Suûdîler

Paz, Kas 14, 2010

Kâbenâme

Çocukluktan kalma kırıntılarla mevzû idrake çalışınca doğuyu batı, aşağıyı yukarı sanmak gibi garabete dûçar kalınıyor. Kulaktan dolma bilgi diyorlar yanlış anlamalarımızın ekseriyatına sebeptir. Sorgusuz, sualsiz, zahmetsiz… Hazır bulmuşlukla çıktığımız yollar sıkça akamete uğruyor. Yine de hatada ısrar üzerine ısrar, yanlışta sebat üzre sebat bizle payidar oluyor. Bir yerlerde vahim yanlışlık var ve kimse üzerine almıyor. Hata ve yanlışı besliyor, büyütüyor, hilkat garibesi bir mahluk peydahlayıp ortalığa salıveriyor…

Suudi yönetimi, saçma sapan inşaatlarla Kabe’nin ihtişamına ket vurulmaya çalışılması, ticari bakışın egemenliği değil burada kastettiklerim. Onlar da başlı başına başka sorunlar. Bu bize bakıştır. Şöyle:“Araplar yan gelip yatıyor, sonra namaz kılıyor. Yemeklerini elleriyle yiyorlar. Çok kirliler. Kâbe’ye saygısızlık edip ayaklarını uzatıyorlar. Yok canım Osmanlıyı arkadan vurdukları kadar var. Adamı kandırmaya çalışıyorlar…” 5 milyon insandan bahsediyoruz. Dünyanın her “yer”inden, her “şey”leri gelmiş 5 milyon insan.

Seneler önce Harem-i Şerif’te bir namaz esnasında tahiyyatta otururken önce kendi ellerime sonra yanımdaki müslümanın ellerine dikkat kesildim. Bütün Arapların zenci olduğunu sanmak cahilliğini üzerimden çabuk atmıştım. Allahu a’lem Afrikalıydı. Tırnakları beyazdı. O kadar. Selam verirken gözgöze geldik. Gözünün akı apaktı. Namaz sonrası musafaha için ellerini uzattı, mütebessimdi. Dişleri bembeyazdı. Üzerinde dişlerinden daha beyaz bir entari… Mis kokan Kâbe’ye mis kokularla koşuyordu. Çocuğum daha. Belki yaş 15 – 16 … Ardından koştum. Hacerü’l Esved’i selamladı, tavafa koyuldu. Gölgesi oldum, bastığı yere bastım, açtığı boşluktan süzülerek tavaf yaptım. İri yapılı, hakikaten çok iri ve bir o kadar nezaketle hemhal idi… Hiç kimseye omuzum dahi değmeden tavaf yaptım. Sanki benim için açıyordu kalabalığı. Sanki bana rehber idi. Oysa haberi dahi olmamıştı benden. Tavaf bitti Hacerü’l Esved’e yöneldi. Hep peşindeyim. Hep izine basıyorum. Kalabalık sıkışıyor. Kalabalık sıkıyor. Herkes aynı muradın peşinde. Herkes bir an önce sevdasında. Suûdî asker sıraya sokuyor, bağırıyor, yitiyor… Ama hep mütebessim, hep müsamahalı… Afrikalı dostumun peşinde sıradayım. Tadil ve intizamı asla sekteye uğratmıyor. Yaklaşıyor. yaklaşıyoruz. Kalabalık gövdesinde eriyor. Kalkan bana. İşte Hacerü’l Esved. İşte Allah Resûlü’nün de öptüğü mübarek taş… İşte sıra bana geldi. Vuslat. Hamd zamanı. Makam-ı İbrahim zamanı. Fiiliyatı idrak zamanı… Bir kûşe-i uzlete çekilip kalbe akış zamanı…

Nice zaman Kabe’ye koşup gelen insanları izledim. Hep illa edep, illa edep makamındalar. Nasip olan kutlu yolculuklarına hamd makamındalar. Kâbe’ye kavuşmuş olmanın şükrü içerisindeler. Dua üzre dua. Dua içre dua. Göz ve yaş kadar mücessem muhabbet içreler.

