Tepedeki Ağaca Yanıyor Ellerim

Pts, Oca 18, 2010

Dün'ler

Uzun yoldan gelenlerin yorgunluğuna kattığı ağırlık ile kalktı yerinden. Öğrenci evinde idi. Sapsarı olmuş tavandan bildi bunu. İnce Minare’den sabah ezanı okunuyordu. Uyku ile uyanıklık arasının şuur payandaları sallanıyor, kendisini hâlâ rüyanın izdüşümünde sanıyordu. Böyle düşünmesi için binlerce sebebi vardı aslında. Mesela sabah akşam göz göze olduğu İnce Minare bir camii değil senelerdir müze idi. Kapısı kocaman kilitlerle kilitli, haftanın belli saatlerinde ziyarete açılan bir müze. Okunan elbet ezandı fakat mutlaka bir başka camiden mesela senelerce restorasyon sebebiyle kapalı kalmış Alaeddin Camiinden geliyor olabilirdi. Evet evet ya Alaeddin camiinden yahut Adliye bitişiğindeki küçük camiden geliyordur. Hayra yordu. Lavabonun başında yine yalnız olduğu bir kış gecesi donmasın diye az açık bıraktığı suyun, soğuk sebebiyle gidemeyip içeri odalara kadar taştığı günkü buz halini hatırladı. Besmele ile uzandı musluğa. Kireçli de olsa akıyordu. Hamd etti. Güzel bir abdest aldı. Her şeyim dediği odasına döndü. Şimdi daha mutlu idi. Alışkanlık üzre perdeyi sıyırıp dışarı baktı. İnce Minare’den okunan ezan namazın uykudan daha hayırlı olduğunu ilan ediyordu. Zor zamanlarında sıkça yaptığı gibi hafif bir tebessümle kapattı perdeyi. Şimdi de Alâeddin tepesinin ta ötesinden Mevlana’ya doğru seslenen Şerafeddin Camiinin müezzini çınlatıyordu Konya semalarını. Ona İplikçi Camiinin imamı eşlik edecekti.

Üzerine güneş doğmasın için oturuyordu. Namazdan sonra birkaç sahife Kur’an okumuş, ortalığın iyice aydınlamasını bekliyordu.

Birden sis dağıldı.
Birden İnce Minare müze, birden takvim ve saat vakti gösteren iki unsur oluverdi.
Birden şehrin insanı gürültülerle doldurdu sokakları.
Birden bir kuş çarptı elektrik tellerine.
Kuş daha düşmeden yere geceyi hatırladı.
Kuş daha düşmeden yere bütün hücrelerine dağılan bir acı hissetti. Sanki bir yılan dalamıştı da ağır ağır yayılıyordu zehir. Vesvese zehir gibi karışıyordu kanına.

Gece.
Akyokuş.
Hem gece ve hem Akyokuş’ta iseniz fazla söze hacet yoktur. Üstelik dostlar da varsa yanı başınızda efkarınız tekmil hazır kıtadır.
İşte öyle değil bu gece.
Bu gece iki insan konuşmadan fakat ciltler dolusu kelimeyi ziyan ederek susmaktadır.
İki dostun arasında nemle tahrif olan bir kalın duvar vardır şimdi.
Şimdi söz lakayt, bakışlar şevvaldir.

Hikayemizin başından beri ser verip sır vermedim ey okur farkındayım, dilimin ucuna defalarca geldi de Yolcu deyip gizledim kahramanımızın adını. Artık köşeye sıkıştım. Hikayenin selameti açısından kabul ediyorum bu mağlubiyeti. Yoksa… Her ne ise Fıkıhta var olan güzel bir uygulamayı kendimize sünnet edinip mesela Kerem deyip geçelim de hem herkes alınsın üzerine hem kimse alınmayıp bana ne ile geçiştirsin meseleyi.

İlk defa görüyormuş da hayretini gizleyememiş bir eda ile ünledi Kerem:
“Ne kadar düz bir şehir, keşke insanları da düzgün olsa”

Birden şehrin yarısı karanlığa gömüldü. Mehmet Ağabey’in yüzü karanlıkla daha kara, susmakla sözleri daha sert bir hal aldı. Söz konacağı dalı bilmişti.

Tekrar içine döndü Kerem. İlk defa burada olmaktan sıkılıyordu. Mevlana’ya kadar yürümek, her zaman içine genişlik katar, serinlik dolardı. Keşke orada olsaydı şimdi. Ne çare? Bu üstesinden gelinmesi şart olan bir badire idi ve lodosun karın bağrından geçmesi gibi gamlı ve kasavetli yüreklerde çıkan yara tımar edilip cerahat dışa akıtılmazsa bütün vücudu kaplayabilirdi.

