Ses Sahibi ile Yol

Sal, Ara 29, 2009

Dün'ler

Geçmişten kala kala bir fotograf kaldı. Fotografta bakanı yakalayan, yakaladığını içe alan  ses yüklü bir heyecan ve seyr hali.

Geçmişten.

Geçmişte kalan fotograftan az önce ve bir anlığına görünüp kaybolan karenin yalnız sahibi genç, kocaman bir soru işaretine dizlerini dayamış şaşkın bakınmaktadır. Şaşılası bir vakıadır hâli ki uzansa fotografın dışına taşabilmektedir. İçinden, yalımla panik arası, birisini fotografın içine alabilir miyim tereddütleri geçerken yıpranmış bir defterle yeniden karanlığın sesine saplanıp kalmıştır.

Oysa henüz, okul çıkışı bir muhabbet ile musafaha edip yüz geri dönmüştü de göz göze gelmeleriyle birlikte Dar’ül hadis’in taç kapısı açılıvermişti. Hem nasıl açılma. Görenler görmez, duyanlar duymaz olmuştu birden. Birdendi yani. Gözlerini ne kadar sıkı kapatsa da artık geri dönüşün olmadığını hissediyordu. Bunu da birden hissetti.

Sessizce, “El-Mülkü-Lillah” serlevhası zerrelerine sirayet etmiş İnce Minare’nin kûfi hattından “Ayet’el Kürsi”  okundukça bir kapı açılıyor önünde.  Sahip Ata’dan, Kölük bin Abdullah’tan, çift başlı kartaldan yarınlara açılan bir kapı. Ayet âyet, sûre sûre bir kapı.

Söylenip duruyor. Kapıyı kim açıyor? Hem niçin açılıyor bu alacakaranlık vakitte? Ayet’el Kürsi’yi niçin ben duyuyorum? Hey sizler, ahali, kapıyı görüyor musunuz, açık kapıyı?…

Kendinden başka duyanı olmuyor.
Uyku ile uyanıklık arası değilse bu kesin rüyadır diyor.
Çok sık görmese de rüyaları noksansız çıkardı, işte onlardan birini daha görüyorum diyor. Ya otobüste görüyorum rüyayı ya İnce Minare’ye komşu fakirhanede diyor.

Başka olamaz diyor.

Bilet gişesi, önünde kuyruk olmuş insanlar, Zafer meydanı, Alaaddin tepesi. Yetiş ey uyanış diyor, bir sır fısıldıyor, serçe gülüyor, çimen gülüyor, kendisi gülüyor

Rüya, şuur güzergahından nasıl geçiyordu peki? İdrak ve bilinç ne zaman mekan nefesini geçiriyordu damarlardan? Kemal Sayar bir otoyol uykusunda bulunup sorulabilirdi. Astral seyahat dedikleri bu muydu acaba? Zihnim neler yapıyor bana? Evet en iyisi sormaktı.

“Beli sultanım” hükmünü öptü, başına koydu.
İdrak gardını düşürdü.
Gözlerini yere düşürdü.

Bir gül çehresini göğe düşürdü.
Bir fotograf vardı gözbebeklerinde.
Uzun bir yola tebdil oldu fotoğraf. Renkten renge, ışıktan ışığa döndü kar.  Kar yağarken hava, soğuk olmazmış diye geçirdi içinden. Eskiler derdi. Eskiler dedi mi doğru derdi. Üşümüyordu.

Ve lakin ağaçlarda yaprak, yerde gülistan, gökte yaz sesi varken nereden çıkmıştı bu kar? Cenab’ın Elhan-ı Şita’sı satırlardan sıyrılıp nasıl da kış kesmişti ellerini?

Kar kimdi?
Kimse “şudur” diyemedi.
Faili meçhul bir ihanet ile yağan kar, şimdi kimsesizdi.
Fotografa daha dikkatli baktı. Kitaplarını suya atan bir adamın emanetten kurtulmuşluğu vardı.
Yoldu.
Sağa ve sola dargın; sağı ve solu beyaz.
Derin bir yol.

