul etti kafamı. Şiirin eteklerine dahi dokunamayan insanların şairliklerini küçümsedim uzun zaman. Bir gruba dahil olmak, haklarında bir kaç caf caflı makale kaleme almak ve şairleştirilmek… Bu beni tatmin etmiyor.

“Bu âlem sanki oddan bir denizdir / Ana kendini atmaktır adı aşk”

İşte şair bunu söyleyendir dedim sonra. Sonra yine yağmur, yine yağmur…

4 Temmuz 1993

Ne yazıyorsam kendim için yazıyorum. Yazdıklarımdan çıkarımlar veya yazmadıklarım için zan altına alınmak umurumda değil. Ben, hayata böyle bakıyorum. Sana, sen de böyle bak diye tavsiyede bulunmuyorum, ne yol ne metod gösteriyorum. Bunlar, hoşa gitmeyen şeyler olarak anılsa bile…

Bu sahn-ı sebze arsa-i mahşerdurur meğer
Anun için turur bir ayağ üzre bin çınar

“Bu yeşil alan sanki mahşer arsasıdır da, o yüzden bin çınar bir ayak üzere durur” diyor Necati Bay. Yani:Mahşer günü öyle kalabalık olacaktır ki, insan öteki ayağını basmaya yer bulamayacak, hatta bin, bir ayak üstünde olacaktır.

7 Temmuz 1993

Dün başladığım hikayeyi biraz önce tamamladım: Esrik tebessüm. Bir şeyler vücuda getirdikçe – günlüğün dışında – hikaye olsun, şiir olsun, deneme olsun geçmişe adadığım sözlerimin, bugün tutulduğunu “ispat” açısından önemli buluyorum. Üniversitede kitap okumayan, yazı nedir bilmeyen yekunu bir hayli fazla arkadaş vardı. Türk Dili ve Edebiyatı’nda okuyor olmalarına rağmen, vize ve final dışında ellerine kalem almazlardı. İlgi ve merak meselesiydi muhakkak. Çünkü ben ve benim gibi bir kaç arkadaşın da onların ilgi sahalarına uğrak vermez, meraklarını merak edinmezdik.

Nurcu bir arkadaşım vardı: Hüseyin. Okumaya, yazmaya çok meraklı. Ne de olsa okumak onlarda bir zorunluluktu. Vakıf çatışmalarını umursamaz, bizim eve gelir, Sayha’ya yazı yazar ve kitaplarımdan istifade ederdi. Benim para verip aldığım kitaplara o para vermeyi, müsriflik sayar, lakin merakını yenemediği için benden alır, okurdu. Hüseyin’le okuyup yazmak marifeti üzerine sıkça kafa yorar, eleştiriler yahut övgüler sunarak mesele edinirdik. Sonra devamlılık ikinci sırada mevzûumuz olurdu. Onun en büyük endişesi, üniversiteden sonra okumayı, yazmayı bırakmış numuneler görmüş olması sebebiyle, bizim de böyle olmaklığımızdı. Büyük lokma ye, büyük laf etme sözüne rağmen ben, “bu mümkün değil” derdim. Hamdolsun, birbirimizi bırakmadık, bırakamadık. Şu an Hüseyin’in ne yaptığını bilmiyorum. inşaallah o da bırakmamıştır. Belki bu başarımız, üniversiteden önce de okuyor, yazıyor olmamızdan ileri geliyordu. Öyle ya okul ne verebilir ki insana…

21 Temmuz 1993

Ercan da mezun oldu. O da ne yapacağını bilmez vaziyette! Adem’in ise okumağa meyli devam ediyor. Rüya sinemasının karşısında, Zafer’de, bir dairenin kiracısı olmuşlar. İki odalı küçücük bir ev. Tam bekarhane. Bu evi ne kadar da sevdim. Fakat Sayha malikanesinin yerini elbette hiçbir şey tutamaz. Dolmuştan İnce Minare’nin önünde indim. Hemen arkasındaki evimize baktım uzun uzun… Ne çok hatıram varmış. Ne çok hatıraya düşkün bir insanmışım…

Erol Ağabey’den iyice kopmuşlar. En son benimle bir araya gelen cemaat-ı sayha, yine benim vesile olmamla eskiyi deşti; yeniye kement uzattı. Erol Ağabey, ben dahil arkadaşların üzerindeki başkanlık, hatta ağabeylik vasfını kaybettiğinin farkında. Bir kimsenin açığının, yüz yüze baktığı insanlarca “çok iyi” biliniyor olması, muhakkak çok zor bir durum. Buna rağmen davetime icabet etmesi, O’nun da ortak paydalar olan değerleri hâlâ hatırlıyor olmasındandır.

