Mâsil

Çar, Tem 20, 2011

Hikâyat

Gün tepede dönüp duruyor.
Gölgecikler bile kıymete tabi olmanın verdiği haz ile keyifleniyor. “Yazı özlemiştik nitekim” diye söylene söylene atıyor sandalyesini cevizin altına. Ayağını yemyeşil çime basıyor, çimin yeşilliği kadar serinliği de şu temmuz sıcağında yüreğine rehavet veriyor, reyhan kokuları arasında “Allah” diyor, şükür ediyor. “Oğlan buraları çimen yaparak ne iyi etmiş” diyor ayak değiştirirken. “Ne olacak bu kadar çimen, su mu dayanır, domates, salatalık ekerdik” şeklindeki yürek oynatmalarını hiç anmıyor şimdi. Demek ki babaların da sözü bazen dinlenmemeli imiş. Ne kadar da somurtkan ihtiyar rolünün hakkını vermiş, Nuh demiş de peygamber dememişti. “Baba” demişti bağa bahçeye bakan en küçük oğlu, “şuraları çimen yapalım da televizyon karşısında oturup duracağına serince şurada, şu çeşme başında otur, eşin dostunla hasbihal et.” O günden sonra epeyce dargın bakmıştı oğluna. Akıl veriyordu sıpa. Televizyon karşısında oturmaları ne kadardı ki hem. Doğru dürüst program bile yoktu. Kurt kocayınca maskara olurmuş hey diye gölgesiyle konuşa konuşa teskin olmuş nihayetinde oğlunun da iyi bir iş yapabileceğine kanaat getirmişti. “İşte” dedi “işe yarar bir şeyini gördük.”

Oğlu gülüp geçti. Fıskiye ile gölgenin serinliğine serinlik katarak bir kenara çekildi. Kayısılar sararmaya başlamış, mahallenin kıranları konu komşunun bahçesine dirlik vermez olmuştu. Yarısını soğuk ve dolu dökmüştü de kayısının, kısmet eksikliğine yormuştu herkes. Kalan yarısı nasip olursa salimen toplanacak, eli yüzü düzgün olan şekerpare, portakal kayısı gibiler hem yenecek hem eşe dosta ikram edilecek; ufaklı, hafif ekşili yerli kayısılar da yarılıp kurutulacak, Ramazanda hoşafı ile iftar edilecek, teravih sonrası buz gibi içilecek, hamd edilecek.

Yaz tatilini ganimet bilen cami kaçkını çocuklar, aylak itler gibi geziyorlar, gezdikleri yerlerde zarar ve ziyan veriyorlardı. İhtiyar, somurtkan suratı ile elinde salladığı bastonunu mahalle çocuklarına bir defa göstermiş, başka söz ve fiiliyata gerek kalmamıştı. Çocuklar değil itler bile bahçenin makul uzaklığından geçiyor, göz hakkı için olsun başlarını kaldırıp bakmıyorlardı.

Nemrut ihtiyarın oğlu birden kalktı. Yolun sonundan gelen Sultan Ananın “Boyunuz bosunuz devrilsin” temennilerini yedeğine alarak iki bahçe öteye geçti, duvarın gölgesine saklandı. Üç kafadar ağızları ve koyunları dolu bir şekilde ihtiyarın oğluna doğru geliyorlar, biraz koşarak biraz yürüyerek hem tıkınıyorlar hem de arkalarını sıklıkla kontrol ediyorlardı. Birden ihtiyarın oğlunun kuvvetli kolları arasında buldular kendilerini.

Nasıl olduğunu anlayamadılar bile. Kocaman eller iki çocuğu bir kavramış, diğer el tüy tutar gibi üçüncü çocuğu tutmaktadır. Ağızlarındaki kayısılar susuz ayva oldu boğazdan bir türlü inemedi aşağıya. Denecek söz yoktu işte. Suçüstü yakalanmışlardı. Korku dolu gözlerle baktılar ihtiyarın oğluna. Babasının korkunçluğu yoktu ama o da pek kızgın bakıyordu.

