Sayha Tarihi – 6

Cts, Oca 18, 2003

Dün'ler

28 Nisan 1994

“Seni görünce
yaprak olur titrer
dal gibi düşer
vücudum”

12 Mayıs 1994

“Bir düş gibidir hak ki bu ma’nide bu âlem
Kim göz yumup açınca zamanı güzer eyler”
“Bu alem aslında bir düş gibidir, bir göz açıp kapayıncaya kadar zaman gelip geçer.”

Böyle buyuruyor Nef’î. Ne kadar doğru, ne kadar haklı… Düşünmek için durmak gerek. Durup düşündüğümüzde, zamanın, bir rüzgar olduğunu görüyoruz. Tutmak mümkün değil. Akıntısına uyup gidiyoruz. Yıllar sonra, ölümün, daha doğrusu yaşlılığın – çünkü ölüm her an kapımızı çalabilen bir kudret – eşiğinden geriye baktığımızda, bir ağacın gölgesinde verilen mola olarak değerlendireceğiz ömrümüzü. Nuh A.S. gibi…

06 Haziran 1994

Var mısın yok yere ağlamaya?

16.06.1994

Tatile merhaba dedik.
İşsiz güçsüz insanlar gibi oluverdim birden. Avam ifade ile burada takılabileceğim bir kaç yer var sadece: Ağabeyimin dükkan, Akabe.. İnsanın iyi veya kötü bir işinin olması -hakikat bu – çok güzel(miş).
“Senle beraberken suda sabun gibi eriyor zaman”

14 Temmuz 1994

İdealler bitmemeli. İdeal bitince insan da biter. Hep ileriye yönelik çalışma, hep uğraş. Tekamül. Ağaç büyür, deniz adımlar kıyıyı, taş dahi eksilir, çoğalır.

Evlilik sadece bir bir araçtır. Önce dinin yarısını tamamlamaya; hayırlı bir nesle… Tamam değil yani, devam.

Tamam oldı güzellik sanma Şîrin ile Leyla’da
Niçe leyla bulunur erlik aşık olmakdır (Nev’î

23 Ağustos 1994

Yeniden yazıyorum. Hani insanın bazı alışkanlıklarını bırakması vardır. Sigarayı bırakır, yılların parmaklarına işlediği nikotin kokusu, iki de bir kendini gündeme getirir. Bunun gibi.Ama öyle değil.

Tiryakilikten öte. zaruret. Her gün bir bardak süt içmesem olur mesela. Ama yazmasam olmuyor.

Öyleyse yazmalıyım.

25 Ağustos 1994

Filmini iki defa seyrettiğim “Ölü Ozanlar derneği”ni romanını okudum dün, bir oturuşta. Real yayınlarından. Düşünce klasiklerim arasında yerini almış bir eser. Bay Keating, “Günü yaşa”mak kadar önemlisin.

Günlük yazarı belki çok Türkiye’de. Ama yayınlayan çok az. Bunlardan biri Salah Birsel. Yaşlılık Günlüğü’nün arka kapağına şunları döktürmüş Üstad:

“İnsan günlüğünü oya gibi işlemeli.
Gereksiz şeyleri, tiriti çıkmış düşünceleri ona dazıradazır tıkıştırmamalı.”

Acayip bir sürü kelime.
Yazdıkları, yazdıklarına ters.

01 Eylül 1994

Ş. Koçhisar
Yeniden döndüm buralara. Ama eskisi gibi perişan ve yıkılmış değil. Özlem’li bir dünya burasını tamamen değiştir.

04 Eylül 1994

Geçmişe dönüp bakınca şaşırıyor insan. Ne çok gün yaşamışım, ne çok yüz kalmış hatırımda, ne olaylar?.. Yaşlanıyor muyum acaba? Yaşlılık bu denli kolay mı gelirmiş insana?