Kâbe daim muhterem. İhtiram gerek. Müminler bunu yerine getiriyor. Kara talihiyle Afrika ihtiramı elden bırakmıyor. Güzel insanların hüzünlü yürek taşıdıkları Asya ihtiramı elden bırakmıyor. Yaşlı kıta Avrupa’nın güngörmüş müslümanları ihtiramı elden bırakmıyor. Zorba kıtanın mazlum müslümanları ihtiramı elden bırakmıyor. Mekke’nin mukimleri ihtiramı elden bırakmıyor.

Özellikle Suûdîler…

Bembeyaz elbiselerle Suûdîler

Ütülü. Kar beyazı. Daim mütebessim. Bir ellerinde misvak bir ellerinde cep telefonu.

Aidiyetleri nura ram. Bir nur var kelamlarında, konuşmalarında.

“Ya haci tarik…” ikazlarında dahi saygı var, edep var…

Harem-i Şerif dışında da aynı minval üzere Suûdîler… Kuru temizleme dükkanları boy boy elbiseleri ile dolu. Birisini verirken diğerini alıyorlar. Ellerinde hiç düşürmedikleri misvak. Ezanı duymaya görsünler koşarak geliyorlar, safa dahil oluyorlar. Çoluk çocuk geliyorlar. Eş dost geliyorlar. Suûdîler kadar hanımları bir kenarda dururken üçer beşer çocuğa bakan başka babalar yoktur sanırım. Üf demeden. Naz etmeden. Kızıp bağırmadan. Namaz esnasında mesela tahiyyatta sükut hakimken o kadar çocuk vaveylası yayılıyor ki semaya… Bizim ihtiyar hacılar sohranmakla, çatık kaşlarla etrafı tehdit etmekle meşgulken bir namaz boyunca ayağından bağladığı veya ana kucağına aldığı bebesi ile namaz kılan Suûdî, selamla bir mütebessim… Herkes mütebessim. Kimisi ağladığı için varlığını bildiği çocuğa şeker, bisküvi ikram ediyor, başını okşuyor. Suûdîler tok gözlü, tertemiz müslümanlar…

Bizim Hacıların genelleme kabiliyeti çok yüksek. Kendilerinden başka herkesi “Arap” kabul ettikleri için ne kadar olumsuzluk varsa “Araplar”a havale ile işi hemen bitiriyorlar. “Arap şunu yaptı, bunu dedi… ” Oysa özellikle Mekke’de seyyar satıcılardan tutunuz “ne alırsan 2 riyal” barakalarına, Harem-i Şerif ve Mescid-i Nebevi’den fazla uğranılan çarşı pazar dükkanlarından nakil vasıtalarını süren şöforlara varıncaya değin büyük ekseriyeti Suûdî olmayan Müslümanlar. İranlı, Pakistanlı, Afganlı, Nijeryalı…

15 – 16 yaşımda öptüğüm Hacer’l Esved’i bir daha öpemedim, öpmedim. Havada uçuşan hacılara bakarak yaklaşmadım bile. Mescid-i Haram’ın ahenginden mes’ul Suûdîlere baktıkça sabır nedir, nasıl sabredilir daha iyi öğrendim. Mescid’de yattım, uyudum. Yemek yedim. Sohbet ettim. Müminlerle hemhal, kıraat ve tefekkür libasına büründüm. Bizim hacılardan uzağa durmakla huzur buldum. Nasip olursa siz de aynel yakin bilir, ne demek istediği bittecrübe anlarsınız…

Zandan kaçınmanın en acil mekanıdır orası.
Yanınızda sabır, sabır ve daha çok sabır ile donanmanız gereken mekandır.

Arafat yolcuları, Haccınız mübarek olsun.

, ,

Yorum Yaz