Üçünü de palas pandıras Sultan ananın bahçesine, biraz önce kayısı aşırdıkları ağacın altına götürdü. “Oturun” dedi. Çocuklarda bet beniz atmış, dizlerde derman çekilmişti.
Oturdular.
İçlerinden birisi koynundan çıkardığı kayısıyı tıkınmakla meşguldü. Diğer ikisi sertçe teptiler, oğlan afalladı, çekirdeğiyle yutuverdi kayısıyı. İhtiyarın oğlu gördü, içinden dünyalarca güldü, belli olmasın diye çocuklara ardını döndü. Hâlâ gülüyordu. Arkada çocuklar tir tir…

“Sultan ana sana ırgat getirdim.”
Sultan ana yapayalnız bir kadıncağız. Oğlun biri Almanya’da, biri toprakta. Kızların ikisi el elinde esir, birisi hayırsız filan.
“Gavurun döllerini yakaladın ha”
“Dur ana dur deme öyle, bunlar sana ırgatlık etmeye geldiler. Değil mi çocuklar?”
Hepsi birden andımız okur gibi esas duruşta “He ana iş yapacağız.”

Çocukların ellerinde çapa, kürek, bel… Bahardan beri ellenmedikleri için yüzsüzce boy atmış, kol atmış otlar toprağı neredeyse göstermeyecek. İhtiyarın oğlunun “Haydi bismillah” komutu ile ilk son ve orta bir arası çocuklar işe giriştiler. Allah’tan toprak yumuşak, ot yüzde… 10 – 15 dakika içerisinde yarısının otunu öldürdüler bahçenin. Çocuklarda korku gitmiş, ucuz yırttık diye sevinir olmuşlar, hatta nefes aralarında mâsil kayısılardan götürmeyi ihmal etmiyorlar.

İhtiyarın oğlu az sonra geldi. Elinde üç poşet. Poşetlerde kayısı. Çocukları yanına çağırdı.
“Üç sorum var hazır mısınız?”
Çocuklar şaşkın. Bir cevap veremeden bakıyorlar.
“Bir: mâsil nedir?”
Kara kuru çocuk simsiyah gözlerini poşete dikerek, “Aha budur mâsil” dedi.
İhtiyarın oğlu ekledi “Yani olgunlaşmaya başlayan meyve, doğru mu?”
“Evet” dedi aynı çocuk.
İhtiyarın oğlu poşetin birini verdi.

“İki: Su yutmuş toprağa ne denir?”
“!?.”
“Bakın yahu etrafınıza haydi”
Sapsarı çocuk heyecanla bağırdı: “Çamur öğretmenim.” Diğer çocuklar gülüştü.
İhtiyarın oğlu ikinci poşeti sarı çocuğa verdi.

“Ve üç: Adem peygamberin sahip olmadığı ama çocukların sahip olduğu şey nedir?”
“Bunu bilmeyecek ne var” dedi son çocuk, “Anne ve baba”
“Afferin” dedi İhtiyarın oğlu, üçüncü poşeti verdi.

“Ve unutmayın Sultan ananın da kimsesi yok çocuklar… Şimdi yallah bir daha çalmadan isteyin, haydi bakalım”

İhtiyarın oğlu, çocukların peşi sıra olanca acılığına ve hamlığına rağmen uzak bağlardan nasıl kayısı çaldıklarını, nasıl bahçe sahipleri tarafından kovalandıklarını, nasıl pür heyecan ve korku ile kaçıştıklarını hatırladı. Çocukluk işte bu olsa gerekti. Poşetlerdeki kayısının ne anlamı var çocuklar için. Heyecan olmadıktan sonra ne anlamı var…

2 Responses to “Mâsil”

  1. Alos Diyor ki:

    Yaz günleri ceviz altı ve kimse görmeden aşırılan meyveler işte yaz denilince akla ilk gelenler. Tabi ilaçlı bir meyve yersen de artık çek bakalım çekebilirsen:)))

    Cevapla

  2. Kâni Çınar Diyor ki:

    Afiyetler ola agam…

    Cevapla


Yorum Yaz