Tekerleği bulan insanın heyecanı var içimde. Yaşlılığı keşfediyorum sanki. Halbuki be, 35 yaş şiirini yazmadım daha. Okumam ise sıradan ve bigane idi.
alınyazısıdır suların matemli sesi
sofralarda paylaşılan kuru bir somun
yaşlılık değil yalnızlık değil karasevdadır

ben onca zaman arasından
sıra dışı zaman sevdasından
kaçmakla kucağına düştüm alınyazımın
peşimde muhabbet tellalı sıra dağlar
uzun yolculuklar geçmişe dair
düğün halayları uzanmaktadır kol kol
omuzlarda taze ölümü baharın…
Yeni uğraşlar, yeni meşgaleler gelebilir artık. Hazırım. Hem beden hem ruh olarak katılabilirim yeni mücadeleye. Başarmak, hedefim olmadı hiç bir zaman. Sadece mücadele, gayret…

10 Ekim 1994

Yine fasıla.
Olacak o kadar. İster kar ister ziyan etsin, eskisi değilim artık. Yazı ve sızı için farklı şeyler gerekiyor.
Geçen hafta sonu Kayseri’de idik. Akabe’den Yedi İklim aldım. Daha önce gönderdiğim bir hikayemi yayınlamışlar. “Ümran” Beni harekete geçirmek, biraz daha okuyup biraz daha yazmak için güzel bir bahane oldu.

13 Ekim 1994

Ensemde “Şıllık”
Mehmetlerin muhabbet kuşu. İlgilenemedikleri için bizde misafir.

Gürültü patırdı içinde yağmur yağdı akşam. Belki nisandan beri ilk yağmur. Yağmur yağdıkça pırıl pırıl oluyor şehir. İnsan, o bildik kirlerinden kurtuluyor. şehir gibi…
Akşam üzeri Koçhisarspor’un yöneticilerinden birisi gelmiş okula. takımın durumu kötü, transfer edelim seni diyordu. Bir sürü bahaneyi peş peşe sıraladım; kaymakam vardı arada; askerlik ise kesin mazeret oldu. Öğretmenlik bana yetiyor; çölde gezinirken tek tük rastladığım “yazı” vahaları da. Fazlasını istemediğimi Allah biliyor.

Ama ne zaman kaçmaya başlasam üzerime gelirler. Bunun örneklerini daha önce de görmüştüm. Biliyorum bu filmi.

20 Kasım 1994

Mamak’taki imtihan ile “askerli” serüveni başlıyor…
Görelim Mevla neyler / Neylerse güzel eyler
———————————
26 Ocak 1995 – Erzincan

Yeniden “bismillah” diyerek yazı ve sızı işine koyuluyorum. Nereye kadar gideceğini veya başıma ne gibi belalar saracağını bilmek mümkün değil.

Askerliğin, birinciye nazaran çok daha uzun sürecek ikinci devresine başladık. İzmir Bornova bir hiç imiş. Aslında biliyorduk ama bu kadarı… Hakiki manada asker oluyoruz Erzincan’ın karlı ve soğuk havasında.

Askerliğin zorluğu veya adını koyamayacağım bir başka mefhumun etrafında bir de kış yollarımızı engebeli kılıyor. Ben böyle kışlara alışkınım. Kayseri’de aylarca kalkmayan karları, ayaz geceleri iyi bilirim. Lakin burada 8 – 10 saat dışarıda kalmak, ısınamamak, çift kat giyinmelere rağmen titremek… Sonra insanlar görüyorsun alışkın olmadığın derecede farklı. Aynı koğuşu paylaşıyor, aynı yemekhanede yemek yiyorsun. Hastası, sakatı, konuşamayanı, okuması yazması olmayanı…Bornova’da 570 kişinin hepsi üniversite mezunu idi. Az çok bir seviyesi vardı acemiliğin. Burası tam bir muamma.

27 Ocak 1995

Yarın
Derin bir sisin altındadır
Yüreklerde kırağı
Şakaklarda bahar adımları
Korkulu bir yürüyüş serçelerden yana
Korkulu cesaret ıslık olup geceye
Olur olmaz rüyadır sıladan uzak kışlalarda.

Geceye sığınıyorum
Basamakları bir bir evham
Mavzerimden daha soğuktur yarsiz eller
Yadellerde bir yüreğim kor hasretim
Zaman yağmur çiseler taneleri zehrâb
Anadan üryan gurbet dağlarda
Geçidi olmayan dağlarda ben
Komşunun camını kıran çocuk korkusuyla
Geceye sığınıyorum.

