Zevkli Rezalet

Paz, Kas 20, 2016

Dün'ler

2013 Aralıkta kaybettiğimiz “Hey Kaptan’a”

Nereye gidiyoruz kaptan?”
“Allah büyük, atla bakalım! Varırız elbet bir yerlere”

İkindi sonrasıydı. Kayseri çıkışı boğaz köprüden Ankara istikametine doğru yola revan olduk. Yol fena değildi, trafik yoğun değildi, muhabbet ise koyu idi. Arazi yapısından bahsettik uzun zaman, karşımızdan gelen diğer kamyoncularla selamlaştık, akşam iniyordu, hem namaz kılalım hem de bir çay yudumlayalım diye çektik bir kamyoncu konağına. Böyle yol üstü kamyoncuların özel yerleri olduğunu bilirdim. Yemekleri, çayları diğer konaklama yerlerinde verilenlere banzemez. Akşam oldu. Vazifeleri ifa ettik.

Tekrar atladık makamımıza. Gündüz güneşin verdiği rahatsızlıktan beteri akşam olunca çıktı. Farlar. Trafikte olan herkesin derdi bu farlar…. Ya adamın farı ayarsız oluyor dikiyor uzunları, ya araba yüklü olduğu için ön kalkıyor direkt karşıdakinin gözlerini alıyor ya da gece gibi giden traktor veya kamyonlar oluyor ki bunlar da mazaallah ölüme davetiye çıkarıyor. Hele iki ışık arasında kalırsa seçebilmek mümkün olmuyor. Ben onlarcasını gördüm Ankara yolu üzerinde de trafik polisleri hiç birini göremedi anlaşılan.

Gece yarısına doğru hiç sevemediğim Ankara’ya uğramadan çevre yolu üzerinden otobana düştük. E-5 üzerinden, zamanında çok gidip geldiğim için eski halini bilirim bu yolların. Ama otoban gerçekten güzel olmuş. Trafik anormal rahat işliyor. Üç gidiş üç geliş ile ne ağır bir vasıtanın arkasına takılıp konvoy olmak var ne de hatalı sollama riski… İnsan ister istemez düşünüyor tabi. Karayollarımız her gün kan gölüne dönüyor. Savaş zayiatı gibi insanımızı kaybediyoruz. Niçin, en azından ana yollarımızı bu şekilde otobanlarla örmüyoruz? Bana maliyet, Türkiye’nin ekonomisi, arazi şartları şeklinde bir bahane uydurmaya kalkmayın inanmam. İki banka az battı mı iş tamam olur. Ülkesini, ülkesinin insanını seven mi var ki Ankara’da hizmet için kafa patlatsınlar, ceblerini doldurmayı değil de ülkelerine hizmet etmeyi düşünsünler… Geç bunları anam babam geç… Onların arabaları daha emniyetli, daha hızlı, yollar onlar için kapatılır açılır, hem onlar uçakları ile, helikopterleri ile gidip gelirler gidecekleri yerlere. Ölen insanlar onlar için ne anlam ifade eder ki.

Ara ara serpiştiren yağmur altında Gerede’den Karabük istikametine dönüp otobandan çıktık. Dar bir yol ve yoğun bir trafik karşıladı bizi. Kamyonlar, otobüsler, taksiler vızır vızır akıyordu Samsun’dan İstanbul’a, İstanbul’dan tüm karadenize. Bu yollar mı kahrını çekiyor arabaların, insanlar mı katlanıyor meşakkatine dünyanın? Yollar, arabaların yağı, ekzoz dumanı, kaplama lastik parçaları ile hemhal değil yollarda olan aşk, vefa, alın teri, çoluk çocuk özlemi, hakikat…

Samsun yolunun kalabalığından Karabük’e dönerek kurtulduk. Kamyonda mobilya yüklü olduğu için fazla bir ağırlık teşkil etmiyordu ama hız da yapamıyorduk. Karabük yolu dehşet kötü bir yoldu. Hani derler ya mayın tarlası gibi, işte öyle. Hangi çukurdan kaçıp hangi çukura düşeceğimiz oyunu ile kah gülerek kah kahrederek ilerledik. Taş düşüren bir adamı böylesi yolda gezdireceksin, üç vakte kalmaz kurtulur taşlarından. Ben bu kadar diyeyim siz istediğiniz kadarını anlayın efendim.