Kirli bir far aydınlatıyor yolu. Kainat bir far düşümü.  Fardan sıyrılan gözbebekleri daha bir açık. Yanı başında hayatında ilk defa gördüğü bir sima beliriyor. Ne zaman  geldi, kimdi, neredeydi hiç birine takılmıyor.

Ne adını biliyor ne sesini.
Ne gözleri değmiş gözlerine ne alnının saflığı.
Sonsuz yabancı.
Daimi dost belki.
Öyle hissediyor; öyle diliyor.

“Sen bu yoldan geçtin seneler önce” diyor sesin sahibi. Ne berrak bir sesi var. Konuşmuyor gibi konuşuyor dudakları. Sonsuz bir mağaranın nihayetine çarpıp dönen derinlikle konuşuyor sesin sahibi. Naif ve yârân. Issız ve biteviye. Annenin dizine yatan bir meleğin sesi sanki. Anne mi melek, dize yatan mı ayrımını unutturan ses.
Yineliyor.
“Seneler önceydi, bu yoldu. Geçtin.”
Yola daha bir dikkatli bakıyor Yolcu. Gözlerini kısıyor, kalın gözlük camlarından damlayı derya kılıyor. Kibarca kapatıp açıyor gözlerini. Kirpikleri manasız. Etraf karanlık. Fara sığınan bir dünya. Kısa, kesik çizgilerin birbiri ardında uçuştuğu çizgiler.

“Ben çok yollardan geçtim” diyor Yolcu, “çıkaramıyorum, neresi burası, hem siz…?”
Sesi söz kılıp “Bak” diyor Ses sahibi; “Şu dağın ardı Tanrı hediyesi”
Yolcu, gözlerini daha bir kısarak bakıyor dağa.
“Dağ” dal dal.
Dağ nerede?
Ya Bağdat? Tanrı Hediyesi diye müsemma başka neresi var dünyada?
Fırat.
Fırat ve Dicle.
Bir Sezai Karakoç şiiri gibi akan Dicle, bağdaş kurup oturmakta değil midir Bağdat’ta?
Hep Bağdat. Yol, dağ, ses sahibi.

Zihni daha bir karışıyor. Anlamsızlıktan veya karışıklıktan değil. Bilakis netlikten ve  berraklıktan karışıyor zihni. Arabanın bir boşluğa düşer gibi durmasındaki kat’ilikten heyecanlanıyor. Elleri yanıyor. Hani hep yanan ve terleyen ve koyacak yer bulamadığı elleri. İçindeki uğultu büyüyor. Yutkunduğu yankılanıyor karanlıktan. Kalbinin ritmi, yer altından uğultularla geçiyor. Elleri yandıkça ışıldıyor. Ya yüreği?

Karanlığa karışan far ile iniyorlar arabadan.
Sanki bir yaprak ağaçtan düşüyor. Sanki bir kapı daha açacak karanlığın gözleri.
Yer ne yanda diye göğe bakıyor; yıldızlara bakıyor; aşka bakıyor… Aşkla bir ayrılık acısı eskiyen bir söz gibi duruyor dilde, biliyor. Yoksul bir söz kılıyor bastığı yeri. Göz gözü görmüyorsa da gönül gönüle dokunur elbet diyor.
Su karanlığı ayakları.
İdrak nehirle yol almaktadır.

Seyyah ellerini semaya açıyor, Bağdat’ın kapıları açılıyor.
Yağmurla aşk kılınıp rüya ile seyyahların gönlüne yağan bir yağmurdur bu şehir.
Uzun bir hüznün şiiridir bu şehir.
Garip ve mahzun yanımızdır bu şehir.
Bağdat.

, , ,

2 Responses to “Ses Sahibi ile Yol”

  1. kubilay Diyor ki:

    merhaba,
    ”çift başlı kartal”ın neye işaret ettiğini biraz açıklarmısınız…
    Saygılarımla,
    kubilay

    Cevapla


Yorum Yaz