Saçlarıma eğilen bahar ol yaz ol
Saçlarıma eğilen ellerinle sevgili
Sar beni…

28 Ocak 1995

Uzun, can sıkıcı, soğuk ve vuslata dair hayallerle dolu bir cumartesi daha geçti. Erzincanlı 9. gün. Yıllardır serseri vakitlerimde: “Erzincan’a vardım ne güzel bağlar / Elleri koynunda bir gelin ağlar” kelimeleriyle örülü uzun havayı mırıldanırdım. Kader. Nereden nereye sürüklüyor insanı?..

02 Şubat 1995

Kar, öğleden sonra yeniden başladı. Pek mutlu olmadım kar yağarken. Oysa karları ne çok severdim. Belki arkasından gelmesi muhtemel soğuk şerh koydurdu bana.

Başımı yıkmadım az önce. Buz gibi su derler ya işte öyle. Bir ara başım deliniyor sandım. İnşaallah hasta olmam.
Bir gün daha geçti. Bir gün daha eksildi askerlikten. İşte sevineceğim bir olay. Bütün gün yaşadığım saçmalıklara, öfkeye ve soğuğa rağmen sevinebilirim işte.

06 Şubat 1995

Öfkeli, kahırlı ve yalnızım. Üşümelerimi ahi gündeme alamıyorum. 30 Kasım 1994 tarihinden beri yaşadığım neler varsa hepsine alabildiğine öfke ve hıncım. Herkes askerlikte mantık aranmaz diyor da bir Allah’ın kulu çıkıp da niçin aranmaz diyemiyor. Her şeyi oluruna bırakıp vurdum duymaz olmak benim harcım değil ki.

Askerlik mi? Bile bile lades…

1 Ocak 1996

Taze bir başlangıç, taze bir bahar… Ardı arkasına devreden seneler, asırlık çınarın gövdesinde barınan kurtlar gibi. Bir gün geliyor, koskoca çınar devrilip gidiyor. İnsan da öyle değil mi? Asırlık olmasa da zamanı gelince göçüp gidecek.
Bu defter, bu yeniden sıfırlanan sene itibarıyla yeniden başlamama vesile olur inşaallah. Geçen sene verilen fasılanın en önemli müsebbibi askerlik idi. Rabbim neler nasip eder bilinmez. Gittiği yere kadar inşaallah…

Sayha’nın şu an elimde 22. sayısı var. Kıpır kıpır, cıvıl cıvıl bir dergi. Bazen aklımdan geçmiyor değil; behey diyorum kendime, erinmeden – usanmadan yazmak, masraflara atılmak, yorulmak değer mi? Otur, uslu uslu köşeni bekle ve sesini çıkarma. Ne mümkün azizim? Böyle yapmasam çatlayacağımı sanıyorum. Tabii dostlar da gaz veriyor.

Güzel insan Hasan diyor ki: “…Gerçekten öyle tembelleşmiştim ki can dostumdan aldığım mektuba cevap verebilmek için, bir mektup yazmak için dahi harekete geçemiyor, boyuna erteliyordum. Sayha 21 bu tembelliğimi suratıma öyle bir çarptı ki ağlamamak, halime lanet etmemek için kendimi zor tutuyorum. İnşaallah bu tembellik zinciri bundan sonra beni bağlayamayacak…”

Bunlar yetiyor insana. Çünkü ben:
“…Bense hâlâ 20. asrın son dakikalarında, uzatma saniyelerinde, mevsim kışı bağrına basmış ve yarın mesai varken oturmuş, dünyanın bir ucuna karşılıksız mektuplar yazıyorum. Biliyorum ki çağdaşlarıma saygısızlıkta kusur etmiyor ve sakıncalılar listesine onurla adımı yazdırıyorum. Yaşasın!..”

4 Ocak 1996

Oğlum hasta. Yaklaşık bir haftadır hastane, okul ve ev arasında ne yaptığımı bilmeden akıp duruyorum. tadı yok hiç bir şeyin…

6 Ocak 1996

Erol Ağabey aradı bugün. Her telefon konuşmamızda, her birlikteliğimizde Konya’ya gelmemi istiyor. Sayha Holding’de istediğim işin tesis edileceğini, hiç bir şey düşünmeden gelmemi söylüyor.