K A R A B Ü K

Gece yarısını çoktan geçmişti zaman. İki sene önce Uzun Hasan’la Adem’in düğününe gittiğimiz Karabük, aynı Karabük olarak karşıladı bizi. Yine girişte Kardemir’in çirkin görünüşü, yine geceyi daha da karartan havası… Yalnız geçen selde Karabük’ü esir alan köprüde bir çalışma yapılıyordu. Buna da şükür dedik efendim. Çektik kamyonu mobilyaları boşaltacağımız mekana. Yağmurun serinlettiği ve ıslattığı bir Karabük’te önce Yatsı sonra yatı için niyetlendik. Kamyonun beş yıldızlı konforundan mı, yorgunluk ve uykunun ağırlığından mı bilmem hemen uyuyuverdik.

Karabük adını, üzerinde yaşadığı coğrafi ortamdan almıştır diyor kaynaklar. “Kara” ve “Bük” sözcükleri, kara çalılık yer anlamında, Karabük adının oluşumuna kaynaklık yapmış. Bunu önceden biliyordum. Bir de her ne kadar Karabük’ü tarih öncesi devirlere kadar götürmeye çalışıyorlarsa da Demir Çelik ile ortaya çıkmış bir şehir olarak biliyorum. Karabük’te oturan, Karabüklüyüm diyen hemen herkesin ya babası ya dedesi başka bir vilayetten ekmek için kopup gelmiş buralara. Karabük Valiliği bunu şu şekilde açıklıyor: “Karabük ilk önceleri Safranbolu ilçesinin öğlebeli Köyüne bağlı bir köyaltı yerleşim birimi ve Ankara – Zonguldak Demiryolu üzerinde küçük bir istasyon iken 3 Nisan 1937’de demir-çelik fabrikalarının temelinin atılmasını müteakip süratle nüfusu artmaya başlamış, 25 Haziran 1939’da belediye teşkilatı kurulmuş, 1941 yılında Safranbolu ilçesine bağlı bucak olmuştur. 3 Mart 1953 tarihinde 6068 sayılı kanunla ilçeye dönüştürülen Karabük 6 Haziran 1995 tarihinde 550 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Türkiye’nin 78. İli olmuştur. Karabük Merkez İlçe, Eflani, Safranbolu ve Yenice ilçeleri Zonguldak ilinden Eskipazar ve Ovacık ilçeleri ise Çankırı ilinden ayrılarak Karabük ili oluşturulmuştur. Karabük merkez dahil 6 ilçe 8 belediye ve 273 köyden oluşmaktadır.”

Sabah saat 10.00’a kadar kamyon boşaltıldı. Dere kenarında içtiğimiz çaydan sonra tekrar çalıştırdık arabamızı. İstikamet Kastamonu.

K A S T A M O N U

ilk kez görecektim bu tarafları. Karabük’ten çıkar çıkmaz arazinin ve iklimiz biraz daha değiştiğini gözlemliyorduk. Ormanlık alanlar gittikçe çoğalıyor kâh bir derenin yanından kâh bir dağın üstünden ilerliyorduk. Sıkça yolun iki yanına serpilmiş köylere rastladık. Güzel, alımlı, yeşillikler içerisinde köyler… Benim gibi kayalık ve çıplak bir arazide doğan, büyüyen birisi için ağaçların ardına gizlenmiş bir ahşap evin, çitletle çevrilmiş ağılın, elinde mısır sapı üç beş hayvanı önüne katıp süren çocuğun yaşadıkları önem arzader. Yaklaşık 2 saat sonra bu manzara ile hemhal Kastamonu’ya ulaştık. Şirin ve tarihi bir şehir Kastamonu. Bütün ülkede 1 haftadır süren yağmur burada da kendisini hissettirmiş. Şehrin ortasından Taştan Sekili deresi geçiyor. Şehir bu dere etrafında, arazi yapısından dolayı boyuna gelişmiş. Şehrin adının, Bizans hanedanlarından Komnenoslar tarafından burada yaptırılan bir kaleden geldiği ileri sürülmekte. Latince Komnenos Kalesi anlamında Kastra Komneni olarak adladırılan yerleşme, Bizans dönemi sonlarında Kastamonia ve Kastamon, Candaroğulları döneminde de Kastamoniya adıyla anılmış, bu ad daha sonra Kastamonu’ya dönüşmüş. Tabi ki bir de Türkiyedeki bütün yer adlarında olduğu gibi efsanesi var. Kaledeki bizans kızının kale anahtarlarını Türklere (sevdiği adama) atması üzerine söylenmiş bir efsane. Eyliyalar Şehri olarak da lanse ediliyor Kastamonu.