Hatıraya asıl kimliğini veren, önce acı sonra tatlı ve güzel günlerin yaşanılmışlığı değil mi ki?..
—————————————————-
12 Eylül 1993
Günün adı “yalnızlık” olsun.
Öğrenciliğim sırasında da hafta sonları yalnızlık ya da sükun ve huzur günleri olurdu. Anadolu şehirlerinde pazar günleri, herkesin içine kapandığı ya da piknik için şuraya buraya gittikleri günlerdir. Şehirde kalanlar, evlerini sıcacık bulurlar, huzurlu bulurlar.

Böylesi günlerimi mutlu günlerim olarak anımsıyorum.

22 Eylül 1993

Akşam üzeri dükkana bir arkadaş uğradı. O da benim gibi tayin bekliyordu. Öğrendin mi? dedi. Neyi öğrenecektim. Şaşırdım, kaldım. Tayinler belli olmuş dedi. Öğretmen Evi’nin camlarına asmışlar. Pek umursamadım açıkçası. Onunki “Rize” imiş. Hayırlısı deyip yolladım Arif’i.

Saatler sonra gittim. Camların tamamını kapatmış listelerde adımı aradım. Şurası olsun diye içimden geçirdiğim bir yer de yoktu. Ankara yazıyordu ismimin karşısında. hani şu en güzel yanı İstanbul’a dönüş olan Ankara…

02 Ekim 1993

Konya’dan Erol Ağabey, Sayha A.Ş. isimli bir şirket kurdukları müjdesini verdi. Sayha, bir dergi idi, şimdi bir şirketin ismi olmuş.

Hayırlısı olur inşaallah.
Hayırlısı…

————————————————
11 Ekim 1993

Şereflikoçhisar’da bol miktarda tekel bayii , birahane var. Bu kadar içki satan dükkanı bir arada görmemiştim desem, herhalde yanlış olmaz. Dün akşam postaneye telefon açmaya gittim. Sokaklar sarhoş, ayyaş ve serseri dolu. Tiksindim. Akşamların güzelliğini rezil eden bu adamlar kadar içki satan yerlere de kem baktım; diş biledim.

Şurası muhakkak: Eski aktivitemi yani okuma – yazma alışkanlığımı yeniden ele almayı başarırsam, burası, benim için bulunmaz bir nimet olur. Aksi takdirde tevkifhaneden farkı olacağını sanmıyorum.

23 Ekim 1993

Geç kalkılan bir gün ve yatak sefası… Çay, pazarda biraz dolaşma, bir iki eksik alarak eve dönme… Evde temizlik… Yıllık planlar ve sınıf listeleri hazırlama. Koskoca bir günün satır başları.

Kimsenin yardımı olmadan ayaklarımın üzerinde duruyorum. Bu duruşu, ihtişamla süsleyerek, dosta – düşmana karşı mümkün olduğunca göstermeliyim. Bu işin dönüşü, çok şükür ki yok. Zorluklarını ve kolaylıklarını bildiğim mesleğimi seviyorum. İşimi zevkle yapıyorum.

Koçhisar’ın üzerine akşam iyice çökmüştür. Tıklım tıklım kahvehaneler ve birahaneler, sokaklara, kendinden kaçmaya çalışan insanlara öfkelenmektedir. Kısık lambanın ışığına serdiğim hayatımda, geçmişin ve bugünün muhasebesine uğraşmaktayım. E – 5’ten geçen uzun yol arabalarının gürültüleri masama kadar ulaşmaktadır. Büyük bir zafer kazanmış orduların yüreklerinden gözlerine sıçrayan sevinç ışıkları, arkadaşım olmuştur.

Geçmişe yapacağım zeyl; iç sıkıntısı, ukde, hey heyler değil, mutlu insanlar fotoğrafhanesinden alınacak, tebessüm eden siyah – beyaz bir tasvir yazısıdır.