Memuriyetin getirdiği atmosferin dışında, muhayyilemi zorlayan bir durum. Ama o kadar da basit değil. Eskisi gibi olsa. Haydi Allahaısmarladık…der soluğu nice örneklerinde olduğu gibi Konya’da alırdım… hayırlısı bakalım.

8 Ocak 1996

Sabah okula gidip izin aldım. Dost insan Ercan geldi Amerika’dan. Hatıralar geldi, güzel, duygu yüklü günler geldi. İki de bir “Bir gün…” diye başlayan sohbetlere götürdü bizi. Köye gittik.

9 Ocak 1996

Koçum Ercan’ı yolcu ettim. Getirip eteğime bıraktıkları ile avunmak kaldı bizim hissemize.

Sayha’nın 23. sayısına fiili olarak başladım. Fiili olarak diyorum çünkü yazılacak yazıların konulacağı taslaklara kafamdakileri aktaracağım. Eski alışkanlık üzere vakti saati gelince iş bitmiş olacak.

21 Ocak 1996

Ramazan 1. Pek farkına varamadım ilk günün. Bir kış günü mezarlık tasviri yapılırken, neler dikkate alınır ve neler hissedilirse bugün, hepsinden bahseden edebi bir metin okudum, yazdım. hayır sadece yaşadım.

Bir hayaleti andıran ağaçlar, taşlar kar beyazlığı altında tamamen anlam değiştiriyor. Siyahsa beyaz, ölü ise canlı, kuru ise ıslak…

Yüksekçe bir yerden bakıyorum. İnsanların başına kar yağıyor. Eller paltoların ceplerinde, başlar boyunlar içerde. bakışlar, kah uzun zamandır görmediği bir dostu süzüyor, kah yerdeki toprak parçalarını… Mezarlık = Ölüm. Ne kadar uzağız ölüme?

25 Ocak 1996

Allah, eşten dosttan razı olsun. Nerede olursak olalım, bir yerlerden birileri bulup izimizi, ziyaretimize geliyor. Demek yıllar sonra bir araya gelebiliyorsak iyi bir itibarımız ve güzel günlerimizin hatırası varmış.

Dün öğleden sonra Konya’dan Hasan ve gece Erzurum’dan Orhan geldi. Sahura kadar yatılır mı? Yatmadık elbet. Muazzam bir yâd ve mükemmel bir sohbet ile zamanı tükettik. Sayha, Konyalı günlerimiz ve öğretmenlik başlıca konularımız idi. Allah ikisinden de razı olsun.

Artık ben de verilmiş bir sözümü yerine getirmek üzere harekete geçebilirim. Askerden geldiğimden beri her konuşmamızda Erol Ağabey, Konya’ya gelmemi – o, yerleşik olarak diyor – konuşmak, Holdingle ilgili plan ve projeler üzerinde fikir teatisinde bulunmak istiyordu. Tamam dedim. Geliyorum.

29 Ocak 1996

Gecenin koynuna doğru hançerini sallıyor zaman. Elimin altında koskoca fincanda kahve. Sigaram tütüyor. Dışarıda, adına kış denilemeyecek, belki bir bahar akşamı. İki gün öncesinin bu vakitlerini düşünüyorum.

Zannedersem yarım saattir Akyokuş’ta oturuyorduk. “Kalkalım mı?” kalktık. Tenha Konya sokaklarında aheste sürdük arabamızı. Hasan, Erol Ağabey, ben…Eve gittik. Sohbet mevzuu hiç bitmiyordu. Asil kelimeler, muhteşem hatıralar…
Sahur yapıldı. Yatmadık. Bu birliktelik uyku ile sekteye uğrayacak, zaman heba edilecek zannediyorduk. Yine sabahın ilk saatleri. Çıktık. Görmeyi, hatıraları yad etmeyi istediğim mekanlar vardı. Bir kelam edip söylemedim. Oralara sürdü arabayı Erol Ağabey… Mevlana, İnce Minare’nin arkasındaki Sayha Malikanesi, Alaaddin Tepesi, Meram… Yeter ki sen gel diyor Erol Ağabey. Holding seni bekliyor. İstemiyor değilim. Holdinge katacağım çok şeyin olduğuna inanıyorum. Aç kalmayacağıma, fazla müşkülat çekmeyeceğime eminim. Öyleyse neden tamam demedim? O yıllar öncesinin deli fişeği olacaktı ki, şu an şu dakika Konya yollarında idim. Evim burada. İşim, eşim, dostlarım hâkezâ. Her şeye yeniden, sıfırdan başlamak!.. Ve en önemlisi aileleri ikna. Ne diyeceklerini biliyorum: Delirdin mi oğlum?

