Biz Bağrımızda Gül Taşırız

Sal, Şub 16, 2010

Dün'ler

“İnsan, insanın nesidir?” diye sordu Mehmet Ağabey… “Ya da şöyle sorayım: İnsan insanın yükü müdür?”diye sorusunu başka bir boyuta taşıyarak mırıldandı lakin odada bulunanların ağızlarından çıkacak söze değil gözlerine baktığını belli etti.  Teker teker gözlerin aynasından geçti. Teker teker gözlerle hasbıhal etti. Bir iki kırıntı duyulduysa da ne söyleyen ne söylenen umursamadı.

Kadir İnanır vârî yaktı sigarasını.  Derince bir nefes çekti. Konuşacaktı. Belliydi. Sohbet halkasına daha bir yakınlaştı sanki. Sırtını yasladığı yastıktan biraz öne doğru eğildi. Sırların odasına bir kapıydı sanki açtığı. Merakla ve sessiz, sabırla ve tedirgin, telaşla ve teslim “yârân” dinlemeye azm etti:

Bakınız ihtilal sonrasının gençleri, beni dinleyiniz, beni dinlemeden yargılamayınız. Dinlemenin erdem olduğunu haykıran sizler iyi kulak veriniz bana… Dinleyiniz ve sonra içinizdeki endişe ve şüphe kırıntılarını ortaya dökünüz ki bertaraf edelim. Bertaraf edelim ki yolumuz alına, uzağı ıraktan yakına taşıya.

Acı söz gibi oturuyor yaşadıklarım. Acı lokma kadar acı söz dolanıyor kanla birlikjte damarlarım içinde. Bir tank sokaktan geçiyor da sarsıntısını en üst kattakiler dahi hissediyor değil mi? 12 Eylül darbesi binlerce tankıyla geçti üzerimizden. Yalnız bizim üzerimizden mi? Hayır. Bizle bir olna herkesin üzerinden. 12 Eylül üzerimizden geçerken kimler vardı yanımızda biliyor musunuz? Sadece ailemiz. Derneklerdeki, vakıflardaki, partideki ağabeylerimiz neredeydi? Sırra kadem basmışlardı. Aynamız kırıktı yani gençler. Kendimizle kalakaldık Mamak’ın soğuk duvarları arasında. Durmadan sıramız ne zaman gelecek diye endişeleniyorduk. İşkence değildi korktuğumuz, beklemekti. Her an sırasını kaybetmiş bir “Sen” ile yaka paça edilmekti. Bu beden değil aklımızdı asıl işkenceye tabi tutulan. Korku ile uyuttular bizi, korku ile uyandırdılar korku dolu rüyalarımızdan. Tek başıma, bir tek İslamcı bendim parmak sallanan, hakaret edilen. Haftalarca önce solcukların koğuşunda sonra ülkücülerin koğuşunda kaldım. Kalmak denirse, uyumak denirse, hatta yaşamak denirse. Konya İmam Hatip’ten, Ankara İlahiyat’tan kafa göz kırdığımız, üzerlerimize kurşun yağdırdığımız kişilerle aynı koğuşta idik. Kim aradı, kim sordu bizi? Kim avukat tuttu, kim cebimize harçlık koydu? Ailemiz. Şimdi Konya semalarındaki eğitim uçakları gibi kongrelerde, MKYK seçimlerinde cirit atan bu kodamanlar bizi “aslanım, koçum” ile basarlardı bağırlarına. 12 Eylül günü film koptu. Darbe ayrıştırdı her bir şeyi. 6 ay yattım soğuk mahpushanede. 6 ay yargılanacağım günü bekledim. Hangi cezaları yükleyecekler diye bekledim omuzlarıma. Bütün faili meçhulleri üstlenen nice masumları gördükçe, işkence ile atılan imzaları gördükçe ümit diye bir nesnenin varlığına iman etmez olmuştuk. 6 ay sonra hiçbir ceza almadan serbest bırakıldım. İçi boşaltılmış ya da şöyle söyleyeyim içi korkudan ziyade öfke ile doldurulmuş birisi olarak salıverildim. Memuriyete müracaat ettim, kabul edilmedi. Sicilim ak bir sayfa gibi idi, hüküm giymemiştim. Çoluk çocuk, hayat devam etti, iş güç nerede? Yine babanın yanına sığındık, yine en emin liman oldu Ailem. Siyasetin sözü geçen ağabeyleri nerede idi? Paralarına para, makamlarına makam katıyordu onlar. Dünyalıkları tamamdı da bizi ateşe attıklarının hesabını nasıl vereceklerdi, bu vebali nasıl taşıyacaklardı, muammaydı.

Baba yanında sığıntılık ne demek, kaçınız biliyorsunuz? Harçlık isteyememek, evdeki çocukların beklentilerini karşılayamamak, elin boş eve varmak ne demek? Dardaydım. Bütün sıkıntılarıma rağmen uzak duruyordum ihanet ağabeylerinden. Ben onlardan uzak durdukça onlar üzerime geldiler. Rahat bırakmadılar. Sen vakfın başına geç dediler, yürümüyor dediler, ne istiyorsan, nasıl diyorsan öyle olsun dediler…

Hani bir tek kulak arkamız kaldı el değmedik beyler… Bunu hepiniz biliyorsunuz. Naçar, geçtim başa. Ufak ufak başladık eski teşkilatçılık ile işleri  düzene koymaya.