Bu sebeple Kerem’i nice zamandır bir tasa almıştı. Hep kaçtığı gerçek üstüne devriliyordu. Oysa gerçeği bilmek istemedi hiçbir zaman. Sahi gerçek ne idi? Gerçek ancak suizandı. Gerçek bir zandı ve fakat herkes Kerem’in gönüllerde olanı bildiğini sanıyor, istihza ile eteğindekini dökmesini istiyordu. İçinde yıkılan dünyalara aldırış etmeden defalarca haykırdı, “ister itiraf, ister aptallık deyiniz ben gerçekle hep mesafeli oldum insanlar hususunda. Gerçeğe teğet geçip uzun yollarla cezalandırıldım inanınız. Kimsenin mahremini bilmem, bilmek istemem…”

İç sesin tonundan ürktü.
Mehmet Ağabey’e baktı duydu mu diye.
İşte bir saçmalık daha yapıyordu. Gözleri tepelerden iz açıp inen pınarların yalnızlığına karıştı.

“Tepede mutlak bir yalnız ağaç olur değil mi?”
“Hangi tepede?”
“Boş ver. Gidelim…”
“…!”
“Yok, gitmeden bir soruya cevap bulalım da öyle gidelim. Ağabey, Hasanları, Doktoru, Haritacıyı, beni kandırıyor musun? Yalan söylüyor musun bizim ev halkına? Ağabey, vakıftaki kızlarla aranız nasıl?”

Özellikle son cümleyi nasıl söylediğini kendisi de bilemedi. Dağ devrilmiş, toz dumana karışmıştı. Söylemişti ya rahatlamıştı. İçi içini yemiyordu artık. Kulağına çalınan, bakışlardan yayılan ve dostlarının ille sor ancak sen sorarsın dediği ve vazife kıldığı cümleleri sarf etmişti sonunda. Belki bir yıldız kaydı Mehmet Ağabey yutkunurken. Meram’da rüzgara kapılan kuru yapraklar geçiverdi gözlerinden. Kadir İnanır gibi bakmaya başladı şimdi. Özellikle öfkelendiği zaman hep öyle bakardı. Hiçbir şeyi umursamıyordu Kerem. Cevap dahi beklediği yoktu. Kanayan yara dağlanmış ve söz söylenmişti. Bela def edilmişti işte.

“Sizle aram nasılsa onlarla da öyleyim.”

Gelişi güzel söylenmiş sözler olarak döküldü Mehmet Ağabey’in ağzından. Kerem’e baktı yan gözle. Yüzünde farklı bir mana aradı. Buz gibi bakıyordu Kerem. Sadece ışıktı gözleri. Şehre küs bir adamın uzaktan ve gizli sevdası ile bakıyordu.

“Ağabey” dedi Kerem. “Sana akıl vermek ne haddime!.. Yalnız dünyanın kırk bin türlü hali var derler ve hakikaten öyledir. Kimsenin özeli ne beni ne bir başkasını ilgilendirir. Fakat burası vakıf olup öğrenciler de bir nev’i emanet iken işin rengi değişiyor. Ben görmediğim, şahid olmadığım ve bilmediğim bir meselede kimseyi itham edemem. Ağabey, vakıftaki kız öğrencilerle aranız nasıl?”

“Hepsi iftira. Ben de duyuyorum söylentileri. Sağı mıyım? Aslını yok ama. Evimi dahi arıyorlar. Kimin yaptığını biliyorum. Sabredin hepiniz göreceksiniz gerçeği.”

… / …

“Gerçek ağırdır” dedi Hasan’ın uzun olanı. “Yine kandırdı değil mi?” diye ekledi sonra Kerem’e bakmadan.

Gece yarısını çoktan geçmiş zamana aldırış etmeden bardağa çay döküyordu. “Tırla çarpıştığımız günün gecesi bir rüya gördüm” diye ekledi sonra.

Sonra. “Geçer adam, aldırma” dedi.

Hasan’ın kısa olanı susarak mısraya döktü geceyi.

Gece.
Sır ve bilmek.
Dostlar ve ışık
Söyleyememek.

Haritacı aldı sazı eline:

“Bir ucunu boş vermek gerekir. Değil mi efendim? Bakınız şehir ne âlâ, insanlar ne mutlu. Mutlu dedim de yine veremedim alttan iki dersi. Kafadan bir sene daha uzadı okul. Hey Hoca, ah hoca…”

Kerem hiçbir şey söylemeden baktı. İçinde uzun yolculuklar vardı. Yol vardı. Çokça susmalar vardı.
Kafasında şimdi bir tek soru vardı:

Tepedeki ağaç kimin yanındadır şimdi?

, ,

2 Responses to “Tepedeki Ağaca Yanıyor Ellerim”

  1. Aynur Yavuz Diyor ki:

    İsmini, karla, yağmurla, hüzünle, aşkla, suskunlukla, isyanla özdeşleştirdiğim hatta özdeşleştirmek neki bu kavramlarla arasındaki bağı etle tırnak gibi düşündüğüm, sayhayı benim için vazgeçilmez yeri hiçbir şeyle doldurulmaz kılan; Kerem Dağlı.
    Peki ya zihnimde oluşturduğum Kerem imajı.Kerem’in yaptıkları, Kerem’in hayatla dalga geçisi, Kerem’in yürüdüğü sokaklar, hatta Kerem’in sürekli giyindiği hırkası.Tamam bunların hepsi zihnimde oluşturduğum hayali Kerem’di. Meğer hayali Kerem bile hayalmiş.
    Kaaani abi ama bu da yapılmaz ki insana(:

    Cevapla


Yorum Yaz