1 Şubat 1996

İsmet Özel’in yazmaya dair düşüncelerini anlattığı bir makalesi vardı. Belki bir söyleşi, kesin hatırlamıyorum. Şiir, hikaye veya başka bir yazı için mecburiyet dahilinde ve aylık sayılar, sınırlamalar getiriyordu.

Kesin hatırlamıyorum…

Sayha sayesinde iyi veya kötü, şöyle veya böyle bir çok yazı yazdım. Şimdi bundan sonrasına bakıyorum. Ayda bir, en azından bir iki deneme, makale, şiir, hikaye ve sohbet yazısı yazıyorum. Mecburiyet açısından bu güzel… Zaten mecbur olmazsam yazamıyorum.

Bilgisayarlı günlerin bereketi ve imkanı elimin altında. Denemelerimi ayrı bir bölümde topladım. Aynı şekilde makalelerimi, şiirlerimi, sohbet yazılarımı, hikayelerimi… Bütün bunları yayınlanacak kitap veya kitaplar için yapmıyorum. Amacım, yazdıklarımın kendi arşivim içerisinde derli toplu durması sağlamak. İşet böyle bir şeyler…

3 Şubat 1996

“- İtalyanlara karşı niçin bu kadar şiddetle mukavemet ettin?
– İmanım için.
– Bu kadar az kuvvetle ve bu kadar az vasıta ile bizi Traplusgarp’tan atabileceğini ümit ediyor muydun?
– Hayır.
– O halde ne elde etmeyi ümit ediyordun?
– Hiç. Ben imanım için dövüşüyordum ve bu bana yetiyordu. Geri kalanı Allah’ın elinde idi.”
Ömer Muhtar ile İtalyan komutan arasında geçen konuşma. Dikkate şayan nokta, hareket sebebinin menşei. Günümüzde siyasi parti olsun, dini cemaat olsun…. menfaat ön plana geldiği, bismillah sayıldığı için başarı da gelmiyor. Gelmez de…
Tren büyük bir hızla ve bayır aşağı frensiz, engelsiz uçuyor ve biz içinde hasbıhal ediyor, kızma birader oynuyoruz.

8 Şubat 1996

Öfke Gazeli

yürü ve sönsün ışıklar ah ü zar görsünler
ah ile parçalanan binlerce nar görsünler

goncaya bak toz kırmızı, dudaklar tebessüm
namludan fırlayan kurşunla nazar görsünler

dil derdini at bikarar zülf-i yar beklesin
kıyamına ram ol aşık-ı didar görsünler

varsın şehir intiharını kuşansın, sönsün
ardın sıra temaşada kuy-ı yar görsünler

Hak’tan cevr ü cefa lutfdur, kerem olur gelir
dağların feveranında salalar görsünler

21 Ekim 1996

Can suyu kesilmiş bir adama yapılacak en büyük iyilik iftiradır. Ayakları yere basar, cebinden birbiri ardınca dökülür akrepler, çıyanlar, yılanlar… Sonra ne aman ne kavga…

El alemin muhabbet kuşları türlü oyunların karakterli yıldızları olu konuşma ilmine vakıf iken benim kafese tıkıştırdığım zırzoplar durmadan yumurtlamakta ve babanın fotokopi ile çoğaltılmış versiyonlarını serlevha eylemektedirler…

Sonra;
Efendim, yıllar önce bir hikaye yazmıştım: İnsanların işlerine gelmeyen yanları olmuştum. Kişi, yazdığını mı yaşar, yaşadığını mı yazar? Hasılı bana benden kalan miras, işe gelmeyen yan oldu.