İlk önce topladığımız kurban derilerine göz koydular. Hayallerine sığmayan meblağlara ulaşmıştık. Vermem dedim. Üniversitelilerin ihtiyaçlarına harcayacağım, yurttaki garibanların yurt bedeline düşeceğim dedim.  İpler gerildi. Onlar kem gözle bakarken bizler, şahidsiniz işte, çalışmaya devam ettik. Paneller, toplantılar, etkinlikler birbiri ardına geldi. Hemen her gün bir faaliyet ile görmek istemeyenlerin gözüne göründük. 3000 tirajlı dergi bastık, 15 sayı çıktı, söylememe gerek yok, bu yükü sizler omuzladınız. Sadece hizmet, sadece gönüllü kültür teşekküllüğü idi yaptığımız.

Reytingi almak istediler. Yok dedim. Alırız dediler. Almazsanız namertsiniz dedim. O gün koptu dananın kuyruğu. Şantajlar, tehditler, iftiralar. Vakfın erkek öğrencileri kadar kız öğrencileri de var değil mi? İşler dışarıdan görüldüğü gibi değil. Kapımız daim açık ve özellikle ne sıkıntıları ne istekleri bitiyor kızların. Müdire yetersiz kalıyor, gece vakti otobüsü oluyor memleketine gidecek olanın veya yoldan gelen arıyor otogarda kaldık diyorlar. Ne yaparsınız?

Hiçbir şey dışarıdan görüldüğü gibi değildir, bilirsiniz. Söylediklerinin hiç birisini kabul etmiyorum ve hakkımı helal etmiyorum onlara. Zan büyük vebaldir ve iftira ile gelecek ganimet zillet getirir. Zelil olacaklar inşallah.

İçinden geçenlerin söylemiş olmanın huzuru ile arkasına yaslandı. Artık kimsenin gözlerinden cevap aramıyordu. Sustu. Herkes sustu. İkinci çaydanlıkla gelen Uzun Hasan’ın dahi adımları duyulmuyordu. Kerem manidar suskunluğa son verdi.

Allah razı olsun ağabey, bizi de rahatlattın.

Pek aşinası olmayan birinin çaldığı kapı zili çınladı. Kapıda Albay vardı. Kerem “kadim dostum” diyerek kucakladı Albay’ı. Odada bulunanların dahi yüzlerine kan geldi, sıkıntıları bertaraf oldu. Kısa camel ile çaya bağdaş kurdu Albay. Her mekana varlığından enerji saçardı. Suratı asık insanlar keyfe geldi. Çay kıvama geldi. Sohbete Heidegger dahi geldi. Uzak yakın projelere savruldu söz, Ebu Zer’den Aliya’ya, Arjantin’den balığa karıştı.

Bir balık olsa da yesek döküldü gayri ihtiyari bir ağızdan. Gençlik ve dervişlik bir araya geldi. Kalkın dendi gür bir sesle. Kalkın balık yemeğe gidiyoruz. Kimse nereye demedi. Demezdi. Kalkın dendi mi kalkılır ve yürünürdü. Kalkıldı. Kerem usulca saatine bakıverdi. Gece yarısına yakındı zaman.

Bismillah dedi.

“Allah akıl fikir versin bize” diye duaya kalktı Hasan’ın kısa olanı. Albay bir mısra ile patlattı pilotun apandistini.

Geceyle çözülen her yumak bir başka yumağı oluşturur dedi Uzun Hasan.

Ercan ilave etti:  Yaşanan her an bir başka maziyi, hatırayı.

Haritacı, başıyla onayladı ve mırıldandı: “… ölür, geri kalanlar telef olur.”
Turkuaz gülümsemeyle Mehmet Ağabey, “Yaşanmadan yazılmaz, öyleyse haydi yaşamaya.”

Arabadan yayılan marş İnce Minare’de yankılandı:

Biz gözlerimizde ışık taşırız arkadaş / Biz gün doğumlarına vurgun, şafaklara sevdalı…

, ,

2 Responses to “Biz Bağrımızda Gül Taşırız”

  1. Zenan Sude Diyor ki:

    Herkes bağrında gül taşımıyor yazık ki…İnsanlık tarihi, insanın insana yaptıklarıyla yazılmışken ve bu tarih tekerrür etmeye devam ediyorken umutsuzluğa kapılıyor insan…

    Cevapla

    • Kâni Çınar Diyor ki:

      Umutsuzluğa yer ve endişeye mahal yoktur. Her ne kadar insan için “bir kaç damla kan, binlerce endişe” dense de adına hayat dediğimiz dar sokaktan geçecek, geçerken dirsek temasımız olacak ve saçlarımızın diplerine kadar ürpereceğiz “zan” ile “olan”a şahidliğimizde. Ve lakin yol alınacak, oturan ayağa kalkacak ve her ne ise kaçtıklarımız ayaklarımıza dolanacak. Allah ayaklarımızı sabit kılsın.

      Cevapla


Yorum Yaz Zenan Sude