Serbest A

Pts, Eyl 4, 2017

Kara Kalem Yazıları

Nice zamandır bir oyun oynuyorum.
Baktığım her yerden, konuştuğun herkesten, duyduğum her sesten, okuduğum her kitaptan kendime cümleler deriyorum. Bu cümleleri bazen bir çiçek söylüyor bazen bir duvar yazısı. Bazen bir otobüsten taşıyor hisseme düşen cümle bazen bir çocuk oyunundan. Durmadan deriyorum cümleleri ne işime yarayacağını hesap edip kime satacağımı düşünmeden.
En son ona rastladım.
Dalgındı.
Uzun yol katetmiş insanların yorgun ama memnun hali vardı gözlerinin hemen yanı başına biriktirdiği çizgilerde. Yanına iliştim. Suya eğilir gibi sessizce fısıldadım:

“Bana söyleyecek cümlen var mı?”
Çantasını karıştırır gibi yaparak göğe baktı. Ne bulut vardı gökte ne güneş. Sıkça göğe baktı sonra. Hatta hep göğe baktı. Gökle konuştu ben duydum. Ya da öyle olduğunu sandım. Cümle değil cümleler döküldü geçmiş zamanın suskun dudaklarından:

“Parmağın işaret ettiği yerde görünen ay değil.
Üzerine konuşulan meselenin kelimeleri doğru kelimelerle örülmüyor.
Durmadan tehlikeli olduğu iddia edilen nesneler var: hastalıklar, ülkeler, uzaylılar…
Simülasyonlarla kurgulanıyor yaşam alanları.
İnsani olan ne varsa insandan uzakta yaşatılıyor: Merhamet, menfaatin gölgesinde kalıyor; vatanlar, kuru topraklar sayılıyor; kutsal addedilen her şey “ilkel, kaba, vahşi, medeniyet dışı” olarak yaftalanıyor.
Damardan akan kan dahi basit göndergelerle “şüphe” makamına çıkartılabiliyor.
İmkan ile mümkün arasında şedid bir mücadele kurguluyor çağdaşlar.
Çocukların üzerindeki sanal kıyafetler toprağa karışan su gibi ruhlarına sirayet ediyor.
Gerçeğin üzerinde kalın yorganlar.
Üzerimizde tecrübe ediliyor her şey.
Kime güveneceğiz?
Kimle beraber inşa edeceğiz dünyamızı?
Kirli kurguların neresindeyiz?
Gerçeklerimiz ne kadar gerçek?”

Birden sustu.
Birden akşam ezanları yankılanmaya başladı.
Birden kalktı.
Birisi facebookta gün batım anını paylaşıyordu.
Heybemi sırtıma atıp göğe bakarak uzaklaştım.

Yorum Yaz