Bu ordunun en son havarisi olarak ben, bozgunların en beterine maruz kaldım. Ne yalın bir kılıç ne kalem!.. Tar ü mar olup hak ile yeksan kılındıktan beri mazi sıygasıyla muzariyi, fiil kipiyle ismi umursamaz oldum. İyi mi oldu, kötü mü?
Maçın sonucundan bihaberim….

Yeni bir oyuna soyunuyorum. Susma. Yani konuş değil: Sus. Ne kalp kırmak için ne kalbim kırılsın için. Son silahım, insanların işine gelmeyen türküsünü de rubab-ı şikeste olarak gökyüzünün bir duvarına asıyorum. Oradan iner mi bir daha bilmem. Biraz da işe yaramayan silahlarımdan yoksun yürüyeceğim meydanlarda. Gandhi gibi. Söylediklerime inandır beni ey kalemim…

Ey soğuklar getiren rüzgar
Ey mısra-ı berceste gençliğim….. Vah.

24 Ekim 1996

Tarih, binlerce insanın deliliğine şahit. Deli olmak, aslında büyük bir imtiyaz sağlıyor. Napolyon bunlardan biri. Deli Mustafa da. Kimse onlar gibi düşünemediğinden bir adım öndeler.
Fî tarihinde deli olmak, delicesine davranışlar içinde olmak, genç yüreklerimizde hormon dengesini bozan acayip bir şeydi. Gecenin bir vakti sokaklara taşmak, hayat karşısında alabildiğine ters akmak ve umursamamak. Delilikle gururlanırdık.

Bütün yaşadıklarımdan sonra öğretmenlik yapıyor olmam bir delilik değil mi?

29 Ekim 1996

Sevdiğim şiirleri bir deftere yazmaya başladım. Ezbere aldığım şiirlerin sayısını artırmak ve kendi şiir antolojimi hazırlamak düşüncesindeyim.. belli bir konu ayrımım yok. Kıstasım: zevkim.
Neye yarayacak?

Kime ne? Zevk benim değil mi?

5 Aralık 1996

Kaşları çatık bir akşamdır
yüreğim…

6 Aralık 1996

Lale Devri, Damat İbrahim Paşa, Patrona Halil, Molla Lütfi’nin talebesi İbn Kemal, Abdülmecid Sivasi, Sultan Mustafa, Ahizade Hüseyin Efendi, Nedim, Seyyid Vehbi, Şair Taib, Bahnameler, Küçükçelebizade Asım Efendi….

Üzerlerinde araştırma yapılması gerek….

01 Ocak 1997

İtiraf lazımsa geçen sene istediğim olgunluk ve süreklilikte yazamadım hatıratımı. Bunun sebeplerini binlerce madde halinde yazabilirim. Yazmayacağım. İlk örnekleri 1985 yıllarına dayanan hatıralarımı çocukluk, gençlik, acemilik ve olgunluğun ilk basamakları olarak adlandırmam mümkün. Bunu da yapmayacağım. Geçmişten alacağım çok şeylerin olduğu muhakkak. Geleceğe atıflar da. Bundan böyle nasipse “an”ı yazmaya çalışacağım. Nasip…

13.01.1997

Zor başlayıp çabuk bitiyor günler… Orucun açlık, susuzluk açısından bir ağırlığı yok şükür…

Resulullah s.a.v. buyurdu ki:
“Helal belli, haram da bellidir. İkisi arasında kalan (helal mi haram mı belli olmayan bir takım) şüpheli şeyler vardır ki, çok kimseler bunları bilmezler. Her kim şüpheli şeylere dalarsa, (içine girmek yasak olan) koruluk etrafında davarlarını otlatan bir çoban gibi, çok sürmez içeriye dalabilir. Haberiniz olsun, her devlet başkanının kendine mahsus bir koruluğu vardır. Gözünüzü açın; Allah’ın yer yüzündeki koruluğu da haram ettiği şeylerdir. Haberiniz olsun kki, bedenin içinde bir lokmacık et parçası vardır ki iyi olursa bütün beden iyi olur; bozuk olursa bütün beden bozulur. İşte o (et parçası) kalbdir.”
“Rabbim, benim ilmimi artır de” (Taha: 114)

2 Mart 1997

Zaman su gibi akıyor. Yaşlandığımı hissediyorum. Yaşım otuza bir var…
Eski adresleri karıştırdım biraz. Kimler, kimler gelip geçmiş. Yenilenmemiş adresler ve yenilenmemiş telefon numaraları…
Şen olasın Ürgüp / Dumanın bitmez.

