Ümran

Sal, Mar 15, 2011

Hikâyat

uyandı. belki hiç uyumamıştı. sıkıca kapalı perdenin arkasından yağmuru duydu. saate bakmadı. içinde geç kalmışlık yangını vardı. nasıl giyindi, sokağa nasıl çıktı, anlamadı. evin dış kapısında bir tuhaflık vardı. elini ürpertiyle çekti. kapıya baktı. bir şey göremedi. gözlüklerini çıkardı. cebindeki mendil ile sildi. kapı yine yoktu. bir araba hızla yanından geçti. yağmuru hatırladı. yağmur? perdenin gerisinden duyulan yağmuru aradı. yağmur da yoktu. uykunun sersemliğine yordu. okul yoluna doru hızlıca yürüdü. jandarmanın önüne geldiğinde gün akşama devrilmek üzere idi. saatini hatırladı sonra. bembeyaz bir sayfa oldu saati.

ilk kez o an korktu. elleri cebinde terlemiş, alnına poyraz değmişti. ne olduğunu anlamak için durdu. başı dönmüyordu, ama öyle hissetti. oturduğu bahçe duvarı altından kaydı. ilerde, yolun denize döküldüğü yerde, büyük coşku içersinde çocuk sesleri geliyordu. o tarafa doğru seğirtti, karşısında, kartpostallardan kaçmış bir deniz manzarası göründü.

yıllar önce, isviçre konsolosluğundan getirttiği posteri hatırladı. yemyeşil kıyı boyunca uzanmış küçücük bir sahil kasabası, uzaklarda, denizin bittiği yerde, el ele tutuşmuş karlı dağlar ve mavi, insana yaşama heyecanı veren deniz. yürüdü. sarı saçları, siyah gözleri ile dünyaya teselli veren on yaşlarındaki bir kızın yanına, banka oturdu. kız, denizden aldığı mavilikle güldü. karşılık verdi. buranın neresi olduğunu sordu. kız, sarı saçlarını rüzgardan geri alarak, harflere ihtiyaç duymadan konuştu: “ümran.” sahildeki çay ocağından ağır bir müzik yükselmeye başladı. oraya doğru gitti. nereden geldiği belli olmayan ihtiyar yanına oturdu. masada, demlice iki bardak çay duruyordu. ihtiyarın uzattığı sigarayı yaktı. meraktan içi yanıyordu. müzik kesildi. baktığı ihtiyarın gözlerinde, küçük çocuğunkini andıran tebessümle hüznü gördü. merakı dağların eteklerine çöken akşama eşlik etti. sustu. çatlarcasına sustu. akşam oldu. “sağdaki yolu takip et” dedi ihtiyar, ikiye ayrılan patikayı eliyle göstererek. kalktı. deniz, akşamla birlikte çekilmişti.

Patikaya doğru yürüdü. ağaçlardan sarkan koyu gölgeler, toprağın albenisini artırıyordu. iki kişinin yanyana zor geçeceği sık ağaçlar arasından bazen başını eğerek, bazen iki büklüm geçti. kasabanın batan ışıkları gerisinde kaldı. bastığı yeri göremiyordu. gülümsedi. hayra yordu bütün bunları. karanlık bitti. güneş, yeniden göründü. ortalık alaca karanlıktan beyaz aydınlığa doğru hızla aktı. artık ne zamanı umursuyordu ne mekânı. yeşil tepeler arasındaki patika, bozkırın uçsuz bucaksız hükümranlığına tebdil olmuştu. gökçek bir ummana düştüğünü anladı. ufuktaki toz bulutu büyüdükçe büyüdü. bütün ufku kapladı. cenge çıkmış attila’nın ordularını sandı. belki kanunî, yeni bir avrupa seferine çıkıyordu. selahaddin’di belki toz bulutunun arasından uçarak üstüne doğru gelen.