Saat 13 gibi yanaştırdık kamyonu kavakların yüklenmesi için. 4 civan, yağmur altında ıslanan ve ıslandıkça ağırlaşan kavakları kitap dizer gibi yerleştirdiler. Saatlerce onları seyrettim. Birinin yığını sıra sıra bozmasını, diğerinin kamyona atmasını, diğerlerinin de ellerinde demir çengeller ile çekerek dizmesini, yağan yağmura, çamur deryasına dönen zemine aldırmadan saatlerce çalışmalarına baktım. Onlara baktıkça ben yoruldum. Bu arada devamlı muhabbet içerisinde idik. Yaklaşık 20- 25 ton keresteyi 4 -5 saatte attıklarını, iş olursa bir günde 3 kamyona yükleme yaptıklarını öğrendim. Kastamonu’nun ormancılık, hayvancılık ve sarımsak ile geçindiği de bu sayede bilgim oluverdi. Özellikle Taş Köprü ilçesinin Türkiye’nin sarımsak üretiminde bir numara olduğunu, fiyat tespitinin de buradan yapıldığını bilgi hazneme atıverdim. Bu arada Kastomonu ağzı ile de tanışma fırsatımın olmasından ayrı bir mutluluk duyduğumu ilave etmeliyim. Sanki biraz Aydın, Ege yöresinin ağız özelliklerini taşıyor. Mesele geniş zaman eklerini (-ir) -ür şeklinde teleffuz ediyorlar. Ama bu insanı rahatsız eden bir ağız değil aksina kulağa hoş gelen, dikkat çekici bir ağız. Ege yöresi dememdeki en önemli etken ise -r lerin telaffuzu ile alakalı. Kelime sonlarında pek söylenmiyor gibi. eğer karşınızdaki çok hızlı konuşmuyor ise anlamakta problem yok ve fakat hızlı ise siz yaya kalıyorsunuz.

Yazının başlığını bir kamyonun arkasından okudum. rezaletin bie zevkli yanı olabiliyormuş demek ki. Biz de onu yaşadık. Kastamonu’da işimiz gece saat 23.00’te bitti. Vur arabayı yola. Tenha Kastamonu merkezini bu saatte ekmek arayarak aşıp şehrin dışına çıktık. Nefis bir dolunay çıktı kovaladığı kara bulutların arkasından. Rampanın bitiminde mola verdik. Hemen bir çay koyduk, yanına Allah ne verdiyse… Devasa çam ağaçları gecenin içinden öyle şekillere giriyordu ki bir ara Yel değirmenlerini devler zanneden Don Kişot’a hak vermek geldi içimden. Devler arasında karnımızı doyurduk. Bir gün daha saat itibarıyla bitmişti. Ama bizim alacak daha çok yolumuz vardı ve arabamızda gelişte olduğu gibi pek gitmiyordu. Eeee, nerede 8 ton yük, nerede 25 ton yük. Bayırları yalvarırcasına çıkıyorduk artık. Karşımıza bayır sözcüğünün halt edeceği Ilgaz Dağları çıkıverdi. Keşke dedim içimden şurasını gündüz gözüyle geçseydik. Ama bir an önce dönmemiz gerekiyordu. Allah böylesi ağır yük taşıyanlara iki defa sabır versin. Topu topu 15- 20 km. lik tırmanmayı elhamdülillah 2 saate gerçekleştirdik. Sanki yürüyerek çıksaydım daha çabuk çıkardım gibime geldi. İyi, çıkmasına çıktık ama bunun bir de inişi var. Sallayıp inecek değiliz ya. Aynı çıkış hızımız ile yavaş yavaş iniverdik. Firen, firen, firen…. Allah’tan gece vaktiydi de balatalar filan ısınmadı.