3 Mart 1997

Hayatta pek bürünemediğim maskem var bugün: İyimserlik. Küçük şeylerden de mutlu olmayı mı öğreniyorum? Çözemedim.
Havalar ısınmaya başladı.
Bir kaç telefon numarası çevirdim, birkaç esrarını kaybetmiş ses.

Aslında bu olmamalıydı bir günün özeti.
“Ah ne fayda, ah ne fayda / Kefen beyaz ah ne fayda.”
Dumandım. Serkeş ve bikarar. Önce mabedler kaldırıldı göğe. Hayat meşgalesi ile iyi insanlar sonra. Gazete ve televizyonların hayatımız üzerine yorumlarına endekslendik. Yağmur yağdı, şemsiyelendik; rüzgar esti bağrımız kapalı idi. Kime selam versek maaş bordroları, repo ve döviz kurları muhatabladı bizi. Sonra okuduk tatsız – tuzsuz. Sonra…
Belki her şey eskiden daha güzeldi.

5 mart 1997

Yazmak, ipin ucunu yakalamaktır. Yazmaya başlamadan yazamıyorsam, başlamalıyım. Yorgun da olsam, istemesem de… Kalpten, gönülden geçenleri yazmalıyım ki söz gibi uçup gitmesin.

Eşyayı ve tabiatı gökyüzünü öğrenmemişçesine, ilk defa görüp duyuyormuşçasına keşfe koyulmanın vakti geldi de geçiyor…
Bismillah taşa, ağaca, güneşe, yıldıza, suya, havaya…”

06 Mart 1997

Evhamlarla dolu ilginç bir mahluk insanoğlu. Melek olmak için abid, şeytan olmak için asi. İkisinin arası olmak için “insan”.
Teferruatlarla doluyuz. Saçma sapan ve belki de hayatın kendisi olan teferruatlar. Yoğun bir iş günü akşamı, harap ve bitab eve düşeriz. Yemekten sonra tv. nin karşısında geçirilen birkaç saat, dinlenmenin aksina yorgunluğumuza yorgunluk katar. Uyku sonra. Aslında uyku da bir yorgunluk bize. Çoğunluk uyku değil, saat sendromu ve yorgunluk taşır yatağa bizi. Deliksiz uyku. Sabah sil baştan.

Gölgesiz bir dünyada yaşıyoruz. Odamızı florasan aydınlatıyor. Özelliği, gölgeleri dahi minimuma indirmesi. Gece, sokaklarımız ışıl ışıl. İş yorgunluğumuzdan sokakları da unutur olduk ya. Karanlık = Korku. Korku, insandan bir şube. Korkuyu bilmeyen insan, hangi duygularla Allah’tan korkacak?

15 Mart 1997

Soğuk bir mart günü. Mesai yok. İstikamet kitapçı.
Geçenlerde telefon görüşmemizde söylemişti Hakan. Kitabı çıkmıştı. Raflarda yerini almış. Halifesiz Günler (Denge Yayınları)

Hoş bir Hakan klasiği. Bir çırpıda okudum. Bu kadar hızlı okumamın sebebi de Yeni Şafak’ta “Tutanak” başlığı altında yayınlanmış olmasıydı.
Yıllar öncesinin Hakan’ı.
Örgütçü, Devrimci, Sevecen ve asi… Teşekkürler Dost…

02 Mayıs 1997

Günün adı yağmurlu köy idi.
Bulutlar Ali Dağı’nı mahpus eylemişti. Yerle gök birbirine girmişti. Önce yeli gelmişti. Ardından seli. Umulan kadar olmasa da yağmıştı yine. Çiçekler, yeni yapraklanan ağaçlar, gözü açılan asmalar suyunu almıştı. Yağmur yağarken şehrin ötelerinden sıyrılan bulutlar, ikindi güneşine yol açmıştı. Yağmurdu. Güneşti. Eleğimsağma idi. Yel ile selin kavuşma noktasında yeni fidanlar dikilmişti. Bismillah denmişti. Bismillah.

