Tıbb-ı Edebî ya da Bir Nefes Sıhhat Gibi

Paz, Mar 13, 2011

Okurken

Malum münakaşalardan birisidir Divan Edebiyatımız (Şiirimiz). Ekseriyete göre Divan edebiyatı anlaşılmaz, klasik ifadelerin yer aldığı ve günlük hayata dair değinilerin olmadığı basmakalıp bir şiirdir… Bunun zıddını da iddia edenler vardır elbet. O kimseler de iddialarını ispat için Divan Şiirinden örnekle bularak ortaya koyarlar. Ama esas olarak gözden kaçırılan bir husus vardır: Dil meselesi. Osmanlıca diye ifade edebileceğimiz Divan Şiiri dili günümüz için muammadır. Anlaşılmayan, anlaşılamayan bir şiir, edebi yönü ne kadar kuvvetli olursa olsun okuyanda bir yansıma meydana getirmeyecektir. Anlamamak ile birlikte meselenin bir de redd-i miras olarak isimlendirebileceğimiz eskiye düşmanlık, eskiyi toptan inkar ve yerine yeninin kaim olması anlayışını da eklememiz gerekir.

Haber bültenlerinde kış aylarına has duymaya alışkın olduğumuz hastalıklar değil de günümüzün toplumsal cinneti “kuş gribi” haberleri ilk sırayı alıyor. Paranoya haline geldi neredeyse kanatlılara karşı yaklaşımımız. Nerede bir tavuk görsek batılıların kara kedi batıl itikadı benzeri kaçacak yer arayacağız. Hastaneler, yüreklerine düşen “şüphe” sağanağını bertaraf etmek isteyen insanımızla dolu. Meselenin boyutunu ilgililer açıklıyor, konuyla ilgili komplo teorileri üretiliyor. Eskiden beri vaki olan kanatlıların “kıran” yüzünden telef olması şimdilerin kuş gribi mi endişesini içimize serpiyor.

Kuş gribi, toplumu çok yakından ilgilendiriyor olması hasebiyle toplumun duyarlı insanları tarafından değişik platformlarda dile getirilecektir. Senaryolar filmleşecek, romanlar konuya özel yazılacak ve belki de şairler mısralarında konuya telmihte bulunacaklardır. Mutlaka kayda alınacaktır bütün bu yaşananlar.

Divan şairleri de yaşadıkları olayları, yüz yüze kaldıkları hastalıkları, sıkıntıları, saldırıları şu veya bu şekilde dile getirmişlerdir. Bazılarının iddia ettiği gibi “günlük hayat”a tamamen uzak ve zıt değildir altı asırlık dönemin ürünleri. Lakin “kuş gribi”ni Divan şiirinde aramak cahilliğini de göstermemek gerekir.

Divan şiirinde şairlerimizin karşılaştıkları hastalıklar ve tavsiyeleri günümüz için de geçerliliğini nasıl koruyor, “anlaşılmayan” edebiyat bugün de yaşamaya nasıl devam ediyor bakmakta fayda vardır. Klasik edebiyatımızın daima bir zümre edebiyatı veya saray edebiyatı olarak düşünülmesine karşın, bu edebiyatta toplumun her kesiminde var olan âdet, inanç ve uygulamaların yer aldığını; dolayısıyla dîvan şiirinin halktan kopuk olmadığını görmekteyiz. Değerli insan Prof. Dr. Emine Yeniterzi’nin konuyla ilgili çalışmasından bir bölümü paylaşalım:

Eski tıpta insan vücudunda var olduğu farzedilen; safra, sevda, dem ve balgam adlarını taşıyan dört unsura (hılt) ahlât-ı erba’a denirdi. İnsanların bu dört sıvı dengeli olduğu vakit sağlıklı, denge birinin lehine bozulduğu zaman da hasta olduğuna inanılır; hastanın mizacını düzeltmek için ahlât-ı erba’anın mütevâzin olmasına gayret edilirdi.

