sıvası dökülmüş sır

Per, Eyl 23, 2010

Puslu Kıtalar

çamlıca’da, sade ve kocaman dondurma yedim.

tenha olmasına rağmen oturmadım. bize yakışmazdı oturmak. hesabı öderken büründüğüm eda, zenginlere mahsustu.
cüzdanı karıştırırken büyük paraların arasından küçüklerini arıyor bir role sahiptim. çünkü paramın hepsi bir dondurma edecek kadardı.

çıktım.

yürümekle azalacak zannedilen dertlerim var. sol cebimden bir ses: “nereye gidiyorsun?”diye uğultulandı. yayalara yeşil ışık yanarken yolun tam orta yerine attım onu. sağ cebim bunu gördü, usulca derinliklere, tarihin ve masalların tozlu raflarına çekildi.

yürüyordum.

battı – çıktı. üzerimden kelebek hafifliğinde bir tren geçti. saygısızca bekledi arabalar.

yeni yol’un eski’sini selamlamakla yetindim. orta refüjlardan yürümek albenisi içinde bahçe duvarlarından sekerek atladım caddeleri. bir kaç köpek dışında cismimden haberi olan yoktu. sigaram yoktu. param da…

uzun samsun bulunamadığı zamanlarda erol ağabey, silahlı kuvvetler verirdi. nerede idi? niçin şimdi sigarasız olduğumu bilmiyordu? yazıktı. bilmeliydi.

keskin bir kedere gömüldü kalbim. kalbim, kedere teslim oldu. zamansız, acısız, sigarasız…

evvelbahar içinde.

sonra ve daima bahar geliyor. hasan geliyor “ayet – el kürsi” okuyarak. muhtemelen ikindi namazını camiide eda etmiş, yine muhtemel şems camiinde. beyaz. kayısı beyazı bir baharla hasan. evlenmiş, çoluk çocuğa karışmış. ilkbahar şehrinin susam yokuşu sokağında, lâle zâr apartmanında oturuyormuş. hasan.

evvelbahar içinde.

ercan’la beraber bir çay ocağına oturduk. eskiden, yani o, acısıyla, tatlısıyla güzel günlerden söz açtı. mazinin tadı, çayın tadına karıştı. sen dedim, sevgili doktorum sen, çocukların sesleri ile doğduğu bir ülkesin. insanlar, inciye sığacak bir dünya peşinde iken sen, dünyayı incileştiriyorsun.

takma kafana dedi. bir iğde, incecik bir iğde dalı uzattı. koklamadan daha adem düştü kokusundan. çayları yeniledik. ruhumuzu.

müzik.

rodrigo’nun gitar konçertosu.

yağmalanmış ülkelere, bir barbar, bir yağmacı olarak buyur edilen insanlara karşı ayrıkotu istilası ile cevap verildi. ayrıkotları baskın çıktı. zaferdi.

herkesin bir kıyameti var. babam, her hadiseden sonra kıyametin alameti serzenişinde bulunur ve Allah’a sığınır. dünya, kronik bir diş ağrısı gibi zonklayıp duruyor dışımızda. silahımız, silahsızlığımız. içi boş zırhlar gibiyiz. halbuki savaş da sanattır ve sanat içindir. sözü ne kadar iğreti kalıyor öğretmen masasının öğrenciye bakan cenahından.

oysa çoğu zaman o bile bunun farkında değildir.

çözülen her yumak bir başka yumağı oluşturur dedi hasan. ercan ilave etti: yaşanan her an bir başka maziyi, hatırayı. adem, başıyla onayladı ve mırıldandı: “… ölür, geri kalanlar telef olur.”

heidegger halt etmiş dedi arabadan elinde sigara, anahtarlık ve turkuvaz gülümsemeyle inen erol ağabey. yaşanmadan yazılmaz, öyleyse haydi yaşamaya.

sonra, yağmur.
önce, yine yağmur.

evvelbahar içinde.
bilyelerim, kuşlarım, bisikletim…

şimdi tarihte saat kaç?

bembeyaz bir at geldi. kapıda durdu. atladım. dizginleri, yelesi yoktu. kalktım. benden başka kimse yoktu. var gibi selamladım, allahaısmarladık dedim. güle güle dediler. duydum. şehirde elektrikler yoktu ve daha gün gelmemişti.

Yorum Yaz