06 Mayıs 1997

Evde, tek başıma, tirajı 15 – 20 civarında ve fotokopi ile çoğaltarak Sayha 2. dönemi çıkarırken, Birinci Şehir: Kayseri başlığıyla yazılar yazmıştım.

Çok uzun zamandır Kayseri merkezli bir dergi, bir kitap gönlümden geçmektedir. Lakin, biz miskin miskin düşünene kadar elin adamı Üsküdar’ın ötesinde.
Bugün ulaştığım ve aldığım bir kitap: Sokakların Ölümü. Gürsel Kanat diye Yozgatlı bir babanın Kayserili oğlu. Yayınevi, iletişim.

Kitaba göndermeler yapacak değilim. İlginç ve güzel tespitler var. Yalnız, kendini materyalist olarak niteleyen birinin, şehrin, özellikle Kayseri hakkında kat’i bir şeyler yapabileceğine inanmam.

Doğrudur Bizans ve Ermeni, Rum, Yahudi kültürünün yok edildiği, düşmanca davranıldığı. Lakin yazar, bunların savunuculuğunu yapıp şikayetini dile getirirken 1000 senelik dilimi her hal kazara es geçiyor. Bakış açısı elbet.

Erciyes benim için de kutsaldır. Belki ak sakallı dede, belki tarihin gözleri. Memeli Kadın’ı beğenmedim.
Umduğum değil bulduğum bir kitaptı. Biraz hazımsızlıkla kalktım başından…

16 Mayıs 1997

Zaman, alabildiğine süratli akıp gidiyor.
Yaz, kucağımıza bir sepet erguvan bıraktı. Arzuladığımız, özlediğimiz bir murad.
Sıcak yaz gecelerinde, uzak – keşke deniz – iklimlerde yalnız, yalın, yaban nefeslenmek ne sebepledir bilmem, hep hayalim oluştur. Belki böylesi günleri çokça yaşadığımdandır. Kim bilir?

27 Mayıs 1997

Umut fakirin ekmeği; öfke mazlumların.
Dünya 3 – 5 sermayenin dudakları arasında. Parsellenmiş bahçeler arasında yetiştirdigimiz sevgiler de başkalarının. Kim umardı? Neyi? Umulmayanı? Umulmayan ne? Umulanın dışındakiler…

Kavga, döğüş, kin, nefret?..
Ne amaçla?
Protesto doğru için, hak için, haksızlığa karşı!

“Küfre yaklaştıkça imanım artıyor”

Gazeteler, televizyonlar, Van Canavarı, cinnet geçiren toplum, çöp evler, okul müdürü, satanlar, satılanlar, kahbeler…Batsın.
Diz vurup ayağa kalk ümmet.
Ümmetten bir fert Kerem.

28 Mayıs 1997

Kavga.
Dünyadan dışarı, nefsimden içre.
Kim ki kavga taraftarıdır, amaçlıdır.
Yazı.
En güzel kafiyesi sızı…

Önce kalemini kıldın. Kırıktın. Yazıktın. kitaptın. Umuttan öte, murattın. Şi’r-i Kadim üzre mısra-ı berceste oldun.
Unutuldun.

31 mayıs 1997

Akşamın basamaklarıyla tırmanlır geceye.
Gece. Korku ve Allah. Allah ve yakarış.
Geceyi hayatımızdan çıkarttık. Korkuyu da. Korku ve sevgi iki mübarek kardeş.
Elektrikler imha edilsin.
Bir adı öne geçeriz…

1 Haziran 1997

Beli, toprağın böğrüne saplayınca, altını gördüğünü sanırsın. Boş bir sanı.
Rüzgar, kim bilir hangi melankolik iklimleri getiryor kucağımıza? Nasıl oluşuyor? Nereden gelip nereye gidiyor? Muamma.
Asmalar, yaprağa, üzüme durdu.
Birkaç yaşındaki ağaçlar meyveye. İnsansa, huzura. Allah sağlık versin, çalışmak ne gam.

Yorum Yaz