Ç A N K I R I

Ilgaz’ı 4 saatte güç bela geçtik. Samsun makasından Çankırı istikametine atlamıştık ki bu sefer de karşımıza İn Dağı (Dağları mı?) çıktı. Eh gayrı araba da biz de alıştık iyice. Ilgaz kadar olmasa da buranın da yavaş yavaş hakkını vererek düzlüğe eriştik. Küçük bir Anadolu şehri Çankırı. Ovalık yok denecek kadar az. Ilgaz’ı geçer geçmez biten ağaçlık alan da… Tipik Orta Anadolu şehri. Dere kenarları biraz yeşillik. Sonrası kıraç, engebeli bir arazi. Yol üstü çok miktarda kavun satılıyor. Kıraç’ın kavunu iyi oluyor demek… Ama sabah namazına yakındı. Çankırı’yı geçmiştik ve uyku dayanılmaz bir hal almıştı. Namazla yattık…

Arabanın içine düşen güneşle yanar bir vaziyette uyandık. Saat: 08.00. Yattığımız benzinlikte birer tas çorba, üzerine çay… sigaralarımızın ilk nefesleri arabada.
Tekrar “bismillah…”

Kısa molalarla önce Kırıkkale’yi ardından Kırşehir’i geçip akşam üzeri Kayseri’ye düştük. 7 – 8 saatlik yolu yükün fazlalığından dolayı 20 saatte ancak alabildik. Ben eve “Hey Kaptan! Bizim Kaptan” fabrikaya yollandık. Kısa bir memleket turu benim için de fena olmadı. Ama şu zevkli rezalet tamlaması pek bana göre değilmiş. Kabul ediyorum. Hele hele el işinde çalışan bütün kamyonculara sabır diliyorum. Allah, tekerinize taş değdirmesin, kaza – bela vermesin, patronlarınıza da merhamet versin.

Bütün bu meşakkatlerle döndüğümüz Kayseri’de “Hey Kaptan! Bizim Kaptan”ın yükünü boşalttıktan sonra yorgun, çoluk çocuk özlemi içerisinde, sersefil Silivri’ye yüklediler. Patron istiyordu. Uykusuzdu ama sabaha Silivri’ye varmalıydı. Patron istiyordu. Takograf, hız limiti önemli değildi, bir an önce malı yerine götürmeliydi. Trafik kontrolleri için ruhsatın arasına 1 milyon ayrılmalıydı. İt uykusu (kamyoncu deyimi) ile de olsa gitmeliydi. Patronun arabası kaskolu idi, malı sigortalı idi, kendisi emniyette, evinde – barkında sıcak yatağında idi. İşçiler çalışmalı idi. Yoksa kapı dışarı ediverirdi. Mal Silivri’ye teslim edilmeliydi.

“Hey Kaptan! Bizim Kaptan”, la havleler arasında geçti direksiyona, farları yaktı, gaza bastı. O can sıkıntısı ile İstanbul üzerinden uçtu Silivri’ye. 9 saatte vardı malın teslim yerine. Otobüsten, taksiden hızlı vardı. Patron karnını kaşıdı, memnun, ama belli etmeden. “Hey Kaptan! Bizim Kaptan” aç, uykusuz, perişan… Malı teslim etti, mal yüklediler. Çevirdi arabasının burnunu Kayseri’ye. Gaza bastı.

Patron öyle istiyordu.

,

Yorum Yaz