İnsan psikolojisinin, ahlât-ı erba’a veya sağlık üzerindeki etkisi de bilinen gerçeklerdendir. “Demiri nem, insanı gam çürütür.” atasözünde belirtildiği gibi; işsizlik, geçim sıkıntısı gibi üzüntüler insanı hasta eder:

Arturdı bedenümde marazum dâ’-i vazîfe
Öldürdi beni va’de-i ferdâ-yı vazîfe (Nevi)

Dîvan şairlerimiz; kışın soğuk havaların nezleye sebep olduğu, rüzgârda veya cereyanda kalmanın insanı hasta ettiği, çok yürümekle ayakta çıbanların çıktığı, karşımızdaki insan çok konuşunca başımızın ağrıdığı veya güneşte kalmanın insanı hasta edeceğini şairane ifadelerle ele alırlar.

Geceleri mehtaba karşı yatmak da hastalığa sebep olurken, kısaca nazar tabir ettiğimiz kem gözlerin tesiri de dudakta uçukların çıkmasına sebep olur veya insanı hasta eder.

Durumu ağır olan hastalar müşahede altında tutulur, doktor hastanın başında bekler; hasta hâlinden şikayet ederse, Koca Râgıb Paşa’nın “Tabibin olsa da kizbi marîzin sıhhatin söyler” mısraındaki gibi hekim, “iyi oldun iyi” sözleriyle hastaya moral verirdi. Vizite gelen hekime ücret olarak “ayak terliği” (dirlik?) veya “tuhfe” takdim edilir, gümüş gibi göz yaşlarıyla altın gibi sapsarı yüzünden başka sermâyesi olmayan hasta (âşık) çaresizlik içinde kalırdı. Tabipler ise bazen hekim başına çok fazla sayıda hastanın düşmesi sebebiyle telaşlanır, bazen de halkın sağlığının iyi olup hastaların azalması onları üzerdi. Zira hekimler gelir kaynağı olan hastalarla mutlu olurdu.

ÇEŞİTLİ HASTALIKLAR VE TEDAVİ USULLERİ:

Dîvan şiirinde hastayla ilgili hususlar yanında; sarılık, sıtma, sinüzit, baş ağrısı, yaralar, kırıklar, üşütme, zehirlenme ve kan kaybı gibi sağlığı tehdit eden hastalıklardan ve bunların tedavi metotlarından da söz edilir. Özellikle göz hastalıkları ve tedavisi ile akıl ve ruh hastalıklarıyla ilgili konulara sıkça rastlarız.

Günümüzde hastalıklarla beslenme arasındaki ilgi herkes tarafından bilinmektedir. Modem tıbbın sağlıklı beslenme prensibi geçmişte. “Sağlığın başı perhizdir.” atasözüyle ifadesini bulmuş, az veya yeterli miktarda yemenin insan sağlığı için daha uygun olduğu bütün tıp kitaplarında belirtilmiştir.

Şairimiz Fuzûlî’nin; “İnsanlar noksanlık arızasının hastasıdır. Bazı insanlara perhiz fayda sağlarken, bazıları da iyi beslenmeyle tedavi olur.” anlamındaki beyti dengeli beslenme ve diyetin önemine işaret eder.

Marîz-i ârıza-i naksdur nüfûs-ı tamâm
Kimine fâ’ide perhiz ider kimine gıda

Hastaların daha çabuk iyileşmesi amacıyla bugün hava değişimi dediğimiz. “Tebdîl-i mekânda ferahlık vardır.” sözüyle ifade edilen çevre değiştirme anlayışı Nev’î’nin mısralarında açıkça belirtilir:

Sefer it derdüne tîmâr ola şâyed Nev’î
Bâ’is-i sıhhat olur eylese bîmâr sefer

Ayrıca şairlerimiz bir yerin havasının ve suyunun hastaya yarayıp yaramayacağı konusunu işlerken kaplıcaların birer şifa kaynağı olduğunu da dile getirirler.