9 Kasım 1993

Allah’ım serinlik…
Med – cezirlerle ıslanmaktadır yüreğim. içimdeki şu sıkıntıyı, yüreğimdeki şu kara bulutları kaldır Allah’ım…
Dışarıda yağmurun sesi. Nice zamandır Koçhisar’a yağmayan yağmur, akşamla birlikte çöktü çatlamış topraklara, dudaklara. Yağmur, bira kutularına, kusmuklara, kin ve nefretlerle kirlenmiş boş caddelere, kaldırımlara yağmıyor. Yüreğimdeki yangına yağıyor yağmur. Öfke ile korlaşan gönlüme, İbrahim Peygamber duası, serinlik olan ateşler ve rahmet düşüyor.
“Beni burada arama anne.” Cama vuran aksim kadar karanlıklardayım.

14 Kasım 1993

Güzel bir gündü. Ama günün güzelliği “kar”dandı. Mevsimin ilk karı düştü bugün. İlk önce tek tük atıştırıyordu. Sonra birden hızlandı, ince ince ve ardından lapa lapa yağmaya başladı. Koçhisar’ı karlar altında ilk kez görüyordum. Her taraf elhan-ı şita…

22 Kasım 1993

Okumak bir yazgı benim için. Okumasam ölürüm sanırım. Necip Fazıl öfkemin sesiydi. Çelikleşmiş kelimeler sıkardım kızdıklarıma. İsmet Özel, üstün bir tefekkür, üslubda muhteşemlik. Cemil Meriç ise, bozkırda esen kasırga. kafasına göre hareket eden şimal yıldızı. Aşk ve nefret, engin bir kültür, harika bir kalem ne varsa, ne ararsam O’nda.
Bizimkiler bir kıza bakmış. Zannedersem hayatta ne o beni ne de ben onu görmüşüzdür. Bu görücü usulü ilginç bir olay. Oğlan tarafı kızı, uzun ve derin araştırmalar sonucu arar – bulur. Burada tanıdıkların, komşuların tavsiyeleri de önemlidir. Kız tarafı, “Oğlan ile kız birbirini görsün” derse bir büyük nezaretinde bir araya gelinir. Yarım saatlik, bir saatlik görüşmeler sonunda Okey çıkarsa iş bitmiştir. Tabi bu arada kız tarafı da erkek tarafını sorar soruşturur. Bu olay ne kadar mantıksız geliyorsa, Karadeniz’de olduğu gibi “sevdalık” usulü de bir o kadar saçma geliyor.

13 Aralık 1993

Dün hava, gerçekten güzeldi. Aralık ayında değiliz de yazın ilk günlerinde idik sanki. Akşam bulutlar, rüzgarla el ele vererek başımıza üşüştüler. Gecenin ilk saatlerinde rüzgar, fırtınaya, kasırgaya dönüştü. Fırtına, tabiattaki bütün pislikleri sildi süpürdü. Yerini beğenmediği eşyaları, münasip gördüğü başka yerlere aktardı. Ve yağmur çöktü sonra. Nice zamandır bacalardan çıkan islerin pelesenk kurduğu çatılar, kaldırımlar, kuytular yağmurla gusl etti, yıkandı. Aslında bütün bunlar, bir alt yapı çalışması idi. Evet, kar içindi bütün bunlar. Sabah kalktım, her yer bembeyaz. Durmadan, usanmadan yağıyordu kar. Akşama değin sürdü. Ama ne sürme? Bizim memlekette kar, belli bir intizam dahilinde yağar. Ya inceden ya lapa lapa. Sonra, hemen el etek çekmez arz-ı kadim üzerinden. Belki günlerce, hatta haftalarca kalır, bütünleşir yeryüzüyle. Burada bir tuhaf. Tamamen tipi halinde. Yaz ve kış rüzgarı eksik olmayan bu yerde, buna da alışacağız anlaşılan.

Haa unutmadan, ben bunları yazarken, şimdi Kayseri’de “söz kahvesi” içiliyor. Böyledir benim işlerim.

