Zül

Cts, Eki 26, 2013

Puslu Kıtalar

Hangi taşı kaldırsak senden bir emanet.
Hangi yola düşsek senden bir iz.
Hangi şehre,
Hangi esere,
Hangi simaya,
Hangi göğe, buluta, yağmura, kara…

Bitmez bir iştiyak ile yorulmadan, usanmadan gezdin. Bir doğuya çevirdin küheylanının başını bir batıya; bir hicaza aktın şimalle bir Viyana’ya, Belgrad’a, Mostar’a… Nasıl bir dikkat ve gözlem sahibiydin ki gördüğün, duyduğun, hissettiğin hiçbir şeyi boş vermedin. Nasıl bir öğrenme arzusuyla doluydun ki “bu bana yeter” demedin. “Daha” dedin, “çok daha…”

Ne öğrendikse senden öğrendik. Hangi sayfayı çevirsek sen çıkıyordun, hangi alıntıya baksak seni işaret ediyordu, hangi sese kulak versek sen vardın…

Yazdın.
Durmadan yazdın.
Vadiler dolusu yazdın…

Senden öğrendik ne öğrendikse. Seni de yazdıklarından öğrendik. Ne yer ne içersin, nelerden hoşlanır, nelere kalbini yöneltirsin, niye yazarsın…
Sen yazdın, biz bildik.
Sen yazdın, biz içtik.

Ta ki Mısır’ı gezip gözlemleyene kadar yazdın.

Kim bilir ne kadar yoruldun da yana düştü kalemim?
Kim bilir 1682’ye gelince nasıl tükendi takatin?
Kim bilir?

Yazsaydın muhakkak bilirdik.
Yazamadın.
Zaman durdu, ışık söndü, ömür tükendi.

Ve yazamadın.

Bu kadar yazan, değer katan, anlatan, bilen birisi olarak seni yazmamakbize utanç doğrusu. Seyahatname’nin son sayfalarında kaldı senle tanışıklığımız. Mısır’dan dönünce neler yaşadın, neler yaptın, nerelere gittin, nerede yaşadın yazmadın.
Sen yazmadın ve biz seni orada, o anda kaybettik.

Biz yazmadık seni.
Son demlerini nerede, nasıl yaşadın, ne vakit öldün kimse bilmiyor artık.

Tıpkı mezarını bilmediğimiz gibi.

Bu baş eğikliği, bu zül bize yeter vesselam.

Yorum Yaz