Geçmişte bir tür sağlık garantisi olarak; musibetlerden, çeşitli hastalıklardan, nazardan, akrep ve yılan gibi hayvanların sokmasından korunmak veya kuvvet kazanmak için muska taşınması âdetti. Nüsha, ta’vîz, hırz veya hamâyil olarak adlandırılan bu muskalar boyna asılır, bir kısmı da bâzû-bend denilen altın veya gümüş kol bağlarının içinde muhafaza edilirdi. Yine dîvan şiirinden örneklerle bu muskaların misk veya safranla da yazıldığını tespit edebiliyoruz:

Hatt-ı yâkâtun senün şîrîn mücerreb nüshadur
Kand-i nâba müşg ile yazıldı hırz-ı cân içün

Kem gözlerden korunmak için üzerlik tohumlarının tütsülenmesi yanında küçük çocuklara da göz boncuğu takılırdı:

Jale sanman takdı tıfl-ı goncaya göz boncuğı
Kılmağa yavuz nazar defin sirişk-i andelîb

Yılan, akrep gibi hayvanların sokmasına maruz kalanlar, zehrin tesirini gideren tiryak ile tedavi olunur, bu panzehir yine yılandan elde edilirdi.

Hemen her insanın şikayeti olan baş ağrısının da en iyi ilacı gül suyudur – Celâlüddin Hızır, Müntahab-ı Şifâ I, s.42 –

Başumda hûn-ı zahmı derd-i serden kurtarur canı
Aceb olmaya bu kim gül suyı def’-i suda eyler

Bir çeşit gül tatlısı olan gül-be-şeker hastaları güçlendirmesi, güllâç da hem ruh, hem de beden sağlığı için faydalı bir tatlı oluşuyla ele alınırken; Fuzûlî, gül suyunu her derde deva olarak niteler:

Bulunur her derde istersen gülistanda deva
Hokkasında goncanun san kim şifâ cullâbı var

İçkinin sebep olduğu, humar denilen baş ağrısını gidermek için; “Çivi çiviyi söker.” inancıyla yine şarap içilir veya bol su içilir, ya da halk arasında hâlen geçerli olan bir tedavi usulü uygulanır; baş, alın hizasından çatkı denilen bir tülbentle sımsıkı bağlanır:

Çok şarâb içdügi içün ağrımış başı küpün
Kellesin çenberle kat kat sardılar hoş itdiler

Baş ağrısı, böbrek ağrısı, zatülcenb, zatürre ve kuru öksürüğe iyi gelen menekşe de; şerbetinin ferahlatıcı özelliğiyle ele alınır:

Bir dem gam-ı devrânı unutdurmağa sâkî
Gül mevsimidür sun berü gül-nâr-ı benefşe

Ahlât-ı erba’adan sevdaya ilişkin hastalıkları tedavi için Türkçe’de gelin saçı denilen eftîmûn adlı çiçek kullanılır:

İllet-i sevdayı dâfi çünki eftîmûndur
Ya niçün hâlüm gam-ı zülfünle diger-gûndur

Yine ahlât-ı erba’adan balgam arttığı zaman, bugün de sinüzit için kullanılan ve Ebûcehil karpuzu denilen hanzel adlı bitki kullanılırdı.

Güzel kokulu bir madde olan anber de geçmişte ilaç yapımında kullanılmıştır.