artık korkacak bir sebebi kalmamıştı. kanında deveran eden merak, bilmediği , tanımadığı topraklardan devşirdiği heyecan, korkuyu silmişti lugatlardan. gecenin göğe serptiği yıldızlardan beyazlığını almış bir beyaz at geldi, önünde durdu. hiç tereddüt etmeden sıçradı atın üzerine. hayatında ilk defa biniyordu ata. filmlerden tanıdığı dizginleri aradı. ne dizgin ne de eğer vardı. limuzinin arka koltuğuna kurulmuş bey gibi, kendini, atın hür adımlarına bıraktı. tozdan göz gözü görmez oldu. yalnızca atın yeleleri vardı. dünya bir yelenin haritasına sığmış, yok olmuştu. atın üzerinde ne kadar gitti, bilemedi. tıpkı buraların neresi olduğunu bilmediği gibi. tıpkı kaç gündür yollarda olduğunu, acıkıp acıkmadığını, nereye gittiğini bilmediği gibi.

at birden durdu.
at ile birlikte dünya durdu.
beyninde uçuşan sorular durdu.

dünyanın orta yerinde, bir ev önünde durdu at.

indi. aynı toz bulutunu bağrına basarak doludizgin uzaklaştı at. hançeresinde bir yudum su birikti. bir sanrıdır bunlar muhakkak dedi. bir sanrı. bu kadar şuurlu rüya görülemezdi. hayal değildi çünkü sırtındaki gömleği kadar gerçekti hissettikleri. evin kapısı önünde durdu. kapının tam orta yerinde bir yazı vardı. okudu:

“cihanda lokma için gussa çekme”

okumasıyla kapının açılması bir oldu. eşikten içeri girdi. kapı kapandı. küçücük ev büyüdü, büyüdü. çatısı gökyüzü, duvarları ufuk oldu. sağ yanında birbirinden hüzünlü kadınlar, sükut ile zehirleniyorlardı. sol tarafına baktı. üzerinde eski bir şam hırkası, zayıf, uzun boylu, belki kalın sesli bir delikanlı, rahlenin başında Kuran okuyordu. yürüdü. yürümedi

belki yürüttüler. kubbesini güneşle hemhal etmiş altın kaplamalı bir mabede girdi. kubbenin tam altında büyük bir sanduka vardı. yaklaştı. demir muhafazası toz – kir içersinde idi. küçük bez parçalarının bağlandığı kısımlardan yükselen gümüş renkli bir aydınlık vardı. diz üstü oturdu. ağlamak istemedi
fakat ağlıyordu. göz yaşları usulca yanaklarından sıyrılarak dizlerine, kare desenli kilimin üzerine aktı. kimsesiz mabed birden uğultularla dolmaya başladı. ama bütün bu insanları tanıyordu. işte şu gelen can yoldaşlarından hasan idi. koluna girdiği üniversitedeki ev arkadaşı ercan, adem. hepsini tanıyordu. sevindi. Allah’a şükretti gizlice. yıllardır hiç tanıdık yüz görmemiş gurbetçi misali sarıldı simalara. kalktı, koştu ve atıldı boyunlarına. başını mermer sütunlara çarptı. bir sabun köpüğü gibi kayboldular.

dünya bir çıkmaza doğru sürüklendi. nehirler yukarı aktı. yağmur târ ü mâr etti şehirleri. insanlar çatık kaş, yapılması gerekeni yaptı. odası buz kesmişti. yağmur, gürültüsüyle başı dik hoyrat köşelere çekildi. kar…
bir sigara yaktı.

beyaz at hızla sürüklendi otomobiller arasında.

ümran. kısık bir ses, ümran.

saate baktı. akrep ve yelkovan ve dahi rakamlar, kadim savaşlardan çıkmış havariler yorgunluğunda iş başı yaptı. şerh edilmeye muhtaç yaşadıkları, sığınabildiği bütün esrar perdeleri ile el etek topladı. pencereyi kapattı. sobanın kovasını değiştirdi. masanın üstünde kitapları vardı. kravatı askıda baygın, ütüsüz pantolonu yerde idi. lambayı yaktı. odası, her şey daha bir yerleşik göründü. işte burada idi. aynanın karşısında, yanaklarındaki birkaç gözyaşı izini yıkadı. tıraş olsa mıydı? masanın bir kenarındaki takvime ilişti gözleri. gözleri büyüdü. tarih ve mevsimi göstermiyordu takvim. eğildi, iyice baktı.
bir beyaz sayfaya döndü takvim.

Yorum Yaz