Söz Uçar Yazı Kalır

Cum, Ara 11, 2009

Üzgünlük Bildirisi

Söz uçar, yazı kalır. Belki sırf bu gaye etrafında kaleme alıyorum bütün yazdıklarımı. Kimin için, neye gibi sorulara takılmadım hiçbir zaman. Verilen, ortaya konan her eser, ürün, günün birinde alıcısını bulur. Yazdıklarımdan niçin korkayım? Ben, kendi yaşantımı yazıyorum. Duygular, düşünceler, sevgiler, heyecan ve üzüntüler, nefretler… hep bana ait değil mi? Bir yazar, yaşamadığı, hissetmediği bir hadiseyi yazabilir mi? Bana imkansız geliyor. Evet, yazar denecek olsa, yalanı yazmış derim.

Allah, Kur’an’ı sözle indirip yazıya geçirtti. Kur’anla karıştırılmaması için Hadisler, kaleme alındı. Söz, gökyüzü. Yazı, arz. Elle tutulur, hacmi olan, görünen yazmaya tarafgirim. Çiçero tarihin bir daha göremeyeceği hitapları sırlasın, dursun. Ağzından çıkan her kelimenin uçup gittiğini fark edebildi mi acaba? Edememiş. Mektuplarından başka bir yerde farkına varamamış söz ile yazının.

Yazar, fıtratından birçok şey katar eserine. Korkuları, sevgileri, ukalâlığı, şiddeti, acizliği… Her biri, yazarın yaşantısından süzülerek, kelimelerin yerini alır. Bir şiir, bir hikaye, roman inceleneceği vakit; yazarının yaşadığı çağ, bulunduğu çevre kadar çocukluğu, gençliği yani kısaca hayat çizgisi de dikkate alınır. Bunlar olmadan, herhangi bir eser hakkında sağlıklı bilgiye ulaşılamaz.

Klasik Edebiyatımızda bu kuralı uygulamak pek mümkün değil. İstisnaları hariç çoğu şair, ben demeyi bilmez. Yaşadıklarından öte, yaşamayı umduklarını, hayallerini yazarlar. Eldeki malzeme asırlar boyunca aynıdır. Kimi saray yapar, kırık – dökük bir şehir kimi. Sevgili aynıdır, sokağı aynıdır, aşık aynıdır, cevr ü cefalar aynıdır. zaman ve mekan olmadan inşa edilen bu edebiyat, belki de büyüklüğünü buradan alır.

Âdeti hubların cevr ü cefadır amma
Bize etdüklerini kimselere etmediler

demiş Necati. “Bana ettiklerini” diye okuyorum, daha enfes manalar çıkıyor. Fuzuli ile aynı kafadanız:

Cefa vü cevr ile mu’tadem anlarsız nolur halim
Cefasına hadd ü cevrine payan olmasın Ya Rab

daha içten, daha yakın söyleyiş. Tabii bu birkaç mısra (ben / biz) e dair. Ayrıldıkları nokta bu ikisi. Diğer bütün temalar aynı. Aynı olması da gerekli.

Şöyle düşünüyorum:

Padişahlara sunulan birçok eser karşılığında şairler, caize veya maaş almışlar. Sanatın devlet tarafından desteklenmesi mi bu? Meselem bu değil. Şairlerin yağcılığı, makam – mevki peşinde koşturmaları veya günümüz sanat eserlerinin hangi devlet büyüğüne sunulacağı, bu makamın Kültür Bakanlığı mı olacağı da değil. Eserini sunan şairler, genellikle mürettep halde sunmuşlar. Yani kuralına uygun “Divan” sahibidirler ve götürür, sunarlar. Zamana karşı koymanın tek yolu bu. Mürettep Divanı olmayan kaç şairin, kaç mısraı günümüze ulaşmış. Yazı, bunun için önemli. İyi veya kötü. Değerli veya değersiz, ama yarına kalıcı bir şey…

,

2 Responses to “Söz Uçar Yazı Kalır”

  1. Selim Ayazalı Diyor ki:

    Orhan Veli diyor ki hocam:

    Benim de mi düşüncelerim olacaktı,
    Ben de mi böyle uykusuz kalacaktım.
    Sessiz, sedasız mı olacaktım böyle?
    Çok sevdiğim salatayı bile
    Aramaz mı olacaktım?
    Ben böyle mi olacaktım?

    Evet hem “ben”li hem kalıcı. Lakin ne kadar kalıcı olabilir ki? Hem kalıcı olup da ne olacak ki? Derim ben.

    Cevapla

  2. Kâni Çınar Diyor ki:

    Firdevsî, Şehnâme’nin yazılışı bölümünde, söylenecek bütün sözlerin
    söylendiğini, kendisinin her söylediğinin daha önce söylenmiş
    olduğunu, bilgi bahçesinin her yerinin gezildiğini, fakat bir meyve
    ağacının üstünde yer yok diye o meyve ağacından mahrum olmak
    gerekmediğini, o ağacın gölgesine bile sığınmanın kişiyi güneşin kızgınlığından koruyacağını belirtir ve bu söz ve bilgi ağacının gölgesinde belki bir yer bulurum ve dünyada benden bir yadigâr kalır ümidiyle padişahın adına bir kitap yazmak ister.

    Pir Muhammed’in, Attar’ın Musibet-nâmesi’nden nazmen çevirerek
    oluşturduğu Tarikat-nâme’nin yazılış sebebi de şu fani dünyada
    bir eser bırakmaktır. “Sonunda viran olduğu bilindiği halde nice saray
    ve köşkler yapılır. Kimileri fani bedeni besler, para pul kaygısına
    düşer. Kimi taneyi tuzağa, kimi küfrü İslâm’a değişir. Kimse öleceğini,
    nicelerin yok olup gittiğini hatırlamamaktadır. Pir Mehmed de
    dünyanın faniliğini düşünerek bu ibretle uykularını kaybetmiş, hayırla
    anılmak için bir yadigâr bırakmak istemiştir.”

    Nâbî aslında oğluna nasihat olsun diye yazdığı Hayriye-i Nâbî’nin
    ayrıca kendi adının anılmasına da bir vesile olmasını arzular ve oğluna
    “Bu nimetten sen de yiyip istifade edesin ve ‘babamın yadigârıdır’
    diye anasın. Böylece ben ölünce lütfunla ruhumu şad edesin ve
    bir dua ile beni daima hatırlayasın” diyerek düşüncesini açıklar.

    Âşık Ahmed, Camiü’l-Ahbar’ı, atasından kalma şeyhler sözü içeren
    bir kitabı kendi diline çevirmekle ve nesirden nazma döndürmekle
    oluşturur, onun endişesi de bir yadigâr bırakmaktır:

    “Nesr iken nazm eyledim bunda bunı
    Yadigâr kalsın diyu bunda bunı”

    Hülasasıdır budur beyim… Bütün eser sahipleri az çok bu kapının sıkışıklığını beka ile iz ile aşmak isterler..

    Cevapla


Yorum Yaz