Nevi’nin aşağıdaki beytinde kurutulup toz hâline getirilen anberin burna çekildiği zaman kalbi kuvvetlendirdiğini tespit ediyoruz:

Virürken kalbe anber kuvvetin gâzîlerün hâki
Dimağında olan hasm-ı sefîhün hâm sevdâdur

Necâtî’nin bir beytinden de; ciltte beyaz lekelerle beliren abraş hastalığının üstübeçle tedavi edildiği kanaatini ediniyoruz:

Râyun tabîbi itdi sifîdâc-ı subh ile
Yüzinün ebreşine semânun deva seher

Tedavi amacıyla yukarıda belirtilen bitki veya maddeler kullanılırken; “Zaruretler memnu olan şeyleri mübâh kılar.” gereğince dinen haram kabul edilen yiyecek veya içeceklerin zorunlu hallerde ilaç gayesiyle kullanılması şairlerimiz için de konu olmuştur:

Söfî şarâbı içsek olur mı mizâc içün
Dirler olur halâl haramı ilâç içün

Dîvan şiirinde çeşitli hastalıkların tedavilerine dair bilgiler de mevcuttur. Örneğin günümüzde soğuk algınlığında hastanın kat kat örtülüp terletilmesi geçmişte de uygulanan bir yöntemdir:

Bolay ki derieyem diyü budur örtündügi kat kat
Ki kendüye sovuk aidurup olmış nâ-tüvân gonca

Şişe çekmek de soğuk algınlığı veya ağrıları dindirmek için müracaat edilen bir tedavi şeklidir. Zatî, bu işlemi üzüntüyle oluşan çıbanların giderilmesi için tavsiye ederken, Hayalî şişe çekmek deyimini tevriyeli kullanır:

Sıhhat istersen sakın çekme tabîbin şerbetin
Mihnet ü gam derdine gayet devâdur şîşe çek

Sıtma hastalığının tedavisi için geçmişte kullanılan bir metot hayli ilginçtir.

İnanışlara göre ergenlik yaşına gelmemiş bir kızın eğirdiği ipliğe efsun okunup birkaç düğüm atılır ve sıtma tutan kimsenin boynuna “rişte-i teb” denilen bu iplik bağlanırsa hasta şifa bulurdu. Bâkî’nin Kânûnî için yazdığı meşhur kasidesinde bu tedavi usulünün şairane bir ifadesini görüyoruz.

Lerzende görse havfun ile teb tutar sanur
Bağlar şihâb gerden-i gerdûna rîsmân

Sıtmadan kurtulmak için bir diğer metot da muska yazdırmaktır. Bu muskalar badem üzerine yazılıp yenildiği gibi; kâğıda yazılan muskaların suda ezilip, bu suyun içilmesiyle şifa elde edileceği inancı da mevcuttur:

Nüsha-i mâhı dem-i tebde koyup içmeye âb
Sana hurşîd-i felek tâs-ı zer itdi ihzar

Kan aldırmak, dinen de tavsiye edilen tedavi yöntemlerinden biridir. Yakın zamanlara kadar hipertansiyon ve kalp yetmezliğinde bir tedbir olarak hastadan kan alınırdı. Geçmişte de zehirlenmeyi veya yaranın enfekte olmasını önlemek için hastanın yarasından bir miktar kan akıtılırken, özellikle vücudun değişik yerlerindeki ağrıları dindirmek için de bu metot uygulanıyordu. Ayrıca sarılığın tedavisi için de hastadan kan alınırdı:

Zerd oldı yüzüm derd ile san kim yerekân
Lutf eyle begüm dökme benüm yok yire kanum

Öte yandan yaralanmalardaki aşın kan kaybı ölüme sebebiyet vereceği için kanamayı durdurmak gerekir:

Şol denlü ki kan akdi gözümden ölürüm ben
Dirler ki ölürmiş kişi çog akıcak kan

Açık yaralarda kanamayı durdurmak için yaranın üzerine tuz, kül veya hiç de hijyenik olmayan bir yöntem olarak örümcek ağı basılırdı:

Ciğerde turmaz akar hûn-ı zahm-ı tîr-i nigâr
Örümcek ağı basa üstine bu cism-i nizâr