03 Ocak 1994

Cumartesi koçum Ercan geldi buraya. Epeydir görüşmüyorduk. Okulu bitirdikten sonra o da benim gibi işsiz güçsüz kalmıştı. Şimdi yeni bir heyecanın kapısında. 6 aylık dil kursundan sonra nasip olursa Amerika’ya gidecek. Allah emeklerini zail etmesin.
beraberce sohbet ettik, dertleştik. Patates kızarttık, tavuk – pilav pişirdik. Konuşmadık ne eskiyi bıraktık ne yeniyi. Koçhisar’daki en güzel günlerimden bir kaçı idi hafta sonu. Bir inanın, aylardan, yıllardan sonra dahi hatırlanıyor olması, onun için kalkıp kilometrelerce yol kat edilmesi her iki insan içinde önemli bir hadise olsa gerek. Birbirimizi kırdığımız, birbirimize aşırı muhabbet gösterdiğimiz günlerin sonunda, her şeye rağmen bir araya gelebilmek, yaşadığım günlerin pişmanlık değil mutluluk bahşetmesindendir.

20 Şubat 1994

“Üç hakimin hükmünde hata aranmaz” diyor Nurettin Topçu; “Kalbin, kaderin, ölümün”

25 Şubat 1994

Bir hikaye daha yazdım: Ümran. Devamı yazılacak bir konu. Gerçek ile hayal arasında gidip gelen bir insan. Öğrencilerimden birisi: “Hikaye yazmak nasıl bir şey” diye sordu bu gün. Ne kadar masum ve günahsız bir soru. Artık bir düzene koymalıyım yazarlığımı. Mesela haftada bir şiir ve hikaye. Kesin çizgilerle belirleyip sürdürmeliyim bunu. Biriktirdiğim mısraları ve cümleleri yazıya geçirmeyecek olursam, biliyorum uçacaklar.

12 Nisan 1994

Kahvaltı yapılmış bir gündü. Hava güzeldi ve insanların mutlu ve sevinçli olduklarını zannediyordum. Jandarma’nın önünden geçerken, aklımın bir köşesinde kalmış asker hemşehrilerimi görmek, tanışmak arzusunu duydum. Hemen daldım içeri. İki Kayserili varmış. İkisiyle de tanıştım. İsimleri? hatırlamıyorum. Kıyafetim, sıfatım ve zannedersem sivilliğim beni, onlardan bir basamak daha yukarıda durdurdu. istemiyordum bunu. Tavırları ve sözleri ile zorladılar. kabullendim. Hafifi sarışın ve Develi’den olanın işi nedeniyle fazla görüşemedik. Mustafa o idi her hal. Diğeri Argıncık’tan. Cana yakın ve samimi Anadolu çocuğu. Askerliği 5 ay olmuş daha. Yolu daha uzun. Hemen çay kapıp getirdi. “Tüylerim diken diken oldu Hocam” diyordu. Güzel bir günde, hiç tanımadığım bir insanın sevinmesine eşlik ettim gün boyu. Telefonumu verdim. iki üç haftada bir gidip geldiğimi söyledim. Maksadım kuru söz değildi. Gurbette bir insanın sahiplenenin olması, varlığını hissettirmesi; hem sevinç ve gurur verici, hem de Manisalının, yanımıza gelen Manisalının gözlerinden okuduğum gibi mevki ve değerini yükseltiyor.

Gurbetteki yalnızlığı bilenlerdeniz.

25 Nisan 1994

Satırlara yansıyan BEN’im heyecanlarım, hasretlerim, düşüncelerim…Sevgim bana ait. yorgunluklarım ve mutluluklarım da. Her satır, her noktalama işareti ve her çizgi benim bir parçam. Hayata nasıl bakıyorsam onları yazıyorum. Kimi insanlar hakkındaki düşüncelerim, yağmuru değerlendirişim, Koçhisar’ın penceremden görünüşü, ne yazılmışsa bana ait. Bu, mutluluk. Perdede akseden bir gölge oyunu gibi belirsiz, esip geçmiş bir rüzgar gibi unutulmuş olmaktan kurtarıyorum yaşadıklarımı. Eski arkadaşlar biri soruyor:

– Koskoca defterine hâlâ yazıyor musun?
– Yazıyorum çok şükür.
– Her gün ne yazıyorsun, nereden buluyorsun yazdıklarını?..

Yorum Yaz