Kanamanın durdurulması veya yaranın enfekte olmasını önlemek için bir diğer yol da yarayı kızgın demirle dağlamaktır. Tıbb-ı Nebevî’de tavsiye edilmeyen, modern tıpta da tasvip edilmeyen bu tedavi şeklinden şairlerimiz sıkça bahseder. Bu türden yaralar tîmâr denilen işleme tâbi olur, yaranın üzerine merhem sürülür veya ot denilen bitkisel ilaçlar konulur, ya da pamuk, keten veya tiftikten bükülerek hazırlanmış fitiller kâfurla hazırlanmış merhemlere bulanarak yaranın üzerine yerleştirilir:

Sîne-ı pür-zahma kim sarmağa cân virmez seni
Benzer ol nâzüg beden kâfûrî hoşter merheme

Yaraya merhem sürülürken eli uğurlu kişinin tedavide etkili olduğu düşünülür, yaranın çabuk iyileşmesi için hava almasına ve suya değdirilmemesine itina edilir, üzeri pamukla sarılırdı. Bütün bu hususları Fuzûlî’nin meşhur beytinde de görürüz:

Penbe-i merhem-i dâğ içre nihândur bedenüm
Diri oldukça libâsum budur ölsem kefenüm

Mesîhî’nin bir beytinden de yaralar iyileştikçe pamukların kendiliğinden döküldüğünü tespit edebiliyoruz. Şayet yarada iltihaplanma olursa, yaranın açılıp cerahatin boşaltıldığını da Taşlıcalı Yahya Bey bildirmektedir. Şairlerimiz yaraların bakımı dışında ayağa batan dikenin iğneyle çıkarılması veya kırıkların hareketsiz tutulması, yatak istirahatinin gerektiği gibi hususlara da işaret etmişlerdir.

Dîvan şiirinde gözle ilgili hastalıklar ve tedavi şekilleri de geniş yer tutar.

Günümüz kozmetiğinde yerini kaybeden sürmenin; geçmişte yalnızca bir süs aracı değil aynı zamanda gözü kuvvetlendirmesi, görüşü artırması ve göze parlaklık vermesi gibi sebeplerle kullanıldığını görürüz. Özellikle sevgilinin yolunun, eşiğinin, ayağının tozu âşıklar için paha biçilmez değerde, şifalı bir sürme olarak telakki edilmiştir:

Gündüz görürdi gökde Süha’yı güneş gibi
Bulsa gubâr-ı hâk-i rehünden cila nazar

Hâlen halk arasında göz nezlesi için tıbbî amaçla kullanılan sürme, geçmişte de “göz otı” olarak adlandırılmış, remed (göz ağrısı), sebel (bulanık görme), göz yaşarması ve göz kanlanmasını gidermek için ilaç gibi kullanılmıştır:

Hâk-i payı kuhlini şâhun sabâdan isteyüp
Bağın eyler nergis-i bîmârına tîmâr gül

Sürmenin etkisini artırmak amacıyla içine şifa verici başka maddeler de katılırken, deliksiz incinin dövülüp toz hâline getirildikten sonra sürmeye ilâve edildiğini hem tıp kitaplarından, hem de şairlerimizin ifadelerinden öğreniyoruz:

Bilürsin nûr-ı dîdem tûtiyâya katılur cevher
N’ola ağlarsa hâk-i pâyüne çeşm-i güher-pâşum

Remed hastalığının veya göz kanlanmasının tedavisinde göz siyah veya mavi bir çenberle kapatılır, sımsıkı bağlanırdı:

Remedden hasta çeşmin bağlamış gök destmâl ile
Gören kavs-i kuzah sanur yanında mihr-i rahşânun

Taşlıcalı Yahya’nın iki beytinde de göz bozukluklarında gözlük kullanıldığını tespit ediyoruz:

Dîdâr-ı Hakkı görmez dünyâda ayn-ı âmî
Farza ki gözlük itse çeşmine mihr ü mâhı

Dîvan şiirinde akıl ve ruh hastalıklarının tedavisinde başvurulan temel yöntemlerin de konu edildiğini görürüz. Örneğin çağımızın yaygın hastalığı stresten kurtulmak için geçmişte açık havaya çıkılır, bahçelerde gezilir veya subaşlarında oturulurdu:

Hurrem olsa gam degül eşk-i revânum görse yâr
Âdeti tefrîh-i rûh itmekdür akar sularun

Gamı, kederi defetmenin bir yolu da içki içmektir:

Dilersen kim olasın gamdan âzâd
Müdâm içmek müdâm içmek gerekdür

Kıymetli taşlardan yakutun birçok havassı yanında kalbi takviye etmesi, vesveseyi, hafakanı gidermesi ve ferahlık vermesi gibi özellikleri vardır. Bu yüzden yakut toz hâline getirilerek “yâkût-ı müferrih” adıyla, başka maddelerin de ilavesiyle bir terkip (güvâriş>cüvâriş) hâline getirilip hastaya yedirilirdi:

Ağzı la’lîn hokka yâkûtî müferrih lebleri
Cevherî terkîb istersen leb-i dil-ber yiter

Modern psikiyatride ruh hastaları psikoterapi veya grupterapi ile tedavi edilirken, geçmişte sohbetle, özellikle gönüllere hitap eden tasavvufi sohbetlerle şifaya kavuşurdu:

Rûh-ı mecruha devâdur dil-i bîmâra şifâ
Sohbet-i söfi-i safîde aceb hikmet var

Yine mâzîde batı ülkelerindeki ruh hastaları kendilerine musallat olan şeytandan kurtulsun diye işkenceye tâbi tutulurken, ecdadımızın bu hastaları musikiyle tedavi ettiği gerçeği de dîvan şiirine aksetmiştir:

Şifâ-sâz eyle ben pür-derde rûh-efzâ imiş sâzun
Al anı çengüne meclisde budur mutribâ kânun

Sadâsı bî-bedel nakşı güzel garrâ musâhibdür
Gıdâ-yı rûhdur safî virür kalbe safa kânun

Ayrıca akıl ve ruh hastaları su kenarlarında suyun sesini dinleyerek, akışını seyrederek teskin edilirken, bazen de çeşitli efsunların okunup üflenmesiyle sakinleşirlerdi.

Hastalığı had dereceye ulaşanlar ise kendilerine veya çevrelerine zarar vermemeleri veya kaybolmamaları için bağlı tutulurdu:

Her biri bağlamalu âteşî dîvâne diyü
Şem’i pervaneleri dûd ile zencîre çeker

Ayın ilk günlerinde veya bahar mevsiminde bu hastalıklar şiddetlenir, dîvânelerin cinneti artardı. Bu hususlar da sevgilinin kaşının hilale, yüzünün de bahara benzetilmesi gibi şairane ifadelerle dile getirilir:

Âlemi dîvâne itdün sanki eyyam- ı bahar
Kimseye sakın hilâl ebrum gösterme meded

Dîvâneyüm görelden sen haddi gül-gûnı
Artar bahân görse şeydâlarun cünûnı

Dîvan şiirinde çeşitli hastalıklar ve tedavileri ile ilgili buraya kadar belirtilen hususlar yanında bir tek hastalığın dermanının olmadığından söz edilir ki, bu da bir nevi gönül hastalığı olan aşktır:

Derd-i ışkun zerrece kılmadılar dermanını
Âlem içre niceler Lokman u Eflâtun olup

Şairlerin hoşnut olduğu aşk derdine ilaçlar kâr etmez, aksine hastalığın şiddetini artırır. Dolayısıyla bîmâr-ı derd-i aşk için ölmekten özge derman yoktur:

Güftâr-ı ratb u yâbisi hare itme ey tabîb
Ölmekten özge derd-i gam-ı ıska yok deva

Dîvan şiirinde hasta, hekim ve hastalıklarla ilgili olarak buraya kadar verdiğimiz örnekleri; Kânûnî’nin sağlığın değerini veciz bir dille ifade eden meşhur beytiyle sona erdiriyoruz:

Halk içinde mu’teber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi

,

Yorum Yaz